
Ra’d Sûresi, Kur’ân’ın resmî sıralanışına göre 13 ve iniş sırasına göre de 96. sûresidir. Mekke döneminde inen bu sûre 43 âyetten oluşmuş, ismini 13. âyette geçen ve “gök gürültüsü” anlamına gelen “Ra’d” kelimesinden almıştır. Muhammed Sûresi’nden sonra ve Rahmân Sûresi’nden önce inen Ra’d Sûresi, Mekkî karakterine uygun olarak îman/tevhîd/risâlet konusu üzerinde durmakta ve buna bağlı olarak Allah’ın kudretine ve Hz. Peygamber’in getirdiği mesajın gerçekliğine vurgu yapmaktadır. Bunu yaparken de evrendeki çeşitli doğal olaylardan örnekler vermekte ve bunları kalpleri ve zihinleri etkileyen eşsiz bir tarzda gözler önüne sermektedir. Ra’d Sûresi’nin –hatta Kur’ân’ın da diyebiliriz– belki de en anlamlı âyetlerinden biri insana kader/seçme gerçeği konusunda değişmez bir ilkeyi[1] hatırlatan 11. âyetidir. Bu âyette “insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmemektedir” denilmektedir.
Ra’d Sûresi aynı zamanda Kur’ân’da “Hurûf-i Mukattaa” yani “Kesik/ayrık harfler”[2] ile başlayan 29 sûreden birisidir.[3] Bu harfler, kelimeyi oluştururken okundukları gibi değil de isimleriyle bağımsız ve ayrı olarak seslendirildikleri için bu tanımlama ile anılmışlardır. “Hurûf-i Mukattaa”nın ne anlama geldiği konusunda İslâm âlimlerinin farklı görüşleri vardır. Bazı âlimler “müteşâbih”[4] olan bu harflerin anlamlarını Allah’tan başka kimse bilemez demişler ve bu nedenle bu harflerin tefsirinden kaçınmışlardır. Bazıları ise Kur’ân’ın iki kapağı arasında insanların anlayamayacakları herhangi bir âyet bulunamayacağını söylemişler ve “doğrusunu yine Allah bilir kaydıyla” bu harflere anlam vermeye gayret etmişlerdir.
Başında “Hurûf-i Mukattaa” bulunan âyetlerin ortak özelliklerinden birisi de bu harflerden sonra gelen ifadelerin dâima kitaptan, âyetlerden ve kısaca ilâhî vahiyden söz etmesidir.[5] Bu nedenle iç yüzünü tam anlayamasak da şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; bu harfler vahyin iniş sürecinde Allah ile Hz. Peygamber arasındaki özel iletişimin nasıllığına işaret eden bir gerçeklik taşımaktadır. Yine bu harflerin sûre başlarında bulunması, Kur’ân’a insan sözü diyen müşriklerin dikkatini çekmek ve onlara “İşte bunlar sizin harfleriniz ve okunan âyetler de bu harflerden oluşmakta; siz de bu harflerden böyle bir eşsiz kelâm oluşturabilir misiniz?” anlamında meydan okumak içindir. Bir başka yaklaşımsa bu harflerin, sûrenin içeriğini özetleyen birer şifre olarak düşünülmesidir.
Ra’d Sûresi’nin içeriğine genel olarak baktığımızda bu sûreye başlık olabilecek birçok kelime görebilmemize rağmen sûrenin adının “gök gürültüsü” olarak seçilmesi düşündürücüdür. Sûrelerin bir kısmına Hz. Peygamber, bazılarına da sahâbîler tarafından isim verildiği bilinmektedir. Anlaşılıyor ki; bu isim “tematik” bir düzeni olmayan Kur’ân’da insan hayatının dinamik yapısı içerisinden seçilmiş bir örnek olarak yer almıştır. Çünkü “gök gürültüsü” içinde korku ve umudu aynı anda barındıran ve insanın hayat boyunca sık olarak gözlemlediği Allah’ın doğadaki kudretinin en güzel yansımalarından biridir.
Ra’d Sûresi’nin bir başka dikkat çeken yönü insana, kendisini kuşatan ve kendisinin kuşattığı âlemin âyetlerini yani “enfüsî ve âfâkî”[6] âyetleri nasıl okuyacağını da öğretmesidir. Başka bir ifade ile Ra’d Sûresi, “İnsan nasıl okumalı?” sorusuna cevap veren bir sûredir. Bu tıpkı “İkra’” emri karşısında “Ben okuma bilmem” diyen Hz. Peygamber’e “neyi okuyacağının” öğretilmesi gibidir. Eğer insan “Alak/sevgi/ilgi”den yaratıldıysa, o her şeyle ilgili ve her şeyin de kendisiyle ilgili olduğu bir seçilmiş varlık olarak evreninin zâhir-bâtın tüm âyetlerini okumakla yükümlüdür.
Yine Ra’d Sûresi’nde vurgu yapılan bir başka gerçeklik insanın tüm yaratılmış âlemle sıkı tuttuğu ezelî fıtrî bağıdır. Ra’d 13/21. âyette sözü edilen bu bağlar hem insanlar arası ilişkilerden doğan hem inananlar arasındaki İslâm kardeşliğinin öngördüğü mânevî ve dünyevî bağları kapsamaktadır. Ayrıca bu bağlar, insanın tüm canlılara karşı sevgi ve şefkatle davranması yönündeki ahlâkî sorumluluğuna da işaret etmektedir.
Son olarak Ra’d Sûresi’nin 38. âyette dikkat çektiği önemli bir nokta da Hz. Peygamber’in bir beşer gibi davranmasını yadırgayan ve ondan insanüstü özellikler/mûcizeler bekleyen müşriklerin bu algılarının yanlışlığıdır. Peygamberlerin hepsi öteki insanlar gibi ölümlü birer beşerdirler ve hiçbiri “doğaüstü”, “beşer üstü” niteliklerle donatılmış değildir. Onların en büyük mûcizesi her çağa özgü olarak getirdikleri ilâhî vahyin değiştirici ve dönüştürücü mesajıdır. Kısaca, en büyük mûcize onların doğallıklarında saklıdır.
Ra’d Sûresi’nin ilk âyeti “Elif, Lâm, Mîm, Râ” harfleriyle başlamaktadır. Secde Sûresi üzerine yaptığımız bir çalışmamızda[7] –ki o da “Elif, Lâm, Mîm” ile başlıyordu– bu dört harfin üçü üzerinde durmuş ve bazı bilgiler vermeye çalışmıştık. Burada ise dördüncü ek harf olarak karşımıza “Râ” harfi çıkmaktadır. Şimdi önce ilk üç harf için yazdıklarımızı tekrarlayacağız ve sonrasında da “Râ” ilavesiyle oluşan terkibin ne anlama geldiğini anlamaya ve anlatmaya gayret edeceğiz. Bu konuda dikkatimizi çeken bir başka terkip de Yûsuf Sûresi’nin başındaki “Elif, Lâm, Râ” harfleridir.[8] Görüldüğü gibi buradaki sıralanışta “Mîm” harfi “yerini “Râ” harfine bırakmıştır. Bu da bize bu iki harf arasında –birbirinin yerine kullanıldığından ötürü– bir bağ olduğunu düşündürmektedir.
NECMETTİN ŞAHİNLER
İSLAMİ HABER “MİRAT” -YOUTUBE-
YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ
[1] Sünnetullâh.
[2] Arap alfabesindeki 14 harften oluşmuştur.
[3] Bu sûrelerin 27’si Mekke’de, 2’si Medine’de inmiştir.
[4] Çok boyutlu/anlamlı/katmanlı, yoruma açık.
[5] Bakara 2/1-2; Âl-i İmrân 3/1-2; A’râf 7/1-2; Secde 32/1-2.
[6] Fussilet 41/53.
[7] Secde Et ve Yaklaş adlı kitabımız.
[8] Bu terkip Yûsuf Sûresi dışında Hûd, İbrâhim ve Hicr sûrelerinin başında da yer almaktadır.