All for Joomla The Word of Web Design

Sosyal Hizmetin İslâm’daki Yeri

Ancak 20. yüzyılda ortaya çıkan sosyal hizmet kavramı, özel ihtiyacı olan sosyal grupların bakım ve korunmalarının toplumun sorumluluğu ve devletin görevi olduğu anlayışından hareketle kamusal ve gönüllü etkinliklerle geliştirilen profesyonel bir sosyal meslektir. İslâm ise 14 asırdan beri insanlara dünyaya ait âdil bir sosyal düzen çerçevesinde maddî kazanımlar sunduğu gibi, öteki dünyaya ait mükâfatlar da vaat etmektedir. İslâm’ın diğer inanç sistemlerinden bu yönüyle farklı olması, ona bağlı olan insanlara manevî (bireysel) ve sosyal (toplumsal) sorumluluklar da getirmektedir. Dolayısıyla, İslâm’ın sosyal sistem ve örgütlenme biçimi, bu manevî ve sosyal sorumluluk bilincinin etkisi altında ortaya çıkmaktadır. İslâm dünya görüşünün “sosyal” ağırlıklı olması, toplumsal yapının insanî (fıtrî) normlara göre düzenlenmesini sağlamıştır.

Bu yönüyle İslâm, insanların birbirlerine nasıl davranması gerektiğini, idarecilerin, zenginlerin, âlimlerin ve güçlülerin idare edilenlere ve güçsüzlere karşı nasıl muamele edeceklerini gösteren bir sosyal sistemdir. İslâm’ın bu anlamda toplumun ortak normlarını düzenleyici özelliğinin, tarihî gelişim açısından İslâm’ın uygulandığı dönemlerde daha belirgin olduğunu söyleyebiliriz. İslâm’ın sosyal hayatın her alanına etki ettiği, bundan dolayı da kurumsal ve örgütsel yönleriyle sosyal hizmetin oluşumu ve gelişimine çok önemli katkılar sağladığını söyleyebiliriz.

Bu anlamda İslâmî sosyal hizmetin kaynağı Kuran-ı Kerim ve Sünnettir. Güzel ahlâk, sevgi ve şefkat, zayıfları korumak, insanlara merhamet, yoksullara maddî yardım, sıkıntılara tahammül, belalara karşı sabır, nimetlere şükür, kadere rıza, teslimiyet, tevekkül gibi hem manevî, hem de sosyal boyutlu sıfatların hepsi, en güzel tezahürleriyle Hz. Muhammed Mustafa’da (sav) bulunmaktaydı. Şu bir gerçek ki, İslâmî sosyal hizmet, desteğe ve yardıma muhtaç olan aciz, yoksul, engelli, hasta ve(ya) kimsesiz insanlara el uzatılmasını ve onlara yardım edilmesini mutlak anlamda öngörmektedir. Bu anlamda topluma ve muhtaçlara karşı sosyal sorumluluklarını yerine getirmeyen bedenen güçlü ve maddî yönden varlıklı insanlar, Allah katında makbul kullar değildir ve ahirette bu ilgisizliklerinden dolayı da hesaba çekileceklerdir. Nitekim bu konuda son Peygamber (sav), sosyal görevlerini ihmal eden kişileri bir kutsî hadisle şu şekilde uyarmaktadır:

Allah, kıyamet gününde şöyle buyuracak: ‘Ey Âdemoğlu! Hastalandım da beni ziyaret etmedin’. Kul, ‘Ya Rabbi; Ben seni nasıl ziyaret edebilirdim ki; Sen âlemlerin Rabbisin’, diyecek. Allah, cevaben şöyle diyecek: ‘Filan kulum hastalandı da sen onu ziyaret etmedin. Onu ziyaret etseydin, beni onun yanında bulurdun.’ Yine Allah, ‘Ey Âdemoğlu! Acıktım da beni doyurmadın’ buyuracak. Kişi de diyecek ki, ‘Aman Allah’ım; Ben seni nasıl doyurabilirdim ki, Sen âlemlerin Rabbisin.’ Allah ise şöyle buyuracak: ‘Bilesin ki, kulum senden yiyecek istedi de vermedin. Eğer ona yiyecek verseydin, onu benim yanımda bulurdun.’ Yine Allah bir kez daha şöyle diyecek: ‘Ey kulum, senden su istedim de vermedin.’ Kişi de diyecek ki, ‘Aman Allah’ım; Ben sana nasıl su verebilirdim ki, Sen âlemlerin Rabbisin.’ Allah ise ‘Bilesin ki, eğer sen su ihtiyacı olana su verseydin onu yanımda bulurdun’ diye cevap verir.” (Müslim; Birr: 13).

Hz. Muhammed (sav), bir başka hadis-i şerifinde sosyal hizmette bulunanları şu şekilde övmüştür: “İnsanların en hayırlısı, diğer insanlara en faydalı olandır.” (Taberani; el-Evsat; Nr. 7583).

Allah rızası için bir insanın ihtiyacını karşılamak kadar manevî yönden kazançlı bir iş olmadığını bizzat Hz. Muhammed (sav), şu hadis-i şeriflerinde ortaya koymaktadır: “Bir mümin kardeşimin ihtiyacını görmek için yürümem, bana şu mescitte oturup bir ay itikâfa girmekten daha sevimlidir.” (Taberani; El-Kebir; Nr. 13646).

Duyarlı Müslümanlar ve Sosyal Hizmet

Bu bağlamda sosyal hizmete gönül vermiş Müslümanlar, “herkesin yükünü çekmek, kimseye yük olmamak” ve(ya) “kimseden incinmemek, kimseyi incitmemektir” düsturlarıyla yaşlıları baba, gençleri kardeş, çocukları evlat ve kadınları da anne ve(ya) bacı olarak görüp onların sıkıntılarını gidermeye gayret gösterir.

Manevî sosyal hizmet anlayışında başkaları için var olmak ve herkesin yükünü çekmek, nafile ibadetlerden üstün bir ibadet olarak görülür. İslâm âlimleri, bu doğrultuda marifetullaha, ibadete, kulluğa ve hizmete dair ilmin temel esaslarını belirlemiştir.

Şüphesiz İslâm’da hizmete dair ilim, manevî sosyal hizmet bilimi ile yakından ilgilidir. İslâm’ın dünya görüşünden etkilenip, insan ilişkilerini ahlâkî bir zemine oturtan manevî sosyal hizmet, kulluk şuurunu ve(ya) ibadet anlayışını halka hizmet bağlamında değerlendirmekte ve insanlığa hizmet etmeyi bireysel ve toplumsal gelişimin bir parçası olarak görmektedir. Bu doğrultuda bir İslâm âlimine Allah’a ulaşmanın yolları sorulduğunda o, şöyle cevap vermiştir: “Allah’a ulaşmanın yolları çoktur. Fakat bunlardan en kısa ve en kolay olanı başkalarına yardım etmektir. Yani diğerlerini zor durumda bırakmak yerine onlara yardım etmek için uğraşılmalıdır.”

Geçmişte sûfîler dahî belirli bir süre inzivaya çekilmeyi ve yalnız başına ibadet ederek yaşamayı, her ne kadar manevî gelişim için önemli bir araç olarak görmüş olsalar da toplumdan kendilerini hiçbir zaman soyutlamamıştır. Mürşitler de müritlerine halktan uzaklaşmamaları yönünde hep uyarıda bulunmuştur. Nitekim ”inzivaya çekilmek istiyorum” diyen birine İbn Atâ: “Halktan ayrılıp da kiminle birlikte olacaksın?” diye cevap verince o kişi “Peki, o halde ne yapayım?” der. İbn Atâ, gerçek inzivanın nasıl olması gerektiğini kısa olduğu kadar doyurucu şu cevabıyla açıklar: “Zahirde halkla, bâtında Hak’la ol.” (Attar; 2007: 452)

Netice-i Kelâm

Tasavvuf ekolüne mensup olanlar dâhil bütün İslâm âlimleri, halkın hizmetinden kaçmayı tasvip etmemiştir. Mesela dünyadaki hizmetlerin ilâhî rahmete vesile olacağını söyleyen Şah-ı Nakşibend, İslâmî sosyal hizmet ilkelerini şu şekilde belirlemiştir: “Bizim usulümüz, halkın içinde Allah ile beraber olmaktır. Yolumuz, sohbet ve halka hizmet yoludur. Halktan kaçmakta şöhret (hastalığı) vardır, şöhrette ise âfet vardır. Hayır (iyilik), halkın içinde bulunup herkese Allah rızası için hizmet etmektir.” (İbn Allan; 2001: 107).

Sosyal hizmetin İslâm’ın vazgeçilmez bir unsuru olduğunu Bayezid-i Bistami’nin şu sözlerinden de kolayca öğrenebiliriz: “Her kim Kuran okur da Müslümanların cenazelerinde hazır bulunmaz, hastaları ziyarete gitmez, öksüzleri soruşturmaz ve buna rağmen tasavvuftan/İslâm’dan dem vurursa onun bir sahtekâr olduğunu biliniz.” (Attar; 2007: 187). Bu sözler, muhtaçların yardımına koşmayan sözde tarikat mensupları ile materyalist bir dünyada gittikçe bireyselleşen zengin Müslümanlara bir uyarı olsun.

Prof. Dr. Ali SEYYAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir