
Büyük altüstlerin yaşandığı bir zaman sürecinden geçiyoruz. Haftalar, aylar değil neredeyse saat başı her şey bir anda değişiyor. İnsan istikrarını kaybetmiş gibi.
Siyasi ve askeri altüstler yanında postmodern evrende merkezden kopmuş insanın içinde yuvarlandığı boşluk çok daha ıstırap verici. Din, Tevhid inancını yerleştirerek kalplerin varlığın merkeziyle irtibatını kuruyor, Tevhid olmayınca merkez de kalmıyor.
Merkezde açılan derin boşluğu sahici hiçbir şey dolduramaz, her ne doldurmaya aday gösteriliyorsa o sahici olanın sahtesinden ibarettir. Sahte olan ise hiçbir zaman asıl olanın yerini almaz.
“Haberiniz olsun; kalbler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur. ” (13/Ra’d, 28.)
İslam dünyası mezhepçilik ve milliyetçilikle çalkalanıyor lakin her ikisi de tatminkâr bir huzur ve istikrar sağlayamıyor. Yaşadığımız acı olaylar bize bu hakikati bütün çıplaklığı ve acısıyla gösteriyor. Soy sop, asalet, grup asabiyeti, hayara ve iyiliğe matuf olmayan dayanışmalar, beden güzelliği, kalabalık bir grubun anahtarlarını kaldıramayacağı bir servet stoku, tartışmasız iktidar, dünyaya yayılmış şöhret, yenilmez sanılan askeri güç, kalabalık taraftarlar vs. bunların hiç biri sahih ve sahici bir kimliğin kriterleri olamaz.
İnsan en çok bunlarla imtihan olur. Kimse bu imtihandan azade değildir. Altın saf olarak ortaya çıkacaksa içine karıştığı curufattan arınması için ateş potasından erimesi/eritilmesi lazım, başka türlü de olamaz.
Hz. Peygamber (s.a.)’in eğitiminden geçmiş sahabeler bile bu imtihandan geçmişlerdir. Fakat imtihandan geçerken yanılgıya düşeni hemen ikaz eden sahabeler olmuş, birbirlerini ateşe düşmekten kurtarmışlardır.
Aşağıda anlatacağımız olay sahabelerin geçtiği çetin imtihanı sırasında ortaya çıkan büyük tehlikeye ve bu tehlikeden diğer sahabelerden kardeşlerini nasıl selamete çıkardıklarına güzel bir örnektir:
Bir keresinde iki sahabe Medine’de birbirleriyle kabile asabiyetine dayalı asalet yarışına girdiler.
Bunlardan biri:
-Ben Evs’ten filanın oğlu filanım diye övünürken, diğeri
-Ben de Kureyş’ten filanın oğlu filanım diye karşılık verdi.
Soy soplarından gayet memnun bu iki zat, orada bulunan Farisi Selman’a biraz da küçümseyici bir eda sordular:
-Sen kimlerdensin, hasebin nesebin ne ya Selman?
Selman:
-Ben İslam’ın oğlu Selman’ım diye cevap verir ve devam eder:
-Ben yolu şaşırmış iken Allah bine Muhammed (s.a.) ile hidayete erdirdi,
-Fakir-muhtaç iken beni Allah Muhammed (s.a.) zengin kıldı
-Köle iken Muhammed (s.a.) ile korudu
-İşte benim soyum sopum, nesebim bu!
Karşıdan bu diyalogu seyredip dinleyen Hz. Ömer atılır ve o da:
-Ben de İslam’ın oğlu Selman’ın kardeşi Ömer’im, der.
Ali Bulaç
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-