islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
44,8573
EURO
52,8184
ALTIN
6.966,26
BIST
14.587,93
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
15°C
İstanbul
15°C
Çok Bulutlu
Pazar Parçalı Bulutlu
16°C
Pazartesi Parçalı Bulutlu
18°C
Salı Az Bulutlu
19°C
Çarşamba Yağmurlu
12°C

ÂYET-EL KÜRSÎ/KUDRET TAHTI

ÂYET-EL KÜRSÎ/KUDRET TAHTI
25/07/2025 09:00
A+
A-

Bakara Sûresi, 286 âyetle Kur’ân’ın en uzun sûresidir ve aynı zamanda resmî sıralamada ilk başta yer almaktadır. Medenî sûreler kategorisi içinde bulunan bu sûre içerik olarak Kur’ân vahyinin temel amaçları doğrultusunda insâna rehberlik yapmakta, Allah’a karşı sorumluluk bilincine sahip olmanın gereğini sürekli vurgulamakta ve bunun yanı sıra geçmiş vahiylerin mensuplarının, özellikle de İsrailoğulları’nın işlemiş oldukları cürümlere de sık sık atıflarda bulunmaktadır. Bu sûrenin 255. âyeti “Âyet-el Kürsî” olarak isimlendirilmiştir ve Hz. Peygamber’in ifâdesiyle “Kur’ân âyetlerinin efendisi” olarak tanımlanmıştır. Şüphesiz bu tanımlamanın özünde bu âyetin Allah’ın birçok isim ve sıfatlarını kendinde toplaması ve Allah’ın tarifsiz kudretinin/hâkimiyetin/ilminin ihtişamını göstermesi yer almaktadır. Bu nedenle “Ayet-el Kürsî”; üzerinde çok durulan, faziletleri çok zikredilen ve çok okunan sûrelerden birisi olmuştur.

Ayet-el Kürsî”nin bir başka özelliği de bu âyetin koruyucu ve şifa verici âyetler grubu içerisinde bulunmasıdır. Hz. Ali’den gelen bir rivâyette Bedir Savaşı süresince Hz. Peygamber’in sadece bu âyeti okuyarak Allah’a duâ ettiği söylenmiştir. Yine bazı rivâyetlere göre bu âyet içerisinde “İsm-i Âzam”ın yâni Allah’ın en büyük isminin bulunduğu vurgulanmış ama bu ismin hangisi olduğu bildirilmemiştir. Bu bilgi “İsm-i Âzam” konusunu çözmemiz açısından önemlidir ve bunun için de âyetin tamamını tefsir etmemizi zorunlu kılmaktadır. Âyetin tefsirine başlamadan önce bu âyete ismini veren “Kürsi” ifâdesinin ne anlama geldiği üzerinde biraz durmamız gerekmektedir.

Kürsî; sözlük anlamıyla “sandalye, koltuk, taht” gibi üzerine oturulan eşyaya verilen isimdir. Şüphesiz bu maddî/zahîri anlamın Allah’ın Kürsî’si ifâdesi ile örtüşen bir yönü bulunmamaktadır. Âyetin içeriğini/bütününü göz önüne alıp düşündüğümüzde bu ifâdenin Allah’ın varlık üzerindeki Rubûbiyet ’inin işleyişini gösteren mecâzî bir simgeye işâret ettiğini söylememiz mümkündür.  Bu nedenle Kürsî; Allah’ın insân idrâkini aşan “kudretine, kuvvetine, azametine, ilmine, otoritesine, hakîmiyetine, kuşatıcılığına” karşılık gelmektedir. Buradan hareket ederek Kürsî’yi “Semâları ve arzı kapsayan hükümranlık ve tasarruf gücü” olarak da tanımlayabiliriz. Zaten Kürsî’nin bu büyüklüğü ve genişliği Hz. Peygamber tarafından şu örnekle anlatılmıştır: “Yedi gök ve yedi yer, kürsîye nispetle uçsuz bucaksız bir çöle atılmış bir halka gibidir.

Âyetin ilk cümlesi şöyle başlamaktadır: “Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. O diridir, hayatın ve varlığın kaynağı ve dayanağıdır.[1] Anlaşılıyor ki; bu cümlede önce Allah ismine vurgu yapılmakta ve sonra O’nun “Hüviyyet”ine yâni “” oluşuna dikkat çekilmektedir. Arkasından da “Lâ ilâhe illâ Hû” denilerek âlemde O’nun hüviyetinden başka hiçbir ilâh olmadığı, görünen bu âlemin/eşyânın ancak bir “a’râz[2] olduğu ve bu çokluğun/kesretin/sıfatların arkasında “eşyâdan bağımsız” yalnızca Allah’ın “Hüviyyet”inin[3] bulunduğu idrâkimize sunulmaktadır.

Şu bir gerçektir ki; varlık bilgisi[4] açısından baktığımızda Ahadiyyet Mertebesi’ndeki Hakk’ın bâtınî ve zâhirî olmak üzere biribirine zıtmış gibi görünen iki vechesi vardır. Bâtınî vechesiyle Hakk, sırrı en yüce mertebeden keşif ehline dahi perdeli kalan ezelî ve ebedî bir Gayb ve Karanlık’dır.[5] Hakk, beşerin bilgi alanına, ancak zâhirî vechesiyle o da Allah ve Rabb sûretlerinde girmektedir. İşte bu âyetteki “Allahû” yâni “O Allah ki” ifâdesinde yer alan “Allah” ismi de Hakk’ın zahîri yönüyle bir başka deyişle “Rububiyet”in işleyişiyle ilgilidir. Bütün bunlardan çıkaracağımız sonuç, bir şeyin “a’razının” çok ama “hüviyetinin bir” olduğu gerçeğidir. Tıpkı buhar, sıvı, buz veyâ kar olarak değişik isimler alsa da suyun hüviyyetinin/ aslî cevherinin değişmediği gibi. A’râzın gizlediği hüviyyeti ise ancak Allah’ın lütfettiği ölçüde peygamberler ve onların ilminden nasiplenmiş kâmil insânlar bilebilir.

Âyetin devâmında bu “” oluşuyla varlığın/eşyânın/âlemin özünü/hakîkatini kapsayan Allah’ın iki ismi yâni “Hayy” ve “Kayyum” isimleri bize hatırlatılmaktadır. Neden bir başka isimler değil de bu iki ismin temel olarak ön plana çıkarıldığı sorusu, bu iki ismin bilinen “İsm-i Azam” oldukları yönündeki rivâyetleri desteklemektedir. Çünkü “Hayy” ve “Kayyum” esmâları varlığın hem varoluşunu hem de bu varoluşun devâmını sağlayan temel isimlerdir. “Hayy”; şartsız diri olan ve diriliği de istediğine veren demektir. “Kayyum” ise varlığı, hiçbir şarta bağlı olmaksızın bizâtihî kaim olan demektir. Ama bütün yaratılmışlar bu isme muhtaçtırlar ve varlıklarını sürdürmelerini Allah’ın “Kayyum” ismine borçludurlar. Kısaca yaratılmışlar Allah’ın “Hayy” ismiyle hayat/varlık bulmakta ve “Kayyum” ismiyle de ayakta/kıyamda kalabilmektedirler.

Bu “Hayy” oluşun bir yönü, Allah’ın insâna “Rûh” vermesidir. Başka bir ifâde “Rûh” üfleme Allah’ın “Hayy” isminin bir tecellîsidir. Secde/9. âyette bu gerçeklik şöyle anlatılır: “Sonra ona [yaratılış] amacına uygun bir şekil verip Kendi ruhundan üfler; ve [böylece, ey insânoğlu,] sizi hem işitme ve görme [melekeleri] hem de düşünce ve duygularla donatır: [Buna rağmen] ne kadar da az şükrediyorsunuz!”  Görülüyor ki; insâna bir ilâhî armağan olarak sunulan “Rûh”, biyolojik hayatın ve buna bağlı olarak bilincin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Ve bu “Rûh”un desteği Allah’ın “Kayyum” ismiyle devâm ettiği müddetçe insân yaşamını sürdürür. Ne zaman Allah’ın “Mümît” ismi tecellî eder ve böylece Allah emânet ettiği diriliği/Hayy oluşu geri alır. Aynı zamanda Allah’ın “Kayyum” ismi, varlıkları kendi varlığıyla devam ettirip kendi varlığıyla yöneten anlamındadır.

Hayy” oluşun bir başka anlamı da Mutlak varlığın “bilinmeyi arzu ederek” nüzul ettiği “Vâhidiyyet Mertebesi”nden[6] yâni Esmâ ve Sıfatlar mertebesinden “Rubûbiyet Mertebesi”ne[7] geçmesidir. Bu mertebede Hakk, “Feyz-i Mukaddes” ile kendini somut Varlık âleminde Kesret’in sonsuz değişken sûretleri şeklinde izhâr etmektedir. Başka bir deyişle, “eşyâ” diye isimlendirdiğimiz nesnelerin varlık kazanmaları “Feyz-i Mukaddes[8] aracılığıyla gerçekleşmektedir. Kısaca Feyz-i Mukaddes, Feyz-i Akdes[9] ile varlık kazanmış olan “a’yân-ı sâbite”lerin[10], idrâk olunabilir varlıklar[11] hâlini terk ederek, hislerle idrâk olunan eşyâya nüfûz edip yayılmalarının ve böylece de hislerle idrâk olunan âlemin bilfiil mevcûd olmasının sebebidir. İşte bu mevcut oluş da varlığın/eşyânın “Hayy” kılınışıdır. Bu mertebede birbirlerinden ayrı olan ilmî sûretler mümkün varlıkların hakîkatleri ve dayanaklarıdır. Bu dayanak oluş da “Kayyum” ismi ile gerçekleşmektedir. Bunu başka bir ifâde ile söylersek “Kayyum” ismi “Rahmanî Nefes”in âlemi/varlığı hâlen ayakta tutan sürecinin adıdır.

NECMETTİN ŞAHİNLER

İSLAMİ HABER “MİRAT”  -YOUTUBE- 

YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULŞAMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ 

 

[1] Bakara /255   “Allâhu lâ ilâhe illâ huvel hayyul kayyum.

[2] 1) İşâret, belirti; 2) Felsefî anlamda, kendi kendine varlık bulamayıp, başka bir cevherle meydana gelen hâl ve keyfiyet; 3) Zâtî ve fıtrî olmayıp iğreti ve değişmesi mümkün olan hâl ve sıfat.

[3] Mâhiyet, hakîkat, asıl

[4] Ontoloji

[5] Âmâ mertebesi.

[6] Bu ikinci hazret mertebesinde Hakk, “Allah” olarak tecellî etmektedir. Tecellî kelimesinin sözlük anlamı “bir perdenin ardındaki gizli bir şeyi fâş etmek” demektir.  “Taayyün-i evvel” de denilen bu mertebede “Allah” mefhumu bütün ilâhî sıfat ve isimleri toplayan bir ism-i câmi olarak kabul edilmiştir.

[7] Bu mertebede Hakk, “Rabb” olarak tecellî etmektedir. Bu tecellîye Tecellî-i Şühûdî/zâhirî âlemdeki tecellî ya da Tecellî-i Vücûdî/ontolojik tecellî denilmektedir.

[8] İlm-i ilâhîde biçim kazanan varlıkların zâhir âlemine çıkmasını, âyân-ı sâbitelerinin istîdâtına göre zuhur etmesini sağlayan tecellî.

[9] Zât’dan Zât’a vâkî olan tecellîdir. Bu tecellîde Hakk kendini kendine izhâr eder. Başka bir deyimle bu, Hakk’ın zâtî bilincinin ilk zuhûrudur. Bu bilincin içeriği de, zâhir âleminde bilfiil ortaya çıkmazdan önce eşyânın haiz olduğu a’yân-ı sâbitelerden, yânî İlâhî Bilinç’de mevcûd oldukları şekliyle eşyânın ezelî sûretlerinden oluşmaktadır.

[10] A’yân-ı Sâbite, lûgat anlamıyla değişmeyen, sâbit kalan kaynak demek olup eşyânın varlığa büründürülmesinden önce Hakk’ın ilminde: 1) mâhiyetinin, ve 2) varlığa büründürüldükten sonraki kader ve kazâsının yazılı olduğu bir çeşit dosyadır. Bir şeyin varlığı başka, mahiyeti başkadır. A’yân-ı Sâbite, dış âlemde var olan eşyânın Allah’ın ilmindeki mâhiyetleri, gizli hakîkatleridir. Veyâ başka bir tanımla; eşyânın görünür hâle gelmeden önce Allah’ın ilminde bilgi olarak mevcûdiyetleridir. Bunların var olması tıpkı kavramların insânın zihninde var olması gibidir. A’yân-ı Sâbite, “Hisler aracılığıyla algılanabilen âlem (Şehâdet Âlemi) ile Hakk arasında yer alan bir varlık alanıdır”.

[11] Mâkûlât

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.