islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
45,0531
EURO
52,7782
ALTIN
6.624,78
BIST
14.369,12
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
17°C
İstanbul
17°C
Parçalı Bulutlu
Çarşamba Çok Bulutlu
18°C
Perşembe Çok Bulutlu
16°C
Cuma Yağmurlu
11°C
Cumartesi Hafif Yağmurlu
14°C

BİLİM KÜLTÜR VE DİN ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER

BİLİM KÜLTÜR VE DİN ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER
23/08/2025 09:13
A+
A-

“Bilim Felsefesi” açısından bakıldığında, “bilimin, bütün meselelerimizi, çözmeye yetkili sihirli bir değnek olmadığı, ancak belli nitelikteki problemlere uygulandığında etkin olduğu bilinmektedir. Ne var ki, bilimin kapsam ve sınırlarını kesinlikle belirleme, çok zor olduğundan hangi meselelerin ilmî incelemeye konu olabileceği, hangi meselelerin olmayacağı öteden beri sürüp gelen bir tartışmadır.”[1] Kapsam ve sınırlarını kesin olarak belirleme imkânı çok zor olan ilimlerin başında da sosyal ve beşerî ilimler gelmektedir. psikoloji, etnoloji, antropoloji, ekonomi, eğitim, teoloji ve felsefe bu ilimlerden başlıcalarıdır.

Her ilim ve her bilgi, en az o ilmi yapan açısından insanla ilgili olduğu halde, insana ait her bilginin pozitif bir değere sahip olduğu söylenemez. İnsanın niçin yaratıldığı, hayatın anlamı, mutlak iyi ve mutlak kötünün veya mutlak duygunun ne olduğu ilmî usullerle cevaplandırılamaz.[2]

Tabiî ve pozitif ilimler, insan zihninin tabiat olaylarına uyum sağlaması ve bilinen metotların kullanılmasıyla kurulmuştur. Bilinen metotlar ise, gözlem, deney ve bu yollardan genellemeye ve çözümlemeye gitmektir. İlmî şüphe, araştırmanın başlangıç noktası, soğukkanlılık, peşin hükümlerden uzak olma ve tarafsızlık ilmî anlayışın zarurî şartlarıdır. Bu araştırma metoduyla elde edilen ilmî neticeler ve hükümler, sade ve tek boyutludur ve kesinlik ifade eder. Pozitif ilimlerin bu kesinliği ise, sebep netice münâsebetlerinin  tayin  ettiği  “Determinizm”  prensibi  gereğidir. Fakat aynı metot, psikolojik, sosyolojik ve tarihî olaylara uygulandığı zaman, pozitif ilimlerdeki kadar kesin ve net neticeler elde edilememektedir. Çünkü işin içine bütünüyle insan unsuru girmekte ve bu nedenle tabiat olaylarında olduğu gibi kesin genellemeler yapma imkânı bulunmamakta, dolaysıyla elde edilen bilgiler de izafî doğrular olarak  kabul  edilmektedir.

Bazı bilim insanlarının , özellikle de medeniyet tarihçilerinin dayandığı delillerden birisi de tekâmül  (evolution) nazariyesidir. 19. yüzyılın son yansında tekâmül fikri, çok tutunmuş adeta diğer fikir ve düşüncelere karşı bir fikir istilâsında bulunmuştur. Bu teoriye göre, kâinatta her şey, basitten mükemmele doğru gider. En ileri ve en yüksek psikolojik, sosyolojik, ekonomik, tarihî ve dinî kurumlar, en iptidaî şekilden başlayarak bugünkü karmaşık ve kompleks yapısına kavuşmuşlardır.

Medeniyet, teknik ve diğer sosyal kurumlar da bu kanuna tabidirler. Aynı şekilde bugünkü yüksek dinler de iptidaî dinlerin tekâmülü ile Allah fikrine ulaşmışlardır. Naturizm (tabiatçılık) ve animizm, (ruhçuluk) den çok tanrılı dinlere, çok tanrılı dinlerden de tek tanrılı dinlere gelinmiştir. Nitekim bu nazariyeye göre, medeniyet, ilk vahşet devrinden bugüne kadar devamlı bir ilerleme ve gelişme göstermiştir. Tekâmül, daima mürekkebe, mütecanis şekillerden mütecanis olmayanlara geçmek üzere ters istikametli bir hat halinde, muhtelif merhale ve safhalardan geçerek meydana gelmiştir.

Bugünkü iptidaî kavimlerin kültür seviyelerinde bu tekamülün muhtelif merhale ve safhalarını canlı bir şekilde müşahede etmek mümkündür. Zira bunlar, mevcut veya maziye karışmış her cemiyetin vahşilikten yahut barbarlıktan medeniyete erişmek için ağır ağır geçmek mecburiyetinde olduğu zahmeti, ıstıraplarla dolu safhalarda pineklemiş veya merhaleye dönmüş eski medeniyetlerin mümessillerinden ibarettir. Bu itibarla iptidaî kavimlerin teşkilatında, örf ve adetlerinde, kanunlarında, dinlerinde, sanatlarında, eski medeniyetlerin bakiye ve izleri canlı bir şekilde görülebilir. Bu ekol mensupları, mahdut da olsa ele geçen -tarihten önceye ait- arkeoloji malzemelerinde nazariyelerinin doğruluğuna dair deliller bulduklarına kanidirler.[3]

Ne var ki kültürün maddî kısımlarında, bilhassa teknik sahada, noksan da olsa tarihî vesikalar, arkeolojik deliller bulmak suretiyle kısmî tekâmül safhaları tespit etmek mümkün görünse de bunu diğer sahalara tatbik etmek muhtelif sebeplerden dolayı kolay değildir. Bir defa en basit bir müşahede bile, birçok sahalarda sosyal değişmelerin aynı istikamette bir hat takip etmekten ziyade, devirden devire değişen bir gidip gelme şeklinde meydana geldiğini göstermektedir.[4] Diğer bir ifade ile tarihsel gelişimin, düz bir çizgide değil,  inişli çıkışlı ya da döngüsel  bir seyir takip ettiği görülmektedir.

Her ne kadar dinî inancın gelişmesinde totemizm, animizm, politeizm ve teizm evrimlerinden veya kominal, feodal, kapitalist ve komünist evrimlerden de söz edilse de  bunun  gerçeği yansıttığı söylenemez. Daha basit bir ifade ile söyleyecek olursak, hayatın, olayların ve inancın tek yönlü bir hareket çizgisini takip ettiği  anlayışı  doğru değildir. Tarihî verilere bakılacak olursa görülür ki, medenî Mısırlılarla Asurluların putperestlik içinde bulundukları bir sırada göçebe bir hayat süren İbranîler, tevhit inancına sahiptirler. Aynı şekilde Araplar, on dört asır önce hem de çoğu bedevî iken, tevhîd inancına kavuştukları halde, Avrupalılar, hâlâ teslîs inancı içindedirler.

Aynı şekilde Auguste Comte’un Pozitif Felsefe Dersi adlı eserinde geliştirdiği toplumun bir bütün olarak teolojik aşama, metafizik aşama ve pozitif aşamalardan geçtiğini  düşüncesi de  kurgusaldır ve  olguyu yansıtmamaktadır. Zira teoloji, metafizik ve bilim ayrı ayrı sahalarda yer almaktadır, bununla beraber bu üç safhayı birbirinden ayıran kesin bir çizgi de  yoktur ve  hiçbir zaman  da olmamıştır. Onun ileri sürdüğü üç hal yasası, birbiri ardına gelen dönemleri değil, her çağda her millette bulunabilecek geçici arzu ve hevesleri ifade etmektedir.

Milletlerin gelişmesine yardım eden ve onu sağlayan en önemli etken ilimdir. İlim ise  yalnız bir milletin veya yalnız bir kıtanın malı değil, insanlığın malıdır ve beynelmileldir. Pozitif ilimler, biyoloji, tıp, fizik, matematik ve kimya gibi ilimler ve metotları, milletlerarasıdır. Metotları hariç, sosyal ilimler ise yerel boyutludur, ya da en azından yerel boyutları vardır. Zira her milletin, ayrı bir geleneği, ayrı bir dini, hukuku, içtimaî yapısı ve ahlâk anlayışı vardır.

Pozitif ilimler, bir milletin maddî yapısını, sosyal ilimler ise ruh yapısını oluştururlar. Fizik, kimya ve teknoloji, her yerde fizik, kimya ve teknolojidir. İnsanın biyolojik yapısı ve tıp da her yerde aynıdır. Fakat insan ruhu, huyu, karakteri, ahlâk telâkkisi, toplum yapısı, gelenekleri her yerde aynı değildir. Bir milleti, millet yapan da maddî yapısı değil, manevî değerleri ve kültürel yapısıdır. Bununla beraber ilim, gelişip tekâmül ettiği sosyal, siyasî ve coğrafî çevrenin az veya çok karakterini de taşır. Bu sebeple Çin, Roma, Mısır, Asya ve İslâm  kültür ve medeniyetlerinden  söz edilebilmektedir.

Ziya Gökalp  bu  durumu,  şöyle ifade eder: “Millî kültür ile medeniyet arasında hem birleşme noktası hem de ayrılık noktaları vardır. Kültür millî olduğu halde medeniyet milletlerarasıdır.”[5] Zira kültür, geniş kapsamlı bir kavramdır ve bu kavramın dört ayrı anlamda kullanıldığı görülmektedir 1.İlmî sahadaki kültür, medeniyettir. 2. Beşerî anlamdaki kültür, eğitim ve öğretimdir. 3. Estetik alandaki kültür, güzel sanatlardır. 4. Maddî ve biyolojik alandaki kültür, üreme, tarım, ekin, çoğalma ve yetiştirmedir[6].

Bu sınıflandırmada dinî kültüre yer verilmediği görülmektedir ve bu da  olgusal açıdan bir eksikliktir. Zira din, ilk insandan  günümüze kadar  insan davranışlarını etkileyen, düzen kuran  ve  toplum kültürünü  oluşturan ana unsurlarından biri olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Nitekim özü ve aslı İslâm olan, fakat sonradan bozulan Yahudîlik, katı şeriat  kurallarına dayalı bir dindarlık öngörüsü ile maddeye ve çıkarlara önem verip ruhun olgunlaşmasına, nefsin  kontrol edilmesine  ihtiyaç  duymadan toplum düzenini  sağlamayı amaçlarken; Hıristiyanlığın da bu maddeci dünya görüşüne karşı ruhçuluğu ve maneviyatçılığı savunduğu, Yahudiliğin şekilci kurallarına karşı sevgi ve merhameti önerdiği; insanı maddeye esir olmaktan kurtarıp ruhun  dirilişini  sağlamayı amaçladığı,  fakat bu amacına ulaşamadan, yıkmak istediği Yahudiliğin kurallarına  muhtaç hale geldiği ve  sonunda ona teslim olduğu  da bilinen bir  olgudur.

Buna karşılık İslâm, dinî hayata bütünlük ve denge getirmiş, faydalı  ve gerekli olan her  şeye önem ve değer vermiş;  maneviyatı inkar  ve ihmal eden kuru ve katı bir şekilciliğe tevessül etmediği gibi sonu meçhul olan  ve nereye  varacağı belli olmayan bir ruhçuluğa da  kapılarını  kapatmıştır.

Bunu sağlamak için de İslâm’ın, düşünce sitemini iman, ahlak, ibadet  ve hukuk üzerine kurduğu;  insanlardan sadece Allah’a kulluk etmelerini, O’nun haricinde hiç kimseye  veya şeylere kulluk etmemelerini istediği;  getirdiği kitaba  kulak vermelerini, onu okumalarını, anlamalarını ve  hayat tarzlarını  buna göre  şekillendirmelerini tavsiye ettiği; beden ile ruhu birlikte ele alıp fert ve toplum, dünya ve ahiret arasında  dengeli  bir  hayatı öngören ilke  ve kurallar getirdiği görülmektedir.

Dolayısıyla da İslâm, Yahudîlik ve Hıristiyanlık  başta olmak üzere bütün beşerî ideolojilerden ve düşüncelerden  farklı bir yapıya ve siteme sahiptir.  Ne hazindir ki çoğu insan, İslâm’ın bu özelliğinden ve niteliğinden bîhaberdir ve  bu nedenle de  ne yapacağını bilememekte ve  şaşkınlık için de  bocalayıp durmaktadır.  Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber’e  söylediği “Sen (din hususunda)  gideceğin yolu bilmezken, sana doğru yolu göstermedi mi?[7]  sözü,  bize ve özellikle de ne yapacağını bilemeyen insanlara  bir mesaj niteliği taşımaktadır.  Bu mesaj da İslâm’dan başkası değildir.

Prof. Dr. Celal Kırca

İSLAMİ HABER “MİRAT”  -YOUTUBE- 

YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ 

[1] Cemal Yıldırım, Bilim Felsefesi, İstanbul 1979, s. 61.

[2] Bozkurt Güvenç, İnsan ve Kültür, İstanbul 1979, s. 3.

[3] Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, İstanbul 1969, s. 8.

[4] Turhan, Kültür Değişmeleri , s. 9.

[5]Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, İstanbul 1970, s. 30-31; İbrahim Kafesoğlu, Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri, İstanbul 1970, s. 54.

[6] Güvenç İnsan ve Kültür, s. 99.

[7] Duhâ, 93/7.

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar
  1. Kemal Türksoy dedi ki:

    Değerli hocam,
    Geniş bir bakış açısı ile; medeniyetlerin oluşmasında pozitif ilimlerle sosyal ilimlerin insan yaşamına etkisini vurgulamış, pozitif ilimlerden çok,sosyal ilimlerin ağırlığını savunmuşsunuz.Halbuki insanlık; dinlerle,sosyal hayatın sıkıntısını aşmaya çalışmış başaramayınca çözümü pozitif ilimlere yönelmekte bulmuştur. Teslis inancına bağlılığı ve bir çok putu olan insanlık, akla ve bilime yönelerek İslam’ın tevhit inancına yaklaşmıştır. Dinleri terk ederek tevhide ulaşmıştır. Pozitif bilimler sayesinde insanlık insanca yaşamayı başarmıştır. Pozitif bilimlerle insanın ihtiyacını görmüş, fakiri, yetimi, esiri, mazlumu gözetecek maddi kurumlar oluşturmuş. Tevhide ulaşmak bu olmalı. Allah’ı arayan, ona ulaşmak isteyen mazlum ve mağdurların yanında olmayı seçmeli. Diğer ibadet ritüelleri Allah’a ulaşmada araç unsurlardır. Sizin önceki makalelerinizde belirttiğiniz gibi, araç değerleri amaç değerlerin yerine ikame etmemeli. Selam ve saygılarımla…

  2. KEMAL METE dedi ki:

    Hak yol İslam diyen kurtulur. Velhasıl…

  3. Faruk Saban dedi ki:

    Selamlar değerli hocam ellerinize-sağlık İslâm denge vasat dinidir pozitif ilimler maddi gelişmeyi dini ve sosyal bilimler de toplumun değerlerî üretir,Bunları ayırmak gibi bir yaklaşımda bulunan yorumlar da yapılıyor bunları dengeli hale getiren milletler vicdan merhamet sahibi olurlar huzurlu bir hayatı da yakalayabilir.Kaleminize dilinize sağlık saygılarımla

  4. Hasan Unkun dedi ki:

    Teşekkür ederim hocam.Günümüzde var olan ilkelinden gelişmiş şekline ve ifsad olmuş durumlarına göre geniş çaplı bir makale olmuş.Gönlünüze dilinize sağlık,kaleminize kelamınıza kuvvet olsun.İnsan ilk yaratılışta mükemmel bir donatım ile yaratılmıştır.Buna fıtrat diyoruz.İnsana aynı zamanda fıtratının korunması ve tekamülü için ona vahiyle yolu gösterilmiş,ilk insan da peygamber olarak vazifelendirimiş,O’na sorumluljk yüklenmiştir.İnsanda ilkellik ve esfellik vahiyden kopma ve sapmalar neticesinde ortaya çıkmıştır.Günümüzde bunun değişik farklı emarelerini ve değişik toplumları görürüz.Bunlardan bir kısmı vahiy kaynaklı,bir kısmı vahyi tahrif etmekten kaynaklı,bir kısmı,Kitabı korunmuş olsa da,yaşantılsrını ifsad etmekten kaynaklı,bir kısmı da tamamen vahyin öğretsini reddetmekten kaynaklı sapmalarla ilkelliğin çeşitli boyutlarını görmekteyiz.
    Buna 20.ve 21.asrın cehaleti diye bir yorum getirebiliriz.Bu gün müslümanlar islamı temsil etme açısından iyi bir örneklik vermemektedir.İnançtan ibadete,ibadetten ahlâka korkunç bir ifsad vardır.İslam toplumu her alanda kendini gözden geçirmeli.Sünnetullah’ın gereğini sîret edinmelidir.
    Affen…saygılarımla…Sağlık ve selamette olasınız hocam.

  5. Ayşegül Ünal dedi ki:

    İnsan, âlemlerin içinde dürülü olduğu, alemin özeti olan varlık. Onu bütüncül bir bakış açısıyla anlayabilmek, çözebilmek çok yönlü çalışmayı gerektirir .Pozitif bilimlerin metotlarıyla insanın sadece maddi tarafıyla ilgili doğru sonuçlara ulaşabiliriz; oysa insan, biyolojisinin yanı sıra psikolojik sosyolojik taraflarıyla bir bütündür. Son zamanlarda bu tarife bir de anlam arayan ya da manevi ihtiyaçları olan varlıktır ,kavramları eklenmiştir.

    İnsan, doğduğunda sadece bir canlıdır, ancak bir kültür ortamında beşer tabiatına psikolojik ve sosyal beceriler yüklendikten sonra insan hüviyeti kazanır.
    Ormanda tek başına hayvanlarla büyüyen insan yavrusunun tıpkı bir hayvan gibi davrandığı,dil öğrenemediği, bilim çevrelerince gözlenmiş bir olgudur
    Bu bilgiler, insanın gelişimi ve doğuştan getirdiği yeteneklerinin içinde yaşanılan kültür ortamının gelişmişlik düzeyiyle doğru orantllı olarak ilerlediğini gösterir.Her kültür kendi ihtiyaçlarını karşılayacak insanını yetiştirir.

    Kültür en kısa bir ifadeyle bir milletin yaşam ve düşünme tarzıdır. Milletleri diğer milletlerden ayıran birçok özellik kültür kavramıyla ilişkilendirilir.
    Din olgusunu da toplumun fertlerini bir arada tutan kültürün önemli bileşenlerinden biri olarak kabul ediyoruz.
    Batılı sosyologlar dinin özünün en basit ve en ilkel haliyle ,ilkel kavimlerde bulunduğu faraziyesinden hareketle ilkel kavimlerin dinlerini araştırmışlar ve ilk dinin Totemizm, Animizm, Naturizm olduğunu iddia ettmişlerdir.Buna karşılık P.Wilhelm Schmitz Afrika ortalarında yaşayan, klandan daha küçük bir topluluk olan Pigmelerin tek tanrıya inandığını savunmuştur.Pigmelerin gelişmiş bir dilleri ve teşkilatlanmış ayinleri olmamasına rağmen tek tanrı inancını taşımaları bize tarihin en eski dönemlerinde yaşayan insanların dini inancı hakkında bir fikir veriyor.

    İnsan zihni geliştikçe ve kavram dünyası zenginleştikçe dinler,somuttan soyuta doğru bir gelişim gösterirler,tezini esas alırsak Ibrahimi dinler içinde Museviliğin maddi tarafı ağır basan bir din olduğu; Hristiyanlıkta ise manevi yönün baskın olduğunu görüyoruz. İslam dini ise hocamızın ifadeleri ile” dini hayata bütünlük ve denge getirmiş ; gerekli olan her şeye önem ve değer vermiş beden ile ruhu birlikte ele alıp fert ve toplum, dünya ve ahiret arasında dengeli bir hayatı öngören ilke ve kuralları getirmiştir.”Yüce Rabbimiz “ sizin insanlığa şahitler olmanız ve Resul’ün de size şahit olması için sizi vasat bir ümmet kıldık” diyerek bizlere diğer ümmetler karşısında dengeli duruşumuz olması gerektiğini buyurmuştur. Fakat görünen o ki küresel düzen, tüm insanları maddi ihtiyaçları doğrultusunda yaşayan nefsine kul olan bir nesil yetiştirme hedefini gütmektedir.Tıpkı Tevfik Fikret’in :” beşerin böyle delaletleri var putunu kendi yapar kendi tapar.”dizelerinde ifade ettiği tabloyu günüz insanında da görmekteyiz.
    Fakat çok karamsar olmayalım, tarihsel gelişimin döngüsel bir seyir takip ettiği gerçeğini göz önüne alırsak, bu çılgın gidişin de insanlık bitmeden sonunun geleceği öngörüsünde bulunabiliriz.

    Hocamızın bilim .kültür ve din kavramları ekseninde düşüncelerini belirttiği yazısından edindiğim fikirler etrafında bende oluşan çağışımları ifade etmeye çalıştım.Hocamıza bilgi ve inanç dünyamıza kattığı kıymetli bilgiler için sonsuz teşekkürler. selamlar, hürmetler…

  6. Muhammed Bahaeddin Yüksel dedi ki:

    Yüreğinize sağlık kıymetli hocam. Kısa ama çözüm odaklı bir yazı olmuş. İstifade edilmesi dileğiyle…