islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
47,5353
EURO
54,8592
ALTIN
6.206,35
BIST
13.446,95
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
31°C
İstanbul
31°C
Açık
Salı Parçalı Bulutlu
32°C
Çarşamba Açık
32°C
Perşembe Az Bulutlu
30°C
Cuma Parçalı Bulutlu
31°C

SÂDIKLARDAN YALAN HABER ÇIKMAZ

SÂDIKLARDAN YALAN HABER ÇIKMAZ
30/05/2025 09:48
A+
A-

Kulaklarının, gözlerinin ve kalplerinin kıymetini bilmeyen ve tercihlerini hakîkati örtmekten yana kullanan müşrikler şimdi de konuyu değiştirip bir başka alana kaydırıyorlar ve kendilerine hidâyetin delillerini gösteren Hz. Peygamber’e gelecekten bir haber soruyorlar: “Ama onlar [yalnızca şunu] soruyorlar: ‘Bu vaad ne zaman gerçekleşecek? [Buna cevap verin, ey inananlar,] eğer doğru sözlü insânlar iseniz!’  Onlara de ki [ey Peygamber]: ‘Onun bilgisi yalnız Allāh katındadır; ben ise sadece bir uyarıcıyım’.[1] Aslında bu soru sadece müşriklerin değil îman etmiş insânların da merak ettiği sorular arasındadır. Fakat ne kadar iyi niyetle sorulursa sorulsun bu sorunun cevabı pratikte fazla bir şey ifâde etmeyecektir. Bu nedenle Hz. Peygamber kendisine “Kıyâmet ne zaman kopacak?” diye soran birisine “Ona ne hazırladın?” cevabını vermiştir. Demek ki önemli olan elimizde imkân varken gelmesi kesin olan bir güne şimdiden hazırlanmaktır. Bu nedenle gelecekte olacak şeylerin bilgisi ve detayları ile meşgul olmak ve bu konuda zaman harcamak yerine bunlara îman edip “ân”ı en güzel ve mükemmel bir şekilde değerlendirmek daha sağlıklı ve kurtarıcı bir yöntemdir. Aslında bu konuda en kısa cevap yine Hz. Peygamber’in işâret ettiği şekilde “ölenin, kıyâmeti kopmuştur” sözüdür. Buradan çıkarıyoruz ki önemli olan bize verilen ömrün kıymetini/şükrünü bilip, onu vahiy doğrultusunda/ahlâkında en verimli bir mânevî atmosferde geçirmemizdir.

Âyette “doğru sözlü insânlar” şeklinde çevrilen ifâde “sâdıklar” kelimesidir. Sâdık, sözünde ve özünde doğru olup bunlara fiilleriyle sâhip çıkmaktır. Bir anlamda îmanına sadâkat gösteren, Allāh’a ve Peygamber’e verdikleri sözü tutanlardır. Bu öylesine yüce bir ahlâktır ki Kur’ân, peygamberlerden sonra ikinci sıraya “Sıddıklar”ı koymuştur.[2] Sıddık’ın bir özelliği de hakîkatten hiç sapmamış olması ve hakîkate hayatıyla şâhitlik yapmasıdır. Bu dünyâ hayatının en güzel dostları/arkadaşları onlardır ve bu insânlar yaşamlarının hiçbir ânında istikāmetten ayrılmamış, sözlerini değiştirmemişlerdir.[3] Bu nedenle Allāh, îman edenlere, kendisinden korkmanın yanında “sâdıklarla” beraber olmalarını emretmiştir.[4]

Âyete dönecek olursak bu safhada müşriklerin, hayatında hiç yalan söylediğini görmedikleri ve uzun zaman birlikte yaşadıkları bir insâna “eğer doğru sözlü isen” demeleri hiçbir anlam taşımamaktadır. Onların bu tavırları Hz. Peygamber’in etkinliğini kırmak ve onu zor durumda bırakmak çabasından başka bir şey değildir. Yani Hz. Peygamber bu soruya cevap veremezse sâdıklığından bir şey mi kaybedecektir? Hâlbuki onun “emrolunduğu gibi davranması” en büyük sâdıklıktır. Çünkü o, sadece gerçeği ortaya koyan ve onu tebliğ eden açık bir uyarıcıdır. Zaten bu soruya da bu görevini hatırlatır bir şekilde cevap vermiştir: “Onun bilgisi yalnız Allāh katındadır; ben ise sadece bir uyarıcıyım.” Aslında anlayana şunu demek istemişti Hz. Peygamber: “Bir şeyin mutlak olarak meydana geleceğini bilmek başka, ne zaman meydana geleceğini bilmek ise başkadır.

Kur’ân, Kıyâmet Günü’nün bilgisinin yalnızca Allāh’ın katında olduğunu bize söyler: “Doğrusu, buna dâir gerçek bilgi ancak Rabb’imin katındadır. Onun vaktini O’ndan başka açığa vuracak kimse de yoktur. [O Saat] göklere ve yere bütün ağırlığıyla çökecek ve sizi mutlaka umulmadık bir anda yakalayacak.[5] Görülüyor ki Allāh, kıyâmetin ne zaman kopacağı bilgisini Hz. Peygamber’e bile vermemiştir. Bu konuda en çarpıcı âyetlerden birisi de Tâhâ/15. âyettir: “Çünkü zamanını gizli tutmuş olsam da, herkese, [hayattayken] peşinden koştuğu şeylere göre hak ettiği karşılık verilebilsin diye, Son Saat mutlaka gelecektir.” Bu âyetin bir başka tercümesi de “neredeyse onu kendimden bile gizleyeceğim” şeklindedir.

Âyetin sonu Hz. Peygamber’in kendisini “açık bir uyarıcı olarak” tanımlamasıyla bitmektedir. Bu tanımlama Kur’ân’ın başka âyetlerinde de yer almaktadır. Örneğin A‘râf/188. âyette şu ifâdeler geçmektedir: “[Ey Peygamber] de ki: ‘Allāh dilemedikçe, kendime bir yarar sağlamak ya da kendimden bir zararı uzaklaştırmak benim elimde değil. Eğer insân kavrayışının ötesinde olanı bilseydim, muhakkak ki, bahtiyarlık adına ne varsa ondan payıma daha çoğu düşerdi ve kötülük aslā yaklaşamazdı bana. (Ama) ben sadece bir uyarıcıyım ve inanan bir topluma iyi haberler getiren bir müjdeci.[6]

Uyarıcı/Nezîr” olmak Hz. Peygamber’in “müjdeci/Beşîr” niteliğinin ikinci sıfatıdır. Müjde ve korkunun varoluş bünyesinde işe yaraması onların birlikte bulunmasına bağlıdır. Peygamber insânı, uyarıcı sıfatıyla ciddiyete ve titizliğe hazırlarken, müjdeci sıfatıyla da ümit, coşku ve atılım sevdasıyla doldurur. Uyarıcı olmak, dinleyeni aydınlığa, dinlemeyeni hüsrana götüren sözün taşıyıcısı olmaktır. Yine uyarıcı olmak, ölüm-kalım noktasında konuşmaktır. Uyarıcı olmanın bir anlamı da sözü açık/net söylemek ve tebliği, aldığı gibi yansıtmak yani ona kendi sübjektif duygularını katmadan sunmaktır.

Beden mülkündeki ferdî kıyâmetlerinin nasıl/ne zaman kopacağını merak edenlere önce şunu söylemek lâzım. Siz, bizim sâdıklığımızı ölçmek istiyorsunuz ama kendinize hiç bakmıyorsunuz. Sizi varlık sahnesine çıkaran ve “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” diyen kudrete verdiğiniz “evet” sözünü ne çabuk unuttunuz. Bilgisi hiçbir insâna verilmemiş böyle bir sorunun cevabıyla zihninizi meşgul edecek yerde size verilen maddî ve mânevî nîmetleri, donatıldığınız yetenekleri değerlendirerek nasıl daha iyi bir kul/sıddık olacağınızı düşünsenize. İnsân önce beden mülkünün idaresini teslim ettiği nefsiyle mücahede etmeli ve bu konuda samimi çaba göstermelidir. İnsânın bilmediğini öğrenmesinin yolu bildiklerini sıdk ile uygulamasından geçer. Şu bir gerçektir ki Allāh, yolunda mücadele edenlere mutlaka yolunu gösterecektir.[7] Ama zahmetsiz, çilesiz, gayretsiz, hiçbir sorumluluk yüklenmeden nîmet/himmet beklemekse Sünnetullāh’a uygun bir tavır değildir.

NECMETTİN ŞAHİNLER

İSLAMİ HABER “MİRAT”  -YOUTUBE- 

YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ 

 

[1] Mülk/25-26: “Ve yekûlûne metâ hâze’l-va’dü in küntüm sâdikîne/ Kul inneme’l-ılmü ındallāhi ve innemâ ene nezîru’n-mübînün.

[2] Nisâ/69: “Ve men yütııllāhe ve’r-rasûle fe ülâike meallezîne en’amellāhü aleyhim mine’n-nebiyyîne ve’s-sıddîkîne ve’ş-şühedâi ve’s-sâlihîne, ve hasüne ülâike rafîkan.

[3] Ahzâb/23: “Mine’l-mü’minîne ricâlün sadakû mâ âhedüllāhe aleyhi, fe minhüm men kadâ nahbehû ve minhüm men yentezıru ve mâ beddelû tebdîlen.

[4] Tevbe/119: “Yâ eyyühellezîne âmenu’ttekullāhe ve kûnû mea’s-sâdikîne.

[5] A‘râf/187.

[6] A‘râf/188.

[7] Ankebût/69.

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.