islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
45,4002
EURO
53,3613
ALTIN
6.853,66
BIST
14.973,19
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
24°C
İstanbul
24°C
Az Bulutlu
Çarşamba Parçalı Bulutlu
23°C
Perşembe Az Bulutlu
18°C
Cuma Az Bulutlu
20°C
Cumartesi Az Bulutlu
23°C

SOSYAL DOKUYU ÇÜRÜTEN SİNSİ BİR HASTALIK: RÜŞVET

SOSYAL DOKUYU ÇÜRÜTEN SİNSİ BİR HASTALIK: RÜŞVET
26/07/2025 09:36
A+
A-

Her haram, insandan ve onun kişiliğinden  bir şeyler koparır ve ahlaken  çürümesine   sebep olur. Ama bazı haramlar var ki bunlar, sadece  o haramları işleyenlerin ve yiyenlerin  benliklerini ve kişiliklerini  değil, aynı zamanda toplumların da sosyal dokularını çürütür ve  insanların birbirine olan güvenlerini sarsar. Bu haramların başında da rüşvet, diğer bir ifade ile hak edilmeden, gayr-i meşru yollarla servet elde etme gelmektedir.  Diğer  bir ifade ile rüşvet, hak etmeden bir menfaat veya kazanç elde etmek için gizlice verilen ücret, hediye vs. gibi maddî bedelleri ifade eder.  Nitekim Şemsettin Sami de rüşveti “ Kamus-i Türkî”   adlı  eserinde Bir memura haksız bir iş gördürmek için verilen ücret ve hediye”  olarak tanımlar. Bu nedenle rüşvetin çoğu zaman “altın tas içinde sunulan zehir” gibi  hediye adıyla verildiği; maddî ve manevî hiçbir karşılık beklemeden sevgi ve dostluk nişanesi veya muaşeret kaidesi  olarak karşılıksız verilen  gerçek hediye ile de istismar edildiği, dolayısıyla hediye  adıyla verilen rüşvet ile gerçek hediye arasında niyete bağlı ince bir çizginin bulunduğu görülür.

Nitekim Peygamberimizin bir ahlak  peygamberi olarak bir  taraftan  hediyeleşmeyi teşvik edip  sosyal dokuyu güçlendirmek isterken, diğer taraftan  da haksız kazanç yollarını ve bunlardan biri olan rüşveti  de ağır bir dille eleştirdiği ve zekât memurlarının hediye almalarını rüşvet veya görev suistimali olarak nitelendirdiği görülmektedir. Mesela Resûlullah’ın  İbnü’l-Lütbiyye’yi zekât toplamakla görevlendirdiği, görevini  bitirip geri döndüğünde onun Hz. Peygamber’e, “Şunlar size aittir, bunlar da bana hediye olarak verildi” demesi üzerine, Hz. Peygamber’in minbere çıkıp, “Benim -zekât toplamak için- gönderdiğim bir memura ne oluyor ki, ‘Şunlar sizin, şunlar da bana hediye edildi’ diyebiliyor? Dikkat edin, bu kişi evinde otursaydı kendisine hediye verilir miydi?” [1]  diyerek  görevli  memurun hediye almasını  rüşvet  olarak açıkladığı  ve  gerçek hediye ile rüşvet vermek  amacıyla verilen hediye  arasındaki  farka dikkat  çektiği  biliniyor.

Kur’ân’da rüşvet  sözcüğü  geçmediği, fakat “Birbirinizin mallarını aranızda haksız yollarla [bâtıl] yemeyiniz. İnsanların mallarının bir kısmını yine bile bile haksız yere yemek için, onları hâkimlerin önüne atmayınız”[2] ayetinden rüşvet  de  dahil olmak üzere  gasp, soygun, hırsızlık  vs. gibi her türlü “batıl”  kazanç yollarının yasaklandığı görülüyor. Nitekim “haram yemeyi davranış biçimi haline getiren Yahudileri kınayan âyette[3]  geçen “suht” kelimesinin, rüşvet dahil “haram olan kazanç yolları” olarak yorumlanması da bunu ifade ediyor. Zira  rüşveti veren kişi, hak etmediği bir menfaat elde ederken, rüşveti alan kişi de görevini kötüye kullanmış ve kendisine verilen emanete ihanet etmiş, dolayısıyla dürüstlüğünü bilerek ve isteyerek  kaybetmiş oluyor.

Rüşvet, dinen ve kanunen yasak olmasına rağmen tarihin her döneminde  eksik olmamış ve  gizli  olduğu için de toplumları içten içe çürüten  bir etkiye  sahip olmuştur. Dolayısıyla  rüşvetin,    haksızlığın yaygınlaşmasına sebep olduğu ve  adalet terazisini bozduğu ve hukukun üstünlüğü inancını zedelediği ve toplumsal ayrışımlara  ve çürümelere sebep olduğu; hatta bazı dönemlerde makam ve mevkilere gelme  aracı olarak da  kullanıldığı  bilinmektedir. Mesela Kanûnî’nin damadı Rüstem Paşa (1500-1561)’nın, sadrazamlığı sırasında rüşvetle iş yaptığı ve bu yolla zenginleştiği  nakledilmektedir.  Nitekim  dönemin ünlü şairlerinden Fuzulî (ö.1556)’nin, “Şikayetname” isimli eserinde, “Selâm verdüm, rüşvet değildür deyu almadılar. Hükm gösterdüm, fâidesizdür deyu mültefit olmadılar ”  sözünden de  devletin nasıl rüşvet  bataklığına  düştüğü anlaşılmaktadır. Koçi Bey  de padişaha takdim ettiği risalede, makamlara rüşvetle gelindiğini  yazar ve ona şu  tavsiyelerde bulunur:

“Kazaskerler (Padişahıma) arz ettikleri vakit  tembih buyurun ki: “ Şefaat ile veya rüşvet ile  sakın kadılık vermeyesin. İmtihan eyleyin. Hangisi lâyık  ise onu arz eyleyin”  diye  tembih-i şerif lâzımdır”.[4]

Kazaskerlere tembih buyursanız… Cahillere ve zalimlere kadılık vermesinler. İmtihan edip  bilgin ve dindar ise onu etsinler. ‘Rüşvet almaktan gayet sakının’ diye sıkı tembih  buyursanız.” [5]

Katip Çelebi (1609-1657)’nin ise Mîzânu’l- Hak fi İhtiyâr’il Ahakk”  adlı eserinde, İbn Nüceym’in  “el- Eşbah ve’n Nezair  isimli  risalesindeki rüşvetle  ilgili görüşlerini naklederek “Bu zamanda rüşvet alıp yürüdüğü için biz burada o risaleyi kısaltarak çevirdik”   demesi de  rüşvetin yaygınlaştığını gösteriyor.

Özetle nakledilen  bu risalede rüşvetin türleri  ele alınmakta; alana da verene de haram olan rüşvet; hüküm  vermek için kadının aldığı rüşvet; almanın haram vermenin  caiz olduğu  rüşvet  ve  sultanın yanında işini  görmek için alınan rüşvet çeşitlerinden söz edilmektedir.[6]  Alana da verene de haram olan rüşvet ile hüküm vermek için alınan rüşvet konusunda her hangi  bir  sorun bulunmamakta,  fakat diğer iki  çeşidi ile ilgili düşüncelerin doğruluğu tartışmalı bir durum arz etmektedir. Zira rüşvetin haramlığı geneldir ve alana da verene de haramdır.

Günümüzdeki rüşvet olayları ise  neredeyse  her gün  basın yayın organlarında yer almakta ve  adeta vak’a-i  adiye’den   sayılmaktadır.  Dolayısıyla bu hastalığı  bir an önce   tedavi etmek ve caydırıcı  önlemler almak icap etmektedir. Bunun için de   bu konunun, başta eğitim olmak üzere ahlâk, hukuk, iktisat ve siyaset gibi sosyal disiplinlerin birlikte ele alınması; toplumda sosyal adaletin sağlanması, iyi bir hukuk düzenin kurulması ve adalet mekanizmasının etkin bir biçimde çalıştırılması gerekmektedir. Ne var ki eğitim sitemimiz, bu haliyle  rüşvet ve benzeri diğer konulara interdisipliner bir bakış  açısıyla yaklaş(a)madığı için  yetersiz kalmakta, dolayısıyla da sağlıklı bir ortak kütür, ortak bilinç ve  bir hayat  felsefesi oluşturamamaktadır.   Ailelerde   ve  okullarda verilen bilgiler ise çoğu zaman  derinlikten yoksun olmakta, hem nitelik hem nicelik açılardan yüzeysel kalmakta; dolayısıyla körpe dimağlara niçin ahlâklı ve dürüst olunması gerektiği bilinci aşılanamamakta ve davranışlara  da gereği gibi yansıtılamamaktadır

Davranışlara ve topluma yansımayan/yansıtılamayan  bilgilerin ve  kültürün ise  egoist, pragmatist ve hedonist duygular  karşısında yaşama şansı bulunmamaktadır.  Zira “Helal-haram ver Allah’ım, garip kulun yer Allah’ım” diyen bir zihniyetin, rüşvete karşı olması mümkün  değildir. Zira bu zihniyete sahip insanların, karınları doysa da gözlerinin aç olduğu; sahip olma ve biriktirme duygularını yücelttikleri, doyumsuz oldukları, paylaşma ve yardımlaşmayı sevmedikleri görülmektedir.

Sosyal dokusunun çürümesini  önlemek için her şeyden önce bu dokuyu çürüten zihniyetin değişmesi/değiştirilmesi gerekmekte ve böyle bir değişimin olabilmesi için de onu besleyen ve büyüten düşüncelerin ve kültürlerin değişmesi, bunun yerine helal-haram ilkesine dayalı doğru ve sağlıklı düşüncenin ve kültürün ikame edilesi; caydırıcı hukukî düzenlemelerin yapılması ve rüşveti önleyici sistemlerin devreye sokulması icap etmektedir. İşte o zaman helal-haram ayırımı yapmayan ve batıl yollarla servet sahibi olmak isteyen bu doyumsuz zihniyet, asgarî düzeyde kalmaya mahkum olur ve toplumda yaşama imkânı bulamaz, yaşama imkân bulsa dahi münferit vak’alardan ibaret kalacağı için de sosyal dokuyu bozacak ve onu çürütecek kadar bir etkiye sahip olamaz.

Prof. Dr. Celal Kırca

İSLAMİ HABER “MİRAT”  -YOUTUBE- 

YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞAMK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ 

 

 

[1] Buhârî, Hibe 17; Saffet Köse, Rüşvet, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2008, 35/303.

[2] Bakara,2/188.

[3] Mâide 5/42.

[4] Koçi Bey Risalesi,  Sadeleştiren, Zuhuri Danışman, İstanbul 1972, s. 129

[5] Koçi Bey Risalesi, s. 136.

[6] Katip çelebi, Mîzânu’l Hak fî İhtiyâri’l  Ahakk,  Haz. Orhan Şaik  Gökyay, İstanbul  1872, s.99-102.

 

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar
  1. İbrahim Emiroğlu dedi ki:

    Kaleminize sağlık Hocam.
    Rüşvetle mücadelede kameralı denetimlerin ve benzeri teknik imkanların sağlanması, kontrollerin sıklaştırılması elzemdir.

    1. OD dedi ki:

      İşin alsın kaçırmışsınız. Dışardan denetim değil kişinin içinden kendi denetimini sağlanması gerekir. (Bunu yapamayanların gereken yaptırımı alması ayrı bi konudur. İç denetimi sağlayamayanlara dışardan baskı yanan ormanı kovayla söndürmeye benzer. Suyu döktüğün yeri söndürürsün (ki o da şüpheli) ama alevler ağaçları cayır cayır yakmaya devam eder

      1. faruk dedi ki:

        Değerli OD kişiye bu iç denetim nasıl kazandırılacak, Dışarıdan baskı ve zorlama gelmeden iç mekanizma her zaman hareket etmez, Toplum olmanın devlet olmanın gereği kurallar yasalar konur ve insanlar bir nevi mukavele imzalar ve herkes ona uyar uymayanlara da yaptırım en basit haliyle selamlar.

  2. Faruk Saban dedi ki:

    Selamlar saygılar, Değerli hocam yine toplumsal bir hastalığımıza parmak bastınız, Fakat öyle bir zorluk içeriyor ki bu sapkınlık desem herhalde rüşvetin tanımına uyar mı bu kavram, ‘Alan da veren de cehennemdedir.” ikazına rağmen,Rüşvet,Fahiş fiyat ve pazarlık helaldir mantığı ile haksız kazanca meşruiyet kazandırdığını düşünen bir kafa yapısı, Öğrenciliğimiz döneminde meşhur bir kitapçı vardı yerini kiraya vereceğini öğrenmiştik sahibi de bizim okulun önceki dönem mezunlarından idi,150 bin lira dedi bizler zaten çulsuz tabir edilen öğrenci gurubuyuz bir ekmek bulsak diğer gün bulamadığımız veya bazen eski çay posasını yeniden demleyip içtiğimiz zamanlar…Pazarlık sonucu 60 bin demişti sonuçta tutmaktan vaz geçtik ve benim çok tuhafıma gitmişti 160 bini kabul etsek hemen ücretini alacaktı sonra60 bu mantık bana ters gelmişti nasıl yani bunun ederi değeri aşağı yukarı belli değil mi diye hep kendi kendime sorup durmuştum, Eskiden daha çok yaygın biraz gözde olan okullara veli çoğunu yazdırmak istiyordu meşhur kayıt parası paradoksu’ Devlet okulun ihtiyacını karşılamıyor ,Şu kadar gönüllü bağış yaparsanız!!! işlem bitiyordu, Şimdi her engeli aşmak için vatandaşın bütçesine göre tali yolu sistem açık tutardı, İstemem yan cebe misali İdareci bu parayı kendi ihtiyacına değil sonuçta okulların birtakım ihtiyaçları için kullanıyordu, Belirttiğiniz gibi sistemsel bir arıza var bunu da sistemin kendisi öyle olunca gerçekten iş zor hocam ,Ümitsizlik Müslümana yakışmaz diyorum kendi kendime elinize kaleminize sağlık hürmetler ömrünüz ilminiz bereketle devam etsin.

  3. Mahir dedi ki:

    Almanların yaygın bir sözü var..vertrauen ist gut,kontrol ist besser”…güvenmek iyidir,kontrol etmek daha da iyidir

  4. Kemal Türksoy dedi ki:

    Değerli hocam, her makalenizde olduğu gibi bu makalenizde de Kur’an bu meseleye nasıl yaklaşıyor merkezli güzel bir yazı olmuş. Kur’an açıkladığınız gibi batıl diyor. Rüşvet, iltimas, adam kayırma, kadroları liyakatsız yandaş kişilerle meşgul etme toplumsal bünyemizi, belirttiğiniz gibi gün gün çürütüyor. Kur’an, emaneti ehline verin diyor. Biz kadroları;”bizimkilere vermeyelim de karşı cepheye mi kaptıralım”düşüncesi enflasyon gibi toplumsal bütünlüğümüzü bozuyor. Sünnet’den verdiğiniz örnek gibi, haksızlıklara göz yumulmadığı için;hırsızlık yapan kızım Fatıma da olsa cezalandırırım diyen bir liderlik problemleri çözüyor.
    Müslümanlar uzun süre kendi ilkelerine bağlı yönetimleri kuramadıkları için, başka ilkelerin geçerli olduğu yönetimlerde yaşamaya mecbur kalınca, kadrolaşmayı zorunlu gördüler. Gerek tarihte; İslam Alimleri’nin Daru’l- Harp’te müslümana
    önerilen geçici çözüm yolları ve gerekse günümüzde oluşturulan örgüt yapıları ile peyderpey devleti işgal yöntemleri müslüman bünyeyi çürüttü.İnsan beşer şaşar. Uzun sürede, yaşadığı gibi inanarak, çürümüş bünyeye eklendi. Aslını bozdu. Hz. Peygamberin yaptığı gibi liyakat merkezli, kendi iç bünyesini sağlam tutup, diğer insanlarla müşterek bir anayasa etrafında, hukukun üstünlüğünü esas alıp yaşama yolları denenmeli. Belirttiğiniz gibi dini kuralları çiğneyerek hakikata varılamıyor. Çokluk değil, kaliteli birliktelik öncelenmeli. Devlete hakim olayım da kaliteli müslümanlık ardından gelir düşüncesi iflas etti. Kaliteli müslümanlık, gerek ülkemizde ve gerekse uluslararası camiada, inanmasalar da takdir toplar. İslam’a yönelişler artar. Sahtekar nesil, diğer insanları dini değerlerden de uzaklaştırıyor. Saygılarımla…

  5. Muhammed Bahaeddin YÜKSEL dedi ki:

    Hocam, maalesef ülkemizde de duruum belirttiğiniz düzeyde çok kötü bir durumda. Devlet yöneticilerimizin bu duruma acil ve etkili bir çare bulmaları gerekiyor. Bugün bir çok yerde rüşvet, buyurduğunuz gibi vak’a-i adiyeden bir durumda. Onca haber ortamında aşikar olanlardan ipret alıp şeref ve onurunu düşünmeden pervasızca rüşvet almaya devam edenleri de bir türlü anlayamıyorum. “Allah’tan korkmayan, kultan utanmayan” bir vaziyette devam ediliyor. Allah sonumuzu hayır eylesin. Önemli bir konu da güzel bir yazı kaleme almışsınız, yüreğinize sağlık. Allah sizden razı olsun.

  6. Recep OĞUR dedi ki:

    Oldukça derin ve tarihe maal olmuş bir konuyu yine çok güzel kaleme almışsınız hocam. Çözülmesi gerçekten zor bir problem. Tabii ki liyakat ile birlikte…
    Çözülmez ama inşaallah azalır diye temenni ediyoruz hocam. Kaleminize sağlık. Sağlıklı, huzurlu günler dilerim.
    Saygılar.

  7. Ayşegül Ünal dedi ki:

    “Osmanlı İslam’ın uygulandığı bir devlet olduğu halde neden yıkıldı?” sorusuna birçok kere muhatap olmuş ve cevaplarken zorlanmışımdır.Aynı soruyu Osmanlı da kendine soruyor ve cevap arıyordu. Çünkü Allah:
    “Bir millet nefislerini (kendini) bozmadıkça, Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d, 13/11) diyordu
    Hocam yazınızı okuyunca Lamartine’nin tespitinin ne kadar doğru olduğunu anladım. Osmanlının Kanuni döneminde çatırdamaya başladığını,ancak güçlü bir devlet olduğu için çatırtısının duyulmadığını söylüyordu.
    Şüphesiz Osmanlı’nın yıkılışını hazırlayan birçok etken vardı. Ancak rüşvetin Kanuni döneminde bir salgın halinı alması ve takip eden dönemlerde de rüşvetle mücadelenin başarılı olamaması toplumsal çürümenin cihan devletinin yıkılmasını hazırlayan önemli bir sebep olduğunu gösteriyor.
    Günümüz Türkiye’sini de aynı hastalıkla malül vaziyette görüyoruz. Hedonist-pragmatist zihniyetin hakimiyet kurduğu sosyal medyanın da toplumun yaşayan değerlerine verdiği zarar bir yana kültürel zaaflarımızı körüklediği aşikar.
    İçinde bulunduğumuz çıkmazdan nasıl kurtulabileceğimizin cevabını Celal Hocamızın çok yönlü açıklamalarından anlıyoruz . Rüşvetle mücadelede başta eğitim olmak üzere ahlâk, hukuk, iktisat ve siyaset gibi sosyal disiplinlerin birlikte ele alınması; toplumda sosyal adaletin sağlanması, iyi bir hukuk düzenin kurulması ve adalet mekanizmasının etkin bir biçimde çalıştırılması gerektiğini söylüyor . Sağlıklı bir ortak kültür , ortak bilinç ve bir hayat felsefesi oluşturulması için eğitimde interdisipliner tarzda çalışmalar yapılarak etkin bir yol bulunulması da gerekiyor.
    Helal- haram ayrımına titizlikle riayet eden bir güven toplumunun inşası için sağlam bir inanç ne kadar gerekliyse inançsız insanların da uyması gereken sağlam kanunlara ihtiyaç var. En doğru güven kontroldür, sözünde belirtildiği gibi rüşvetin önlenmesi için denetim mekanizmaları da iyi çalışmalıdır.Ben yazınızdan özetle bunları anladım.
    Bilgilerinizi paylaştığınız bizlere yeni şeyler öğrenme ve düşünme fırsatı verdiğiniz için çok teşekkürler kıymetli hocam.Selamlar saygılar