islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
47,5420
EURO
54,8612
ALTIN
6.216,54
BIST
13.458,10
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
31°C
İstanbul
31°C
Az Bulutlu
Salı Parçalı Bulutlu
31°C
Çarşamba Açık
32°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
30°C
Cuma Parçalı Bulutlu
31°C

TEVFİK FİKRET’İN HAYAL KIRIKLIĞI

TEVFİK FİKRET’İN HAYAL KIRIKLIĞI
24/05/2026 09:25
A+
A-

TEVFİK FİKRET’İN HAYAL KIRIKLIĞI

Birazdan hikâye edeceğim Tevfik Fikret’in karakterinin oluşum sürecinde ve onun idealize ettiği gençlikle ilgili düşüncelerinde kendimce nice hikmetler buldum. Yurt dışına eğitim ya da çalışmak için giden insanlarımızın Yahya Kemal gibi, Nurettin Topçu gibi, Oktay Sinanoğlu gibi milletini seven, milletin geleceği için emek veren şahsiyetler olarak geri gelmeleri dileğiyle yazımı kaleme aldım.  

Edebiyatın toplumu şimdiki zamandan daha çok etkilediği; toplumun da edebiyatı etkilediği devirlerden 1900’lü yılların birkaç yıl öncesine gidiyoruz. O zamanların Osmanlı toplumu gerek içerden gerekse dışardan gelen saldırılarla tehdit altında, ülkede kriz üstüne kriz yaşanıyor: İstanbul depremi. (1894), Osmanlı -Yunan Savaşı, (1897) Balıkesir depremi (1898), aynı yıl Girit Adasından ve adalardan kafileler halinde gelen göçmenler, devleti yeterince meşgul ediyor. Bu karışıklıklar yetmiyormuş gibi bir de Avrupa’dan ithal edilen yenilikçi fikirlerin peşine düşen aydınların yıpratıcı muhalefeti, devlet yönetiminde sıkı tedbirlerin alınmasını gerekli kılıyor. Devletin başında o zamanlar II. Abdülhamit var, ona muhalefet eden edebiyatçılar arasında da Tevfik Fikret.

Tevfik Fikret, 1896’da Servet-i Fünun dergisinin başına getirilmeden önce klasik Osmanlı terbiyesiyle yetiştirilmiş parlak bir genç. 1888’de Mekteb-i Sultânî’yi birincilikle bitirmiş, 1891’de İsmâil Safâ’nın neşrettiği Mirsad dergisinin açtığı Tevhîd ve Sitâyiş-i Hazret-i Pâdişâhî yarışmalarında iki birincilik almıştır. 1895’e kadar II. Abdülhamit’e bağlı bir çizgidedir, “Tebrik-i Veladet” şiiriyle onu övmüştür. Allah’a inanan, dinî görevlerini yerine getiren, “Tevhid” ve “Sabah Ezanında” şiirlerini yazan hayata ve insanlara iyimser gözlerle bakan biridir.  Oysa12 yaşında annesini kaybetmiş, babası da sürgünde olduğu için büyükannesinin yanında büyümüştür.  

Fikret’in karakterindeki derin kırılmalar Servet-i Fünûn dergisinde ve Robert Kolejde çalışmaya başladıktan sonra görülür. O dönemlerde Abdülhamit karşıtı şiir okuması sebebiyle gözaltına alınmış, birkaç gün tutuklu kalmıştır. Çok geçmeden karısıyla birlikte Robert Kolejde bir çaya katıldığı için de gözaltına alınmıştır.  Bu tarz muamelelerle karşılaşmanın onun yüksek benlik algısında nasıl bir iz bıraktığını, onu nasıl incittiğini tahmin etmek zor değil. O da Abdülhamit’e karşı duranların safına katılmış, gittikçe memnuniyetsizliği artan, bedbin, öfkeli biri olup çıkmıştır. Ülkeden kaçmayı düşünmüş, Yeni Zelanda’da arkadaşlarıyla birlikte yeni bir yaşam kurma hayaline kapılmış, fakat gidecek paraları olmadığından hayallerinden vazgeçmiş, sonra Manisa’da bir çiftliğe yerleşmeye heveslenmiş, bu hevesini de gerçekleştirememiş. Ancak 1905 yılında Robert Kolej yakınlarında tepede Aşiyan adını verdiği evinde, bir nevi inziva hayatı yaşamayı başarmış. Böylece Fikret yaşadığı ortamdan uzaklaşma idealini gerçekleştirmiştir.

Fikret’in uzun süreli dostluklar kurabilecek bir yapısı yok, herkese yüksekten bakan bir mizacı var. 1901’deServet-i Fünûn dergisinden anlaşmazlığa düştüğü için ayrılıyor, 1902’de kız kardeşi intiharla hayatına son veriyor,1905’te babası Anadolu’da sürgünde ölüyor. Bütün bu art arda gelen üzücü hadiseler onun ıstırabını artırdığı kadar öfkesini, kinini ve bedbinliğini daha da artırıyor. İçindeki karanlığı şiirlerine yansıtıyor: II. Abdülhamid dönemi İstanbul’una lânetler yağdıran üslûbuyla “Sis” şiirini (1902) yazıyor, “Sabah Olursa” (1905), “Târîh-i Kadîm” (1905), “Mâzî-Âtî” ve (1906) II. Abdülhamid’e bombalı suikast hazırlayan Ermeni komitacılarını alkışladığı “Bir Lahza-i Teahhur” (1906) gibi manzumelerinde kin ve nefret duygularını dillendiriyor.

1908’de II. Meşrutiyet’in ilânı üzerine büyük bir sevinçle inzivadan çıkan Fikret, daha önce dargın olduğu bir kısım arkadaşlarıyla barışır, “Millet Şarkısı” adlı manzumeyi İttihatçıların isteği üzerine kaleme alır.  “Millet Şarkısı”nda sanki Mehmet Âkif’in sesini duyar gibi oluruz. “Sis” şiirinde İstanbul için söylediği lanetlerden vazgeçmiş gibi “Rücû”yu yazar, orduyu ve vatanın seçkin evlâtlarını yüceltir.

Fikret’in hayatında, 1895 yılında doğan oğlu Halûk’un önemli bir yeri vardır.  Onu adeta hayatının merkezine almış, geleceğe dönük ümitlerini ona bağlamış, hassas ve korumacı bir baba tutumu göstermiştir.  Oğlunu bir Batılı gibi yetiştirmek ister, onu   kendi fikirlerini temsil eden, gençliğe model olabilecek biri gibi görür. Halûk’a seslendiği şiirlerinde esasında oğlunun şahsında tüm gençlere hitap eder.

Halûk, Robert Kolej’de eğitim alırken başarılı bir öğrenci olarak dikkat çeker. 14 yaşına gelince Glasgow’a mühendislik eğitimi alması için gönderilir. Yol ve eğitim masrafları kolej tarafından karşılanır. Orada Hristiyan bir ailenin yanına yerleştirilir.  Ve yanında bulunduğu ailenin de tesiriyle Halûk, Hristiyanlığı seçer. Onun bu kararı Fikret’te şok etkisi yaratır, oğluyla ilgili ümitleri, hayalleri yıkılmış, onu kaybettiğini anlamıştır.  Tüm aile şaşkınlık içindedir. Hele Halûk’u cuma namazlarına götüren dedesi sinir krizleri geçirmiştir. Halûk bu hale nasıl geldi? Bunu Fikret’in oğlu için yazdığı şiirlerinde arayalım. Halûk’un yolcu edilişini ve ondan beklentilerini dile getirdiği Halûk’un Veda’ı şiirinden bazı kesitler alarak inceleyelim:

HALUK’UN VEDASI

Sirkeci, 16 Eylül 1909

“Sen trende, ben vapurda ağırbaşlı
Atılırken— sen İskoç ellerinin
Sisli, yağmurlu, buzlu, karlı
Ama iş ve uğraş, onur ve özgürlük
Dolu uygarlaşmış köşelerine;
Bense nazlı Boğaziçi’nin köhne,
Eski, uçarı, ilgisiz, bezgin,
Belki cennet kadar taze,
Fakat yorgun ve usanmış,
Bir kıyısında sapmış, aldanmış
Bir hayatın ıssız döşeğine,—
Ne düşündüm, bilir misin? Şu ana,
Şu cömert toprak, en sonunda… yazık,
Bunu benden mi duymalıydın!.. Sıska
Ve bakımsız yıkılıp gidecek.”

Görüldüğü gibi Tevfik Fikret, kendi yaşadığı topraklara karamsar nazarlarla bakarken, oğlunun gideceği kenti, onur, özgürlük, uğraş ve uygarlaşmış köşeler diye tarif ederek gözünde büyütüyor. Tarihini oğluna nasıl anlattığına da bir bakalım:

“Ey Bizans’ın çürük ve düşük
Kollarından —yükselmeyi özleyerek—
Sıyrılan yolcu, hiç arkana bakma,
Bir an bile heyecan vermesin sana
Onun ahlâkı solduran bakışı.
—Her zaman önde, her zaman yukarı! —
İşte buyruğu gidiş ve uçuşun.
Uç git, göklerinde yapıp şaşırtmanın
Bütün parlak katlarında dolaş;
Yeri geç, göğü atla, Sidre’yi aş,
Gör ne var ötelerde ibret olan,
Yücelten, yüreklendiren, kurtaran…
Topla, fırlat ne varsa, taş, iğne,
Şu çevrenin uyuşuk tepesine.
O belki biraz canlanır ve senin
Sıkıntın, çalışman ve erdemin için
Koyar elbet yurt, bu hasta ana,
Bir sıcak öpücük terli alnına!…”

Osmanlının yükselişini nasıl da küçümseyip basitleştiriyor, “…hiç arkana bakma, bir an bile heyecan vermesin sana, onun ahlakı solduran bakışı” diyor.” Gör ne varsa ötelerde ibret olan, yücelten, yüreklendiren kurtaran…/Topla, fırlat ne varsa taş iğne, /Şu çevrenin uyuşuk tepesine,” sözlerinden anlıyoruz ki halkı da uyuşuk, kafasız, ahlakı solduran bir yapıda görüyor.  Tarihini, ahlakını hor gördüğü insanlara karşı vazifesi ise:

 “Ey sevinçli yolcu, sen geç, yürü.
 Sen bu konakta kalma, sıçra, atıl,
 Bir ışık kervanı bul ve katıl.
Gez, dolaş, gör düşüncelerin evrenini,
—Her zaman yukarı, her zaman ileri! —
Can atarak, güçten ve yaşamaktan
Ne bulursan al, bırakma: bilim, sanat.
Güven, özen, yüreklilik, umut,
Hepsi gerekli bu yurda, hepsi yararlı…

Bize bol bol ışık kucakla, getir.
Düşmek çevreyi görmemektendir.”

İnsanoğlu bıkmamış gerçekten
Ne ezilmekten, ne hakkı ezmekten.
Duymamış hiç bu işte yorgunluk;
Bir yakınma, hemen tokat, yumruk.
Yumruk elvermemiş, topuz vurmuş;
«Hak!» diyen ağzı tasla susturmuş.

Bütün evren kuvvetin esiridir.

Beklerim bir zafer aslında ben.
Kılıcından çok yüreğinden.”

Şairin   Batı’yla eşleştirdiği kavramlar: bir ışık kervanı, düşüncelerin evreni…  Fikret, mitoloji kahramanı ateşi çalan Prometous gibi oğlundan bir kahramanlık ve fedakârlık beklemektedir. Zaten Prometous adlı bir şiir de yazmıştır.

Halûk’la ilgili çok tartışılan şiirlerden biri de ”Halûk’un Amentüsü” dür. Gene şiirin bugünkü Türkçe söylenişinden seçtiğim bölümlerden inançla ilgili düşüncelerine bir bakalım:

“Bir yaratıcı güç var, yüce ve temiz,
Kutsal ve yüksek, ona vicdanla inandım.

Yeryüzü yurdum, insan soyu ulusum…İnsan
Ancak insan olur bunu anlamakla; inandım”

Fikret’in ateist olmadığını bu ifadelerinden anlıyoruz.  Fakat vatan ve millet kavramlarına yüklediği anlam bir aidiyet hissini çağrıştırmıyor.

“Şeytan da biziz, cin de, ne şeytan, ne melek var;
Dünya dönecek cennete insanla, inandım.

Fıtratta tekâmül ezelîdir; bu kemâle
Tevrat ile, İncil ile, Kur’ân’la inandım.”

Kutsal kitaplara inandığını da anlıyoruz, yaradılışta   tekamülün kutsal kitapların beyanı olduğunu söylüyor, ancak meleklere ve şeytana inanmıyor.

“İnsan oğulları birbirinin kardeşi… Hayal bu!
Olsun, ben o hayale de bin canla inandım.

Kan şiddeti, şiddet kanı besler; bu düşmanlık
Kan ateşidir, hiç sönmeyecek kanla, inandım.”

Elbet şu mezar hayatını aydınlık bir kıyamet
İzleyecektir, buna tam inançla inandım.

Boş inanç yerin dibine geçecek, yok olacak,
Aklın, o ulu büyücünün hüneriyle, inandım.

Karanlık sönecek, parlayacak hakkın ışığı
Birden, bir yanardağ patlayışıyla, inandım.

Kollar ve boyunlar çözülüp bağlanacak hep
Yumruklar, o şangırdayan zincirle, inandım.

Bir gün yapacak teknik şu kara toprağı altın,
Her şey olacak bilim gücüyle… inandım.

Fikret, dinlerin iman esaslarından başka kendince inanç edindiği esaslardan da söz etmiş.  Kara toprağı altın yapacak bilim ve tekniğe duyulan güven inancında, sanki bilimi putlaştıran bir yaklaşım görüyorum.

Buraya kadar anlattıklarımızdan anlaşılacağı gibi Fikret, zaman zaman ülkesine ve kültürel mirasa mesafesini ve kırgınlığını, hatta nefretini oğluna da aşıladığının belki farkında değil.  Ülkesini, kendi insanını tarihini oğluna sevdirememiş.  Yetiştiği toplumun değerlerinden uzak, Batılı gibi büyüyen   Halûk’ta aitlik bilinci gelişmemiş. Üstelik o yaştaki çocuğun küçücük omuzlarına öyle ağır bir görev ve sorumluluk yüklemiş ki, Halûk başarısızlık korkusuyla büyük ihtimalle ülkesine dönmek istememiştir.  Yalnız ve manevi açıdan desteği yok… Bilim ve teknik toplumların ilerlemesi için vazgeçilmezdir; fakat insanın aidiyet, inanç ve manevî destek ihtiyacı da önemlidir. Zaten Halûk da çocukluktan beri Hristiyan bir ortamda büyüdüğü için böyle bir yol seçtiğini söylemiş. Fikret’in idealize ettiği şekilde başarılı bir mühendis olmuş, Amerika’da mühendislik tahsilini ilerletmiş, üstelik bol para kazanmış, ama karısının isteğiyle teolojiye yönelmiş, küçük bir kilisenin baş rahibiyken vefat etmiş.    

Halûk’un Hristiyanlığı seçmesi, Fikret’in gençlere örnek olmasını istediği bir idealin sarsılması anlamına gelmiştir. Haberi aldıktan sonra tahminen 1-2 yıl daha yaşmış ve 48 yaşında vefat etmiştir. Son sözleri: “Yıkılıyorum…Yavrum, yavrum” olmuştur.

Ayşegül Ünal

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar
  1. Fatih Mehmet Kara dedi ki:

    Çok derin ve hüzünle biten bir yazı olmuş Ayşegül Hanım, sonunu okuduğumda çok hüzünlendim elinize, emeğinize, kaleminize sağlık
    Yurtdışı eğitimleri ne kadar önemli olsa’da kişi benliğini unutmadığı unutturulmadığı sürece Vatanına Milletine faydalı işler yapıyor tabi bunun yanında yurdumuzda ki farklı eğitim camiasının, okulların eğitimlerini de göz ardı etmemek gerekir, nasıl çalıştıkları nasıl bir eğitim verdikleri oğul Harun’un durumundan belli oluyor saygılarımla

  2. Nevin KURTARICI dedi ki:

    Yüreğine kalemine sağlık, yaşanılan ortamlarda zaman değişsede kavramlar aynı yurtdıṣı eğitimleri yurdumuzda ayni de olsa alım gucü refah yasam şartları gençlerimizi yurtdıṣına yönlendiriyor yazıyı okuyunca çok duygulandım

  3. Dr. Ahmet Ünal dedi ki:

    Değerli Ayşegül Hocam,
    Yine güncel olan bir konuyu geçmiş örnekleri ile zenginleştirip derinleştirerek bize sunuyorsunuz. Tevfik Fikret’in trajedisi, Batı’yı idealize ederken kendi kültürel ve manevî köklerinden uzaklaşmasının, sonunda oğlunu ve hayallerini kaybetmesine yol açmasıdır. Benzerlerinin yüzlercesini biraz farklı da olsa günümüzde maalesef görüyoruz.
    Gençlerimizin Benliğini-inancını kaybetmeden dünyaya ve ülkesine faydalı olarak yetişmeleri ve örnek olarak milletine memleketine faydalı olabilmeleri dileği ve duası ile ….

  4. Arife Çelik dedi ki:

    Tevfik Fikret’ in çocukluk dönemleri de iyi geçmemiş hem öksüz hem yetim büyümesi sıcak bir aile ortamını bilmemesi belki de oğlunu küçük yaşta yurtdışında okumaya göndermesine etken olmuştur. Haluk onun istediği gibi mühendis olup bilim adamı olmuş ama içindeki manevi boşluğu dolduramamış din degiştirmiş sonra vatan hasreti çekmiş ülkesine dönüp orada çalışmayı çok istemiş ama buna da muvaffak olamamış Hüzünlü bir hikaye …yüreğine sağlık Ayşegül Hanım T.Fikret’ in güçlü dizeleriyle güzel bir yazı sundun biz okurlara.

  5. Tevfik KÖK dedi ki:

    Maalesef eğitim için batıya gönderilen gencler ilim ve teknoloji almak yerine batının iflas etmiş fikirlerini ve örflerini almş ne kendisine ne de ülkelerine dönecek birsey kazanamamıştır.
    Kaleminize ve yüreğinize sağlık.