islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
45,1849
EURO
53,0440
ALTIN
6.714,35
BIST
14.443,52
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
16°C
İstanbul
16°C
Az Bulutlu
Cuma Hafif Yağmurlu
11°C
Cumartesi Çok Bulutlu
13°C
Pazar Hafif Yağmurlu
12°C
Pazartesi Hafif Yağmurlu
15°C

İSİM VE MÜSEMMÂ

İSİM VE MÜSEMMÂ
11/07/2025 09:00
A+
A-

İsim” ve “Müsemmâ” konusu, klâsik bir kelâm/teoloji problemi olarak gözükse de âlemin varlığı ve Allah ile ilişkisi bağlamında yaratılışın en önemli/temel sorunudur. Önce şunun altını çizelim ki; Hakk, mutlak olarak Hakk kalsaydı[1], “âlem” diye isimlendirilecek hiçbir şey ortaya çıkmayacaktı ve âlemin ademinde/yokluğunda da doğaldır ki “âlem görüşü” fikri bütün anlamını kaybedecekti.  Ama böyle olmadığına göre “âlem” ilâhî isimlerin tecellilerinden meydana gelmiştir ve bu ilâhî isimler Hakk’ın âlem ile mümkün olabilen sonsuz bağıntılarıdır. Başka bir ifâde ile İlâhî Tecellî’nin sûretleri sayısızdır ve bunun sonucu olarak İlâhi İsimler de sonsuzdur. Bununla beraber, bunlar sınıflandırılıp belirli bir sayıda temel İsimlere indirgenebilir. Örneğin, genel olarak, Kur’ân’ın Allah’ın 99 ismini içerdiği kabûl edilmektedir. Şimdi temel soru şudur: “Bir isim müsemmâsı ile yâni o isim aracılığıyla isimlendirilmiş olan şey ile aynı mıdır yoksa farklı mıdır?

Bu soruya mezhepler farklı görüşler ileri sürerek cevap vermeye çalışmışlardır. Bazıları “isimler müsammânın aynısıdır” derken bazıları da “isimler müsemmânın gayrısıdır” demişlerdir. İrfân ehli ise konuya “isim müsemmâsı ile bir yönden aynı fakat başka bir yönden ise gayrıdır” şeklinde bir yaklaşım göstermişler ve şunları söylemişlerdir: Her İsim Hakk’ın, tecellî bakımından, O’na ait özel bir veçhesi ya da özel bir sûretidir. Ve bu anlamda her isim “Zât” ile özdeştir. Başka bir deyimle, bütün İlâhi İsimler “bağıntıların gerçekleri”dirler, yâni “Tek Olan Hakk”ın âleme olan bağıntıları olup bu yönden hepsi de İlâhî Tecellî’nin sebep olduğu çeşitli özel bağıntılar açısından müşâhede edilen İlâhî Zât’dır. Ama isimler, îmâ ettikleri Zât’a bağlı olmaksızın da bizâtihî göz önüne alınabilirler. Başka bir deyimle, bunlara bağımsız Sıfatlar gözü ile de bakmak mümkündür. Bu türlü anlaşıldıkları takdirde her isim, kendisini diğer İsimler’den farklı kılan kendi hakîkatine sahiptir. Ve bu itibarla da bir isim müsemmâsından gayrı olmuş olur.

Konuyu biraz daha açarsak, her isim hem Zât’a ve hem de ismi olduğu ve İsmi’nin özellikle zorunlu kıldığı özel anlama delâlet eder. Şu hâlde her bir İsim Zât’a delâlet ettiği sürece bütün İsimleri ihtivâ eder, fakat kendine has olan mânâya delâlet ettiği sürece de diğer İlâhî İsimler’den farklıdır. Kısacası İsim, Zât yönünden müsemmâsı ile aynı fakat kendi husûsî mânâsı ise müsemmâsından faklıdır. Görülüyor ki; İlâhî İsimlerin en belirgin vasıfları bunların çifte bünyeye sahip yâni her birinin iki mânâya haiz olmalarıdır. Her isim, bir yandan, Tek Olan Zât’a delâlet ve işâret etmekte, diğer yandan da başka herhangi bir İsim ile paylaşmadığı bir mânâya delâlet etmektedir.

İlk görüşe göre, hepsinin de aynı Zât’a delâlet etmelerinden dolayı, her İsim diğer İsimler ile birlikte aynı bir şeydir. Bu bakımdan “Gafûr ve Müntekim, Zâhir ve Bâtın, Evvel ve Âhir” gibi birbirlerine zıt görünen İsimler dahi birbirleriyle özdeştirler. İkinci görüşe göre ise, tersine, her isim kendisine has özel bir anlamı taşıdığından bağımsız bir şeydir. Diğerlerinden kesin olarak ayrıdır. Bu itibarla Zâhir, Bâtın’ın aynısı değildir. Aynı şekilde Evvel ile Âhir arasında da büyük bir uzaklık bulunur. Bütün bu bilgiler bize, her ismin hangi anlamda başka biriyle aynı ve hangi anlamda da kendisinden başka bir şey olmadığını açıklamış oluyor. Her İsim diğerleriyle aynı olması yönüyle Hakk, diğerlerinden gayrı olması yönüyle de “Hayâldeki Hakk” yâni “âlem”dir. Âlem, somut bir sûrette kuvveden fiile çıkmış olan İlâhî İsimler’in tümünün toplamından ibârettir. Bu da Mutlak Hakk’ın yegâne delîli olduğundan sonuç olarak Mutlak Hakk’ın delîli kendisinden başka bir şey olmamış olur. Hakk kendisine yine kendisiyle delîl olur ve O’nun varlığı da yine kendisiyle sâbit olur.

Şu bir gerçektir ki; varlık âleminde hiçbir şey yoktur ki Ahadiyyet’e delâlet etmesin ve âlemde de hiçbir şey yoktur ki Kesret’e delâlet etmesin. Kesrete saplanıp kalan kimse İlâhî İsimler yâni âlemin isimleri ile uğraşır. Hâlbuki Ahadiyyet’e meyleden kimse ise Hakk’ın yanında olur. Buradaki Hakk Ulûhiyyet’i/ilâhlığı ve onun kevnî sûretleri yönünden değil fakat âlemin tümünden ganî ve bağımsız olan Zât’ı itibâriyle kabul edilen Hakk’ tır.

Bu ifâdenin biraz daha geniş açılımı şudur. Hakk, Zât’ı itibâriyle –kendine lâyık görmüş olduğu Ganiyy ismine uygun olarak– âlemden tamâmen “bağımsız”dır ve ona hiç ihtiyacı yoktur. Ama burada dikkat edilmesi gereken şudur ki; âlemden ganî olmak ile İlâhî İsimler’den ganî olmak ayrı şeylerdir. Çünkü isimler Hakk’ın yaratılmışlara destek olduğu bağıntılarıdır. Bunların varlığı yaratılmışlar sebebiyle ve onların faydaları gereğidir. Zât’ın kendisi ise, bu gibi bağıntılar olmadığı takdirde “bâkî” olmayacak bir şey değildir. İsimlere muhtaç olan Hakk değil, yaratılmış olan âlemdir.

Şu hâlde Kesret’e/âleme yönelik yanları bakımından İlâhî İsimler kesin olarak Hakk’dan “gayrı” olup Hakk da bunlara karşı bağımsızlığını muhafaza eder. Fakat Zât’a yönelik yanlarıyla İlâhî İsimlerin tümü, eninde sonunda Hakk’a ircâ edilebilmeleri dolayısıyla, Tek’dirler. Ve ikinci veçhe itibâriyle de İsimler mertebesindeki Hakk da tıpkı mutlaklığı mertebesinde olduğu gibi Tek’dir/Ahad’dır.[2]

Âlemdeki her şey ve vuku bulan her olay bir ilâhî ismin kuvveden fiile çıkması ve Hakk’ın İlâhî İsim denilen belirli ve izâfî bir yönden tecellî etmesidir. Bundan çıkarılması gereken sonuç şudur ki âlemde ne kadar eşyâ ve olay varsa o kadar ilâhî isim vardır. Bu itibarla ilâhî isimler sayıca sonsuzdur. Allah’ın İsimleri sayısızdır, çünkü bunlar kendilerinden zuhûra gelen eserleri aracılığıyla bilinirler ve bu eserler ise sonsuzdur. Bütün ilâhi isimler tek bir Hakîkat’in delîli olup bu anlamda da hepsi de bir’dir. Bununla beraber bu, bütün isimlerin aynı bir düzeyde bulunmakta olduklarına delâlet etmez. Tersine, bunlar arasında şeksiz-şüphesiz bir derece ve mertebe farkı geçerlidir ve bu da doğal bir şeydir. Örneğin; yüksek bir isim kendisinin altındaki bütün isimleri örtülü olarak kapsar. Yüksek mertebeli bir varlık da yüksek bir ismin tecellîgâhı olma hasebiyle nefsinde kendinden aşağı bütün varlıkları kapsama alanına alır. İşte bütün bu isimlerin üzerinde olan isme “İsm-i Âzam” adı verilir.

NECMETTİN ŞAHİNLER

İSLAMİ HABER “MİRAT”  -YOUTUBE

YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ 

 

[1] Ahadiyyet Mertebesi’ndeki “Gizli Hazine” hâli.

[2] Âlemin varlığına ihtiyaç gösteren İlâhî İsimler yönüyle Allah’ın Tekliği/ Birliği Kesret’in Tekliği’dir yâni Ahadiyyetü-l Kesret’dir. Ve bizden ve hattâ İsimlerden dahi tümüyle ganî oluşu yönüyle de Allah’ın Tekliği Zât’ının Tekliğidir yâni Ahadiyyetü-l Ayn’dır.  Her iki veche ise Ahad/Tek İsmine muhtaçtır.

 

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.