islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
18,8279
EURO
20,1981
ALTIN
1.136,03
BIST
4.186,01
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
4°C
İstanbul
4°C
Çok Bulutlu
Perşembe Çok Bulutlu
6°C
Cuma Çok Bulutlu
6°C
Cumartesi Az Bulutlu
7°C
Pazar Çok Bulutlu
8°C

Yeni Cahiliye Dönemi Suistimalleri Karşısında İslâm Hidayeti

Yeni Cahiliye Dönemi Suistimalleri Karşısında İslâm Hidayeti
16.12.2022
A+
A-

1.) Hidayet terimini, Semitik dillerde bilhassa kelime olarak “Yahudi” sözcüğüne de gizlenmiş olan ve her türlü keskin dönüşle bir döneme mahsus, geçici veya yatay düzlemde doğru hedefi bulma arayışı gibi karmaşık sıfatlarla tek anlamdan ve çoklu eylemlerinden kurtaran İslâm, kattığı gerçek anlamlarla kendi mensuplarının her birine sadece hidayete ermeyi değil aynı zamanda hidayete erdirmeyi, öncü ( imam) olmayı, yeryüzünün gerçek halifesi gibi davranmayı emretmektedir. Hidayet, İslâm’ın tüm insanlara yönelik en önemli manevi nimetlerinden olup çağdaş anlamda sezgi veya ilhamın da ötesinde ilahi bir müdahale alanı olarak öne çıkmaktadır. Bu açıdan baktığımızda her hidayet üzere olan Müslüman, bir süreç içinde, her daim ayağının kayma tehlikesine karşı uyanık ama endişeden uzak, her türlü savrulmaların ötesinde, an be an hidayeti El Hâdi olandan istemekte ve bunu Dosdoğru Yol olan gerçek istikametin kendisi olan İslâm ile gerçekleşeceğinin farkındadır.

2.) Bu açıdan baktığımızda İslâm’ın hedeflediği hidayette aynı zamanda dindarın gerçek oto-kritiği ve oto-kontrolü mevcuttur. İslâm, mümine, “ben insanlar için hidayete vesile olan halifeyim”, ben, imanımla, takvamla eşrefim” dedirtirken “ben Mehdi’yim üstünüm” veya en yalın haliyle “ben imamım” gibi açık uçlu politik iddiaları asla tekrarlatmaz. Ona göre her an bir ayak kayması, zelle, en hafifinden dil sürçmesi, en ağırından bir dalalet belası, tağut furyası ile yüz yüze kalabilme olası durumlarına karşı El Hadi olan Yüce Rab’ten dil, kalp ve el ile hidayeti her zaman istemek en asgari ve en fıtri duanın kendisidir.

3.) Bu bakımdan hidayeti her daim duasından esirgemeyen Müslüman bilir ki bu din diğer sahte kültür ve gelenekler gibi onu otomatik kurulmuş bir kurtuluşa yükleyip vaat etmez. Kaldı ki İslâm haricindeki çoğu geleneklerin kurtuluş merkezli vaatlerinin belirsiz geleceğe ait, içi ve içeriği kof; hedefi uçurum ve bomboştur. Kurtuluşu dünyada damgalayan, ahireti kendi inananı için hesapsız bir cennet olarak anlayan, kendisine inanmayanlara karşı acımasız, hesapsız bir akıbet tehdidi savuran diğer kültürlerden ayrı olarak; kurtuluşun bireyselliğine, şahsiliğine, öznel durumuna vurgu yapan İslâm, aynı zamanda herhangi bir kibir, suiistimal ve haram eylem karşısında tüm müminlerin eşit derecede teker teker hesaba çekileceği öğretisiyle öteki tüm sahte inançlardan keskin bir şekilde ayrışır. Bu açıdan İslâm, bireysel hidayet ilhamlarıyla, rüya aleminde mehdi olarak Allah ile veya Hz. Peygamber (sav) ile görüştüğü iddiasında olanları bizzat kendi yaptıklarıyla çürütecektir; zira bu tür vaatler veya iddia sahipleri, bu şatahatların diğer dinlerde sadece geçerli ideal, olağanüstü ve tantanalı bir umut olduğunu; İslâm için ise olağan bir durum olarak gerçek bir nübüvvet izharı olduğunu unutuyorlar.

4.) Kaldı ki İslâm Peygamberi (sav) hiçbir zaman müminlerin saf ve tertemiz imanlarını suiistimal etmemiş, geleceğe dönük maddi ve dünyevi bir menfaat vaadinde bulunmamış, rüya, tılsım, büyü, sihir gibi eylemleri cahiliyye adetleri olarak kınamış ve tasvip etmemişti. Söz gelişi Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştu;

“Ahir zamanda dünya menfaati için dini alet eden riyakârlar çıkar. Sözleri baldan tatlıdır. Bunlar kuzu postuna bürünmüş birer kurttur” [Tirmizi]; “En kötü insan, dini dünya malına alet edendir” [İbni Asakir]; “Allah, Âdem aleyhisselama bin çeşit sanat öğretip buyurdu ki: Çocukların ve neslin, bu sanatlardan biri ile rızkını talep etsin, sakın ola ki dini geçim aracı yapmasın, dini kullanarak dünya malı toplayanlara yazıklar olsun!” [Hâkim].

5.) Bilinmelidir ki batılın ve tağutun evrensel yaygınlığı her düzlemde geçerli olabilecek ve bilinen adıyla tahrifat süreçleri gözlenebilecektir. Söz gelişi Hz. Musa (as)’a “İsrail oğullarının kurtarıcı çobanı ve mutlak koruyucusu” etiketini veren Yahudilik, İsa Mesih’e “evrensel Rab, Mutlak Yargılayıcı ve Kurtarıcı Tanrı sıfatlarını biçen Hıristiyanlık, Budha’ya ruhani tüm dertlerden kurtuluş ilacını dilenci çanağında saklayan “Kurtarıcı Doktor” unvanını bahşeden Budizm’in büyük koz olarak bahşettiği kurtarıcılığı ruhbanlara miras bırakmış onlar ise bu unvanları politik teolojik açıdan ilahlaşmış insanlara dönüşerek her biri kurtarıcı model hevesine girmiştir. Halbuki aslında kurtuluşu sadece ahirete, altın geleceğe veya son günlere hasreden bu inançlar, kurtuluşu başka kurtarıcılara, hala beklenen ama bir türlü gelemeyen öncülere, kozmik imamlara, “eli kulağındaki mesihlere” bağlayan geleneklere dönüşmüş, her asırda bu iddialar peşinde yeni sahte kurtarıcı figürlerin ortaya çıkmasına engel olamamış sonuçta tüm beşeri zaafları “kitabına uydurma konusunda” oldukça mahir hale dönüşmüşlerdir.

6.) İslâm’ın hidayeti, aynı zamanda dinamik bir irşat ile daima desteklenir. Kendini unutmadan hidayet üzere olan Müslüman, aynı zamanda irşat ile gerçek mürşide dönüşür. Her hareketi, iyiliğe, her iyiliği salih amele dönüştürmek için gelen İslâm dini, kötülükleri yok eden iyiliği emreden ama aynı zamanda diğer insanlara bunları emreden bunu da cihat sayan mürşit dindarlar talep etmektedir. İslâm’a göre her dindar, hidayeti kimsenin tekeline vermeden, kimseye özel görmeden, gerçek bir mürşid olarak davranmalı; etrafını aydınlatmalı, kötülüklerden arındırıp iyilikleri bizzat emretmelidir. Bu açıdan düşünüldüğünde irşad edicilik bir meziyet veya imtiyaz değil Müslümanın “en sıradan” ve en doğal halini yansıtmaktadır. İrfan ile dolu kalp eğitiminde öne çıkan bu Müslümanlar, etrafındakileri de kendilerine benzetmek zorundadırlar. İslâm tasavvufundaki gerçek mürşidin gerçek bir mümin modeli olması gayet önemlidir. Zaten irşat, en sade anlamıyla Allah’a teslimiyeti, müminlere sekine ve selameti, insanlığa hidayeti izhar etmekten ibaret olmalıdır.

7.) En saf haliyle İslâm irfanı, diğer geleneklerdeki gibi farklı bir çevreyle karşılıklı bir etkileşimin meyvesi veya yeni bir kavramsallaşma sürecinin neticesi veya dinin en temel kavramının beşeri yorumunun sonucu değil kendi doğal mecrasında dinin özünden hareketle en başından itibaren ortaya çıkan hidayet mekanizmasıdır. Öyle ki dengeli orta yola ulaşmayı öğreten Konfüçyüs, aydınlanma vaat eden Budha veya özgürlük ve kurtuluş vaat eden İsa Mesih anlayışlarıyla diğer gelenekler, gerçek irfandan yoksun bir şekilde bu kurtuluşun zaman içinde, karmaşık yorumlamalarda, zorla misyonerlikte etkileşim veya zihinsel soyut kavramlaşmalarda tutsak kaldığını somut olarak kanıtlamışlardır. Bu krizi aşmak için diğer gelenekler, doğal sonuca bu hayatta varamadıklarını kendi ruhbanlarını hatta manastır keşişlerini otomatik aygıt olarak tesis edip geliştirmek zorunda kalmışlardır. Bu gibi mistik sistemlerde teslimiyet ve emanet iki anahtar kavram olarak her daim idealize edilirken İslâm için dindarın en sıradan, en temel iki özellik “teslimiyet içindeki Müslüman olmak” ve “ilahi emaneti taşıyan Mümin olmak” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bakımdan Asr-ı saadet dönemindeki kontrolcü ve taabbudi uygulamalarla, aykırı yeni bir mezhebin, ideolojik veya ekolün ortaya çıkmasına izin vermeyen Hz. Peygamber (sav)’in koyduğu pratik hedefler ile sonraki dönemlerde ortaya çıkan Sûfinin amelleri, en katı rasyonel dogmatik inanç inşa etme peşindeki Kelamcının öğretileri veya özgür düşünce ile hareket eden İslâm filozofunun emelleri arasında hiç bir farkın olamayacağı ortaya çıkmıştır. Hatta hiçbir gelenekte görülmeyecek şekilde irfan sahibi bir İslâm alimi, aynı anda hem sufi, hem mütekellim hem, hekim, hem filozof olabilmeyi dosdoğru yolun ve hidayetin kendisi olan İslâm’a borçludur.

8.) Neticede bir vaat ve özlemin ötesinde tüm insanlığın dertlerine çare, düşünce karmaşasına çözüm, kalbe sekine, insana barış getirici olarak Müslümanlar, hidayet rehberleridir. Bu açıdan Müslümanlar, kendi içlerinde İslâm’a aykırı her türlü eylemi kendi iman ve islâmlarının bir gereği olarak bertaraf edebilmeli; her islâmsızlık haline karşı ihtiyatlı, tedbirli ve bilinçli hareket etmeli; yanlış eylemlere fırsat yaratmamalı onları onaylayıp geliştirmemelidir. Aksi takdirde İsrail oğullarına tarih boyunca karşılık verici ve müdahale edici İlahi Kader, kendi tarihimiz olan İslâm tarihi boyunca da daima en ağır cezaları vermiştir. Bu noktada üniversiteler ve onlara ait etkili bilimsel yapı ve kişiler, akademik seviyede tarihsel, kültürel, teolojik, bilişsel ekonomik, sosyolojik ve antropolojik boyutlarıyla her türlü yozlaşma veya kötü kullanımlara karşı gerekli güncel hidayete götürücü rehberlikleri ve akademik bilinçlendirmeleri bütün yönleriyle gerçekleştirmelidir.

Prof. Dr. Mustafa ALICI

ETİKETLER: ,
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.