islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
49,0176
EURO
55,7080
ALTIN
6.594,85
BIST
12.144,27
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
21°C
İstanbul
21°C
Az Bulutlu
Perşembe Hafif Yağmurlu
20°C
Cuma Hafif Yağmurlu
19°C
Cumartesi Hafif Yağmurlu
20°C
Pazar Parçalı Bulutlu
20°C

YARGININ BAĞIMSIZLIĞI SORUNU

YARGININ BAĞIMSIZLIĞI SORUNU

YARGININ BAĞIMSIZLIĞI SORUNU

Yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı, toplumsal aktörler ile siyasal erkin sınırlandırılması hususunda bir meşruiyet zemini teşkil eder. Hukuk, modern toplumda kendi kurallarını kendi üreten ve kendi içinde kapalı işleyen otopoietik (autopoietic) bir alt sistemdir. Hukuk sisteminin kodları (haklı/haksız, hukuka uygun/aykırı), siyaset sisteminin kodlarından (iktidar/muhalefet, güç/güçsüzlük) ayrıştığı oranda özerkleşir.

Yargı bağımsızlığı sorunu sosyolojik olarak, siyaset alt sisteminin (devlet/yürütme) hukuk alt sisteminin kodlarını sömürmesi, yani hukukun araçsallaştırılarak kendi özerkliğini kaybetmesi durumudur.

Türkiye’nin tarihsel sürecinde yargı bağımsızlığı, kuruluşundan itibaren bürokratik vesayet ile siyasal vesayet arasında salınım gösteren bir gerilim alanı olmuştur. Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki araçsal yargı anlayışından (örneğin İstiklal Mahkemeleri tecrübesi), 1961 ve 1982 anayasalarının kurduğu vesayetçi yapılara ve nihayet 2000’li yıllardan itibaren gelişen yeni siyasal iktidar blokunun yargıyı dönüştürme hamlelerine kadar yargı, tarafsız bir hakem olmaktan ziyade siyasal alanı dizayn etme aracı olarak işlev görmüştür.

Yargının toplumsal ve siyasal erke bağımlı hale gelmesi, tek yönlü bir siyasi baskının ötesinde, çok katmanlı toplumsal süreçlerin sonucudur. Siyasal iktidarlar, toplumsal muhalefeti denetim altında tutmak veya kendi ideolojik tasavvurlarını topluma dayatmak amacıyla yargı kurumunu bir kontrol mekanizmasına dönüştürme eğilimindedir.

Bağımsızlığın olmadığı sistem veya yapılarda mevcut bulunan düalite ve buna bağlı olarak açığa çıkan siyasal şizofreni oluşumunu yargıda sık sık görmekteyiz. Son çeyrek asırlık AKP dönemine baktığımızda yargıdaki düalite oluşumunu ve şizofreniyi de görmek mümkündür. 28 Şubat ve 3Y (Yolsuzluk, Yoksulluk, Yasaklar) söylemiyle gelen iktidarın, 28 Şubat döneminde yargılananları içeride tutması, aslında hukuktan evvel bir persona sahibi olduklarına açık delildir. Hukukun beşerî bir sistem olarak inşâ edildiği dünya düzeninde, beşerî kavgaların ve neyin kavgasını ettiğini bilmeyen, kendilerinden büyük rütbelere sahip horozların kavgasını görmekteyiz. Bu hâl, bir uyarıya maruz kalıncaya dek rahatsızlık vermeye devam edecek züppe çocuk örneğiyle benzeşir. Mutlak karar yetkisine sahip olacak kişi veya varlığın ise beşerî bir akıl sahibi olması, patronaj ilişkisinden öte ve kadro değişikliğinden öte bir mânâ taşımayacaktır. Bahsettiğimiz patronaj ve kadro değişikliğinden ibaret kemmiyet hâli şöyle örneklendirilebilir:

Yerel mahkemelerin, Anayasa Mahkemesi kararlarını direnme normunun ötesine geçerek tamamen yok sayması, Türk hukuk sisteminde normlar hiyerarşisini tamamen işlevsiz kılmıştır. Bu durum, hukuki öngörülebilirliği yok ederek devleti anayasal kriz alanına itmektedir. Yargı bağımsızlığının kaybolduğu rejimlerde yargı, siyasal muhalefeti tasfiye etme veya baskılama işlevi görür. Türkiye’de siyasi parti kapatma davaları, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve tutuklu yargılamaların bir cezalandırma yöntemine dönüştürülmesi, yargının siyasal rekabeti belirleyen ana aktör konumuna çekildiğini göstermektedir.

Türkiye’de yargı bağımsızlığı sorunu, teknik bir mevzuat eksikliği olmaktan çıkıp bütüncül bir siyasal kültür ve rejim sorunu haline gelmiştir. Yargının araçsallaştırılması, yalnızca bireysel hak ve özgürlükleri tehdit etmekle kalmamakta; doğrudan ekonomik güvensizlik, yabancı sermaye çıkışı ve toplumsal anomi sonuçlarını doğurmaktadır. Bu sorunun çözümünde ise yargının beşer akla hapsi, ideolojik formasyonla aynı sorunları yineleyecektir. Yenilik ve değişiklikler içerisinde kemmiyet-keyfiyet değişimine ayak uydurmakta ve hatta değişimi idrak etmekte zorlanan insan şuurunun hadiseye yanaşması, çoğu noktayı ve “yargı”yı esnek ve ister istemez taraflı, yanlış gibi sayabileceğimiz menfi kutuplara itecektir. Üst mânâ olarak ele almamız gereken hukukun üst bir mânâyla değerlendirilmesi gerekirse, bu bütünün parçalarındaki asıl sorunun ahlâk olduğu bir gerçektir. “Yargının bağımsızlığı sorunu”, aslında “yargının ahlâksızlığı sorunu”dur. Ahlâk mefhumu, bir mükellefiyet, bir vazife mefhumundan doğmaktadır ve materyalist bir anlayışla kavranamayacak bir gerçeklik hâlinde, en eski devirlerden bugüne kadar birbiriyle hiç ilişkisi olmayan toplumların birtakım ortak prensipleri halinde de görünmektedir… Adam öldürmenin, hırsızlığın, ırza tecavüzün, ihanetin fenalığı gibi hususların genel bir anlayış teşkil etmesi gibi… Ahlâk kaideleri, dışa dönük yönüyle, cemiyeti düzenlemeye ve nizamı temine yarıyor. Bütün hukuk kaideleri ve bunları içine alan kanunlar da cemiyeti nizamlamaya uğraşmıyorlar mı? Bunun böyle olduğu açık! İşte bütün mesele, mutlak fikre nisbetle ahlâk. Kuru kuruya ahlâk olmaz ve eksik olur. Kendi yapar kendi tapar misali bir Batı ahlâkının savaş ve kanla kâim olduğunu da bu mânâda hatırlamak gerek.

Ahlâk, ahlâk, ahlâk…

Hasan Karademir

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.