
Müslüman modernleşmesinin serüveni, egemen tarih yazımında genellikle radikal kopuşlar, varoluşsal bölünmeler ve seküler-kutsal, merkez-çevre gibi çatışmalar üzerinden okunmaktadır. Bu doğrusal yaklaşımda, 20. yüzyılın başındaki İttihat ve Terakki pozitivist, Jakoben ve Batıcı rasyonalitenin öncüsü sayılır. 21. yüzyılın muhafazakâr-demokrat iktidarı ise bu çizgiye reaksiyon olarak doğduğu iddia edilen dindar bir çevre hareketi olarak konumlandırılır. Ancak Türk siyasal hayatının derin yapısal katmanlarında işleyen mekanizmalar, aktörlerin birbiriyle olan yüzeysel zıtlıklarından ziyade metodolojik bir sürekliliğe işaret etmektedir.
Türkiye’nin siyasal ve toplumsal tarihi üzerine yapılan çalışmalar, ekseriyetle keskin kırılma noktalarını ve ideolojik şok dalgalarını merkeze alır. Bu geleneksel okumaya göre, Cumhuriyet’i kuran ve öncesinde İttihat ve Terakki bünyesinde somutlaşan irade, toplumu yukarıdan aşağıya doğru modernleştirmeyi hedefleyen pozitivist bir burjuvaziyi temsil eder. Buna karşılık, modernleşme serüveninin ürettiği kültürel yabancılaşmaya ve dışlanmaya bir tepki olarak geliştiği iddia edilen muhafazakâr dalga ise taşranın, dindarın ve bastırılmış olanın, İslami hassasiyetleri muhafazadan ziyade, merkeze karşı bir egemenlik mücadelesidir.
Ancak genel kabul gören bu tasnif, aktörlerin söylem düzeyindeki çatışmalarına aşırı vurgu yaparken, modern iktidar yapılarının ve kurumsal mekanizmaların zamandan ve öznelerden bağımsız işleyen kendine has mantığını gözden kaçırmaktadır.
Esasında genelde tüm İslam Dünyasında ve özelde Türkiye’de süren modernleşme, aktörlerin yer değiştirdiği fakat yapının kendi rasyonalitesini her yeni aktöre dayattığı kesintisiz bir çizgi izlemektedir. 20. yüzyılın başlarında İttihatçı elitlerin mekanik ve buyurgan yöntemlerle ulaşmaya çalıştığı amaca, 21. yüzyılın başlarında muhafazakâr siyasetçiler, kapitalist piyasa mekanizmaları, kitle iletişim araçları ve devlet aklı üzerinden çok daha organik ve derin bir şekilde ulaşmıştır.
Türk modernleşmesinin geçirdiği evrimdeki en radikal paradoks, toplumsal ve ahlaki dönüşümün, özellikle kadın kimliği, aile yapısı ve gündelik yaşam pratikleri üzerinden muhafazakâr iktidar döneminde çok daha mahir ve derinlemesine sürdürülmüş olmasıdır. Kültür endüstrisi, kitle iletişim araçlarını ve piyasa rasyonalitesini kullanarak toplumu standardize eden, eleştirel düşünceyi uyuşturan ve bireyleri tüketim toplumunun edilgen nesneleri haline gelen bir mekanizmadır.
Erken dönem modernleşme safhasında İttihatçılar, toplumu yukarıdan aşağıya ve mekanik bir tarzda dönüştürmek için roman tefrikalarını, tiyatroyu ve sınırlı sayıdaki basılı medyayı kullanmış, kadının kamusal alandaki konumunu bu araçlarla şekillendirmeye çalışmışlardır. Ancak bu Jakoben müdahale, toplumun geniş ve geleneksel kesimlerinde kültürel bir şok, yabancılaşma ve organik bir direnç hattı ortaya çıkarmıştır.
Buna karşın 21. yüzyılın muhafazakâr iktidarı döneminde, pazar ekonomisinin, neoliberalizmin ve kitle medyasının ileri derecede gelişmiş gücüyle bu dönüşüm çok daha derin kılcal damarlara nüfuz etmiştir. Muhafazakâr sermayenin ve iktidar bileşenlerinin kontrolündeki kitle medyası, reyting ve doyumsuz kâr uğruna, geleneksel aile yapısını ve cemaat ahlakını çözüme uğratan gündüz kuşağı programlarını, seküler ve hazcı yaşam tarzlarını özendiren dizileri bizzat dindar kitlelerin evlerine taşımıştır.
Bir nevi “muhafazakâr modernleşme” olarak adlandırılabilecek olan bu süreç, dindar kitlelerin kamusal alana, bürokrasiye ve sermayeye dahil olurken, modernitenin ve kapitalizmin nefsi ayartıcı kodları tarafından asimile edilmesiyle sonuçlanmıştır. Muhafazakâr iktidarın, geleneksel ahlakı ve kutsalı koruma iddiasıyla yola çıktığı söylenmiş ve bir kısım İslamcı camia tarafından büyük umutlar beslenerek desteklenmiştir.
Ancak muhafazakâr iktidarın, egemen ideolojinin kurallarına göre hareket etmek mecburiyetinden başka bir çıkar yolu yoktu. Bir kısım İslamcı cenahın büyük umutlarla desteklediği muhafazakârlar, kapitalist piyasa rasyonalitesine eklemlenerek, İttihatçıların kurumsal ve buyurgan yöntemlerle bir türlü başaramadığı “modern, egoist, narsist ve nihilist tüketici bireyi” ve tüketim toplumunu, kendi tabanına bizzat kendi popüler kültür araçlarıyla ve rızaya dayalı olarak enjekte etmiştir.
Muhafazakâr özneler, devleti ve toplumu kendi ideolojik-dinsel kalıplarına göre yeniden üretmek iddiasıyla iktidar aygıtını devralmışlardır. Ancak sahip olunmaya çalışılan devlet aygıtı, zamanla muhafazakâr özneleri dönüştürmüştür. Modern devletin rasyonel işleyişi, bürokratik zorunluluklar, uluslararası finansal ağlar ve küresel ekonomik bağımlılıklar, iktidar koltuğuna oturan her özneyi, özel niyet ve temennilerinden bağımsız olarak sistemin kendi ideolojik mantığıyla hareket etmeye zorlar.
İttihatçılar pozitivist, materyalist ve yukarıdan aşağıya bir aydınlanmacı metotla toplumu mekanik olarak Batılılaştırmaya çalışmış, ancak bu müdahale çevrenin sert direnişiyle malul olmuştur. Muhafazakâr aktörler ise çevreye ait kültürel sembolleri koruyup popülist bir söylemle kitlelerin rızasını üreterek iktidarını sürdürürken, toplumu pratik düzeyde medya, tüketim, kapitalist ilişkiler ve devlet rasyonalitesi üzerinden İttihatçı elitlerin hayal bile edemeyeceği ölçüde modernleştirmiş ve sekülerleştirmiştir.
Nihayetinde, modernitenin, sekülerleşmenin ve kapitalist rasyonalitenin Türkiye coğrafyasındaki en radikal, en kapsamlı ve en başarılı uygulayıcısı, ona karşı durma iddiasıyla iktidara gelen muhafazakâr aktörlerin ta kendisi olmuştur. Laik seküler ideolojinin egemen olduğu devlet aygıtında, siyasi aktörlerin inançlarının, söylemlerinin, ibadetlerinin ve mabetlerinin, egemen ideoloji karşısında bir anlam ifade etmediğini, nihai emrin ve itaat merciinin devlet aygıtı olduğunu göstermesi açısından önemlidir.
Bu durum Müslümanlara çok önemli bir şeyi daha göstermektedir ki, laik seküler yapının ve iktidar aygıtlarının dönüştürücü gücünü kavramanın gerekliliğini ortaya koymaktadır. Zira devlet başka bir şey, siyasi iktidar olmak başka bir şeydir. Bir parti kurup hükümet olmak, devletin sahibi olmak, devlete vaziyet etmek demek değildir.