All for Joomla The Word of Web Design

Küresel Yoksullukla Mücadelede İslâm’ın Sosyo-Ekonomik Modeli

Erdoğan: Dünyada Bir Tarafta Açlık ve Yoksulluk, Diğer Tarafta Şatafat Var

11. Büyükelçiler Konferansı’nda konuşan AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dikkat çeken ifadeler kullandı. Erdoğan konuşmasında yoksulluk ve şatafata dikkat çekti. Erdoğan, şu ifadeleri kullandı: “Küresel güvenlik ve istikrarı sağlamakla görevli müesseseler beklentileri karşılayamıyor. Bugün bir yanda yapay zekâyı, ekonomik büyümeyi konuşurken, diğer yanda 2 milyar insanın yoksulluk ile yaşıyor. Dünyanın en zengin 60 kişisinin mal varlığını 3,6 milyar insana denk ise burada bir sorun var demektir. 1 milyara yakın insan aç olarak yatağa girerse bir tarafta şatafat varsa burada bir sorun var demektir.”

Küresel Yoksullukla Mücadelede İslâm’ın Sosyo-Ekonomik Modeli

1980’lerden itibaren, gelişmiş ülkelerin önderliğinde “yeni dünya düzeni” olarak tanımlanan yeni bir kapitalist piyasa anlayışı oluşturulmuştur. Bu doğrultuda küreselleşme olgusu da bu değişimden nasibini alarak, kendine yüklenen pro kapitalist açılımlarla farklı bir misyonun öncülüğünü üstlenmiştir. Oluşturulan yeni liberal sistemle, kapitalist Batı ülkeleri zenginliklerine zenginlik katarken, dünyanın geri kalan bölgelerinde derin finansal krizler ve ileri derecede yoksulluk baş göstermiştir. Küresel yoksulluk adeta kronikleşmiştir. 1990’larda dünyada günde 1 dolar veya altında bir gelirle geçinmek mecburiyetinde olan yoksul insan sayısı 1,2 milyar kişi iken, bugün bu sayı maalesef ciddi anlamda azalmamıştır.

Sovyet Bloğunun dağılmasından sonra, tek kutuplu dünya düzeninin lider ülkesi konumunu gelen ABD, neoliberal küreselleşme sürecinin derinleşmesi için çoğu zaman uluslararası kuruluşları kendi çıkarları doğrultusunda politikalar üretmeye yönlendirmiş, bugün ise küresel rekabette avantajlı konumunu yitirmeye başladığında bizzat kendisi uluslararası müdahalelere girişmektedir. Uluslararası boyutuyla “kazan-kazan” söylemi ile başlayan neoliberal açılımın gerçek misyonunun “kazan-kaybet” olduğu anlaşılmıştır. ABD’nin birçok güçlenen ülkelere karşı uyguladığı gümrük vergileri, bunun ispatıdır.

Borçlu olan ülkeler, çoğu zaman IMF’nin emriyle malî disiplini sağlamak ve kamu borcunu azaltarak ekonomik faaliyeti arttırmak gerekçeleriyle devletin bazı temel görevlerini serbest piyasaya devretmiştir. Özelleştirme, sağlık ve eğitim gibi harcamaların kısılması ile birlikte daha pasif para ve maliye politikaları uygulanmış ama sosyal devletin toplum üzerindeki rolü azalmıştır. Bu durum, bilhassa düşük gelir grupları üzerinde olumsuz etki yapmıştır.

Geri kalmış ülkelerin hükümetleri, IMF önerileri doğrultusunda sıkı maliye politikası gereği bütçe açıklarını düşürmek ve uluslararası kredi itibarlarını artırmak için, bir taraftan kamu gelirlerini arttırmak adına dolaylı vergileri artırmış, diğer taraftan da kamu harcamalarını kısmak için sosyal transfer harcamalarını azaltmıştır. Yaşanan mali krizler de bu ülkelerde var olan yoksulluğu giderek daha da derinleştirmiştir.

Neoliberal politikalar, gelir paylaşımında sermayenin kârını artırırken emeğin gelirini düşürmüştür. Bugün dünyada düşük seviyede iktisadî büyüme bile gerçekleşmiş olsa özellikle kalkınmakta olan ülkelerde ücret düzeyine dayalı yeterli istihdam sağlanamamaktadır ve işsizlikle birlikte yoksulluk da sürekli olarak artmaktadır.

Küresel Yoksulluk Nasıl Giderilebilir

Yoksul ülkelerin en büyük sorunlarından birisi dış borç stoklarıdır. Bu ülkeler, zayıf ve rekabetten yoksun ekonomileri ile elde ettikleri gelirlerinin büyük bir kısmını, kamu harcamaları kalemleri arasında katlanmış faiz ve borç servislerine aktarmak mecburiyetindedir. Küresel barışın korunması adına bu borçlar en azından biriken faizler silindiğinde yoksul ülkeler, elde ettikleri gelirlerini, eğitim, sağlık gibi temel ihtiyaçlara harcayabilecek ve yoksulluğun acı sonuçlarını hafifletebileceklerdir.

Küresel ticarette adil rekabetin sağlanabilmesi için, çok uluslu şirketlerin hiçbir engel görmeden tüm dünyaya yayılmalarının ve tabiî çevreleri tahrip edici girişimlerinin önüne geçilmelidir. Çin ve Hindistan’da olduğu gibi öncelikli olarak her ülkenin kendi içinde büyüyerek, dış dünya ile rekabet edebilir seviyeye geldikten sonra kapılarını çok uluslu şirketlere açması bu ülkelerin küresel ticarete adapte olmasını sağlayacaktır.

Zamanında İngiltere’nin eski başbakanlarından Brown, “İngiliz işleri İngiliz işçilere” sloganı ile kendi vatandaşı lehine pozitif ayrımcılık yapacaklarını duyurduğuna göre gelişmekte olan ülkelerde ilk önce kendi millî menfaatlerini koruyucu açılımlarda bulunmalı ve D8 gibi ortak küresel işbirliklerine girmelidir.

Yoksul ülkeler, gelir eşitsizliğini giderici, toplumsal barışı sağlayıcı ve işsizliği/yoksulluğu azaltan verimli alanlarda üretimi arttıran istihdam politikalarına başvurmalıdır. Sosyal devlet anlayışı içerisinde sağlanacak nakdî transfer harcamaları ile yoksulluk sınırı altında hayat mücadelesi veren insanlara en azından temel insanî ihtiyaçlarını karşılayabilecek şartlar oluşturulmalıdır.

Küresel Zekât Sistemi Oluşturulmalıdır

Dünya tarihinde yaşanan ihtilaller, kargaşa ve herc-ü merclerin iki kelimeden çıktığı kabul edilmektedir. Birisi: “Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne!” İkincisi: “Sen zahmetler içinde boğul, ben keyif ve huzur içinde rahat edeyim.” İslâm’ın sosyo-ekonomik modeli, insanlığı tehdit eden bu iki felaketli gidişatı, zekâtı öne sürerek ve faizi yasaklayarak tedavi edilebileceğini iddia etmektedir.

Bugün “küresel sermaye” gibi müphem bir kavramın arkasına sığınarak dünya kaynaklarını sınırlı sayıda insanın elinde toplayan gücün aslında kapitalizmin küresel finans tekelleri olduğu ortaya çıkmış durumdadır. Bu finans tekellerinin geniş toplum kesimlerine çıkardığı davetiye “Bizim huzurumuz sizin zahmet ve meşakkatinizde yatmaktadır.” gibi isyan ettirici bir davetiyedir.

Bir sistem olarak İslâm, servetin belirli ellerde hapsolmasını netice veren faizi yasaklayarak, finans tekellerini kırmaktadır. Bu kuralı hiçe sayan ve faiz üstüne bina edilen iktisadî sistemlerin insanlığı getirdiği durum ortadadır. Yoksulluk, küreselleşmeyle birlikte ülke sınırlarını aşmış ve tüm dünyanın müşterek bir problemine dönüşmüştür.

O halde küresel yoksulluğun önlenmesi veya makul seviyelere getirilmesi için, zengin Müslüman ülkelerinin sermayeleri, İslâm Konferansı Teşkilatı bünyesinde oluşturulacak küresel zekât fonuna aktarılmalı, işgücü niteliği taşımayan yoksullara nakdî gelir sağlanmalı,  çalışabilecek durumda olan işsizlere faizsiz mikro kredi sunulmalı ve girişimcilere malî teşvik desteklerde bulunulmalıdır.

Batı medeniyetinin uydurduğu liberal ekonomi sistemlerinin bıraktığı boşlukların doldurulması ve uçurumlar üzerine köprüler kurulması için, İslâm’ın sosyo-ekonomik modelinin sunduğu yardımlaşma ve dayanışma araçları tekrardan keşfedilmeli ve Müslüman ülkelerin ortak girişimleriyle uygulanmalıdır.

Prof. Dr. Ali SEYYAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir