
Özet
Bu çalışma, İslâm düşüncesinde din ile dinî yorum arasındaki ayrımı marifet nazariyesi (epistemoloji) çerçevesinde ele almakta ve bu ayrımın hangi usûl, hangi ilmî çerçeve ve hangi ehliyet mertebesiyle tahakkuk ettirilebileceğini müzakere etmektedir. Modern dönemde yaygınlaşan metodolojik belirsizliklerin, dinî bilginin otorite yapısını zayıflattığı ve yorum alanını ferdî kanaatlere indirgemek suretiyle bilgi anlayışında (epistemik) bir çözülmeye yol açtığı tespit edilmektedir. Makalede, klasik usûl-i fıkıh ve usûl-i tefsir literatürü çerçevesinde tefsir-te’vil ayrımı, ictihad ehliyeti ve mezhep geleneğinin marifet nazariyesi (epistemolojik) konumu yeniden değerlendirilmektedir.
1. Giriş
İslâm düşünce tarihinde bilgi teorisi, vahyin mahiyeti ile bu vahyin insan idrakine yansıması arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı problemi etrafında teşekkül etmiştir. Bu bağlamda, İslâm düşüncesinde marifet nazariyesi (epistemolojik çerçeve) açısından ele alınması gereken en temel ayrımlardan biri, “din” ile “dinî yorum” arasındaki ayrımdır. Söz konusu ayrım, kelâm, fıkıh ve tefsir disiplinlerinin ortak tartışma alanını oluşturmuş; özellikle usûl ilimlerinin teşekkülüyle birlikte metodolojik bir çerçeveye kavuşmuştur.
Ne var ki modern dönemde bu klasik ayrım, çoğu zaman usûlî bağlamından koparılarak yeniden gündeme taşınmakta; dinî metinlerin anlaşılma süreci ferdî yoruma dayalı (hermenötik) eğilimlere indirgenmektedir. Bu durum, bir yandan dinin normatif yapısının beşerî yorumlara indirgenmesi riskini doğururken, diğer yandan tarihî ilmî mirasın bağlayıcılığını tartışmalı hâle getirmektedir.
Bu makale, söz konusu marifet nazariyesi (epistemolojik) çerçevesindeki problemi şu temel soru etrafında ele almaktadır:
Din ile dinî yorum arasındaki ayrım hangi usûlî çerçeveye dayanmakta ve bu ayrımı yapma yetkisi hangi ilmî ehliyet kategorisine aittir?
2. Din ve Dinî Yorum: Marifet Nazariyesi (epistemolojik) Ayrımı
Din, kaynağı itibarıyla ilâhîdir ve Kur’ân-ı Kerîm ile Sünnet-i Nebeviyye tarafından belirlenen sabit hakikatlerden müteşekkildir. Dinî yorum ise bu ilâhî hitabın beşerî idrak tarafından anlaşılması, açıklanması ve hayata aktarılması sürecidir.
Bu yönüyle dinî yorum, marifet nazariyesi (epistemolojik) olarak zannîlik ihtimali taşıyan bir istidlal alanıdır. Kur’ân-ı Kerîm’in “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorunuz” (Nahl, 16/43) beyanı, dinî bilginin ehliyet temelli bir yapı üzerine kurulduğunu göstermektedir.
3. Dinî Yorumun Usûlî Mahiyeti
Dinî yorum, salt bir okuma faaliyeti değil; çok katmanlı bir ilmî istinbat sürecidir. Bu süreç şu ilmî disiplinleri zorunlu kılar:
Bu şartlar olmaksızın yapılan yorumlar, ilmî içtihad değil; zannî kanaat üretimi niteliğindedir. İslâm ilim geleneği, yorumu ferdi sezgiye bırakmamış; usûl-i tefsir ve usûl-i fıkıh gibi disiplinlerle kayıt altına almıştır.
Bu usûlî çerçevenin ihmalinin doğuracağı neticeleri müşahhaslaştıran şu temsil dikkat çekicidir:
Tıp ilmini nazar-ı itibara alalım. İnsan bedenine dair hakikatler sabittir; keyfî mütalaalara kapalıdır. Lakin her tabip, bu sabit ilmi ancak köklü bir usûl ve ciddi bir tahsil neticesinde kavrar ve tatbik eder. Şayet bir kimse, “Tıp ilmi ayrıdır, tabiplerin yorumları ayrıdır” diyerek hiçbir tahsil ve ehliyet sahibi olmaksızın hastaya müdahaleye kalkışırsa, bu teşebbüs tedavi değil, telâfisi güç neticelere yol açabilecek vahim bir hatadır. Akıl ve izan sahibi hiçbir kimsenin böyle bir başıboşluğu meşru görmesi mümkün değildir.
Din meselesi de bundan farklı değildir. Din ilâhîdir ve sabittir; fakat ondan hüküm istinbat etme faaliyeti, alelade bir kanaat beyanı değil; derin bir müktesebat, inkişaf etmiş bir meleke ve sarsılmaz bir usûl hiyerarşisi gerektirir. Mezhepler ve müçtehit imamlar, bu ilmî disiplinin ve rafine tefekkürün zirveleşmiş misalleridir. Onların asırlar içinde teşekkül etmiş bu köklü mirasını sıradan görüşler seviyesine indirgemek; ilmî müdevvenatı keyfî kanaatlerle aynı düzleme çekmek demektir ki bu, açık bir usûl ihlâli ve ilmî ölçülerin sonradan ihdâs edilmiş keyfîliklere terk edilmesidir.
Bu itibarla mesele, yalnızca usûlün varlığı meselesi değil; bu usûlü hakkıyla tatbik edebilecek ilmî ehliyetin kimlerde bulunduğu meselesidir.
4. Ehliyet Problemi ve İctihad Sınırları
Klasik usûl literatürü, dinî yorumun ancak belirli bir ilmî yeterlilik düzeyinde yapılabileceğini ortaya koymuştur. Müçtehidde aranan temel şartlar şunlardır:
Ebû Hanîfe (r.a.) içtihad yöntemini şöyle özetler:
“Bir meselenin hükmünü Allah’ın kitabında bulursam onu alırım. Bulamazsam Resûlullah’ın sünnetine müracaat ederim. Orada da bulamazsam sahâbenin sözünü alır, dilediğimi bırakırım. Tâbiîn âlimlerine gelince onlar içtihad ehli kimselerdir; ben de onlar gibi içtihad ederim. Onlar ilim ve ictihad ehli ise biz de ilim ve ictihad ehliyiz; bu sahada söz, ehliyet sahibi olanlar arasında delil ve usûl ile yürütülür.”[1]
Bu yaklaşım, yorumun keyfî değil, ehliyet temelli bir marifet nazariyesi (epistemik) faaliyet olduğunu göstermektedir.
5. Tefsir–Te’vil Ayrımı
Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’ye göre:
Te’vilde mutlak hüküm değil, ihtimal esastır. Bu yaklaşım, yorumun hem meşruiyetini hem sınırlarını belirler.[2]
6. Mezheplerin Marifet Nazariyesi (epistemolojik) Konumu
Mezhepler, ferdi kanaatler değil; usûl üzerine kurulu ilmî sistemlerdir. Bu sebeple:
Her iki yaklaşım da ilmî dengeyi bozar.
7. Tarihî Birikim ve Usûl Meselesi
İslâm düşüncesi, geleneğe yaklaşımda iki aşırı tutumu reddeder:
Doğru yaklaşım: tahkik, tedkik ve temyiz usûlüdür.
Jaroslav Pelikan’a göre:
“Gelenek, yaşayanların ölülere bağlılığıdır; gelenekçilik ise ölülere kör bağlılıktır.”[3]
8. Sonuç
Din ile dinî yorum arasındaki ayrım, yalnızca teorik bir mesele değil; marifet nazariyesi (epistemolojik) çerçevede ele alınması gereken, aynı zamanda usûlî bir otorite problemidir. Bu ayrımı yapacak olanlar, sıradan fertler değil; usûl ilimlerinde derinleşmiş ve ehliyet sahibi âlimlerdir.
Aksi hâlde dinî bilgi, ferdî kanaatlerin alanına indirgenir ve bilgi düzeninde (epistemik) bir çözülme kaçınılmaz hâle gelir.
Günümüz İslâm düşüncesinin temel ihtiyacı, yalnızca din ile yorumu ayırmak değil; bu ayrımı sağlıklı biçimde gerçekleştirecek ilmî otoriteyi ve usûl disiplinini yeniden tesis etmektir.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
İSLAMİ HABER “MİRAT”
YOUTUBE
NOT:
Marifet Nazariyesi,
“İnsanın bilgiyi nasıl elde ettiğini, bilginin kaynağının ne olduğunu ve neyin sahih bilgi sayılacağını inceleyen ilimdir.”
Bir başka ifade ile:
“Bilginin kaynağı ve ölçüsü nedir?” sorusuna cevap arayan ilimdir.
Dipnotlar
[1] Ebû Hanîfe, el-İntikâ fî Fezâili’l-Eimmeti’l-Fukahâ
[2] Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, mukaddime
[3] Jaroslav Pelikan, The Vindication of Tradition