
Ülkeler ve medeniyetler, sahip oldukları insan kalitesi ve sorumluluğu sebebiyle ayakta kalmışlar ve tarihte onurlu ve saygın bir yer işgal etmişlerdir.
Toplumlar, sıradan insan yığınları değildir. Toplum, belli inanç, kültür ve idealler etrafında toplanan şuurlu bir kitledir. Yani nüfus, iktisadi ve teknolojik gelişmeyi gerçekleştirmekten çok; manevi, kültürel ve hayata bakışı ile kendine has özellikler taşıyan insan topluluğudur.
Günümüz toplum tarifleri ve anlayışları, daha çok iktisadi ve siyasi bağlamda açıklanmaktadır. Dolayısıyla, toplumları, iş yapabilme ve fonksiyonları itibariyle açıklamaya çalışmaktadır. Halbuki bu özellikler, toplumların görünen nitelikleridir ve asıl mesele, toplumların asıl karakterini hazırlayan ahlaki ve sosyal rollerinin kazanılmasıyla mümkün olabilmektedir. .
Bu manevi ve sosyal özellikler, toplumlara farklı bir dinamizm ve organize olma kabiliyeti vermesi dolayısıyla önemlidir. Çünkü insan ve toplum, mekanik ve uzaktan kumanda ile çalışmayan; derin anlayışı, ahlakı ve ideal bir ruh zenginliği ile kendini gösterebilen özellikleri taşımaktadır. İşte medeniyet diye adlandırdığımız, sosyal ve teknik yönleriyle insanlığa güzel eserler veren çalışmalar, böyle bir yapı içinde gerçekleşmiştir.
Peki, böyle bir bilgi seviyesine ulaştığımızda, nasıl bir sorumluluk ile karşı karşıya kalıyoruz? Bu sorumluluk, doğru bilginin hayata aktarılması ve insanlar ile bu doğrultuda hayatın yeniden şekillendirmeye çalışılmasıdır. Fakat, ne yazık ki, birçoğumuz, bu gerçekleri bilmek ve kabul etmekle birlikte, onların harekete geçip, etki yapmasına yönelik çabalar içine girmesini sağlayamamak gibi, bir “özrümüz” var!…
İnsan, düşünen ve düşüncesiyle elde ettiği bilgilere göre yaşayan bir varlıktır. Yukarıdaki yorum çerçevesinde, doğruyu bilenin, o doğruyu gerçekleştirmek gibi bir görev o kişiye yüklenmesi gerekiyor. Artık, bu noktadan sonra, o kişinin herhangi bir mazeret öne sürme lüksü yoktur. Kendi bilgi, çaba ve enerjisi doğrultusunda o sorumluluğu yerine getirmesi gerekmektedir.
Peki bu duruma ne mani oluyor? Tek kelime ile, uyuşukluk.. Bu uyuşukluk, mazereti olan insan için, bir ölçüde onu sorumluluktan uzaklaştırabilir: Miskin olması, kapasitenin dar olması ve fiziki ve zihni gücünün yetmemesi gibi.. Fakat, böyle bir mazereti olmayan kişilerin, sorumlulukları, bir “vebal” haline gelir ve bunun getireceği manevi bir cezadan kurtulabilmeleri de zordur!..
Müslüman bir toplumda inanan ve bilgi (hikmet) sahibi olanların başkalarını irşad ve ikaz görevleri bulunmaktadır. İrşad bilgi ile yapılır. İkaz’ın şekli de duruma göre değişir. Öncelikle sözlü ikazın gerçekleşmesi gerekiyor. Elbette, İslam hukuk sisteminde bu tür insanları zorlayıcı bazı kurallar bulunmaktadır. Fakat, İslami hukukun geçerli olmadığı bir yerde, insanları sadece sözlü ve davranışlar ile ikaz edebilme durumumuz bulunmaktadır. Bana göre, davranışlar ile ikaz, sözlü ikazdan daha etkili ve faydalıdır. Çünkü böyle bir metot ile, insanlara örnek olma ve sorumluluklarımızı almak konusunda onları yönlendirici ve ikaz edici tarzda bir teşvik yapabilme imkanımız oluyor.
Hayat, bazı kişilerin diğerleri üzerinde yönlendirici ve düzenleyici bir etki yapmasına imkan verecek şekilde ilahi olarak kurgulanmış. Bu da, herkesin kendi anlayış, kavrayış seviyesine göre bir sorumluluk ortaya koymasına imkan veriyor. Bu sorumluluğun, bütün bir yaşayışımızı kuşatan ve geleceğimizi belirleyen bir fırsat olduğunu keşke anlayabilsek..
Prof. Dr. Sami Şener
İSLAMİ HABER ‘MİRAT’ -YOUTUBE-
Elinize, yüreğinize sağlık. Selam ve dualarımı yolluyorum.
Selamlar , izninle paylaşabilir miyim?