islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
47,7144
EURO
55,1170
ALTIN
6.731,41
BIST
13.811,60
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
30°C
İstanbul
30°C
Parçalı Bulutlu
Salı Parçalı Bulutlu
29°C
Çarşamba Parçalı Bulutlu
30°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
30°C
Cuma Parçalı Bulutlu
28°C

MEHMET ÂKİF’İN BAKIŞIYLA OSMANLI’NIN SON YILLARI

MEHMET ÂKİF’İN BAKIŞIYLA OSMANLI’NIN SON YILLARI
09/08/2026 14:50
A+
A-

MEHMET ÂKİF’İN BAKIŞIYLA OSMANLI’NIN SON YILLARI

Bu aralar sık sık Mehmet Âkif’in Abdülhamit’i sevmediği ve onun hakkında ağır ifadeler kullandığı yönünde bilgiler karşıma çıkıyor. Abdülhamit’i kaç kişi devletin başındayken seviyordu? Geniş bir muhalefet kitlesi vardı. Ne zaman ki İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin devleti felakete sürükleyen yönetimdeki başarısızlığı, daha baskıcı ve kanlı tutumu görüldü, o zaman Abdülhamit’in devleti dağılmaktan kurtarmak için izlediği siyaset anlaşıldı.  Âkif de dönemin pek çok din âlimleri ve edebiyatçıları gibi Abdülhamit’in devleti yönetme biçiminden rahatsızdı.

Ülkede kırk iki buçuk milletin casusu kaynarken Abdülhamit’in kurduğu “Jurnalcılık/ihbarcılık sistemini” İslâm’a uygun bulmuyordu Âkif. Bu yüzden İttihatçıların tarafındaydı, ancak onlara kayıtsız şartsız bağlı değildi.  Hatta cemiyete kabul edilmenin bir gereği olarak yapılması gereken yemin metnine itiraz etmiş, kendi isteği üzerine değiştirtmişti. O, İttihat ve Terakki’nin bütün emirlerine itaat etmeyeceğini, dinen ve vicdanen doğru bulduğu konularda cemiyete bağlı kalacağını en baştan söylemişti.

1. Meşrutiyet’in ilanıyla baskı rejiminin sona erdiğine ve artık hürriyete kavuştuğuna inanan halk büyük bir coşku içindeydi. Fakat Âkif huzursuzdu, hürriyetin ne olduğunu tam olarak bilmeden sokağa dökülen bu şuursuz kalabalığın, hürriyet namına taşkınlık yapmalarından rahatsızdı. Gördüğü manzarayı hicivli bir dille anlatıyor:

Galeyana geldi mi mantık savuşurmuş… doğru.
Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru.
Kimse farkında değil, anlaşılan, yaptığının;
Kafalar tütsülü hülyâ ile, gözler kızgın;
Sanki zincirdekiler hep boşanıp zincirinden,
Yıkıvermiş de tımarhaneyi çıkmış birden!

 Bu mısralarda Âkif hürriyete değil, hürriyetin ölçüsüzlük ve başıboşlukla karıştırılmasına tavırlıdır.

Yeni yönetime bağlanan umutların ömrü fazla uzun sürmedi, hayal kırıklığı çabuk geldi. Balkan hezimeti, katliamlar, zulümler, kaybedilen Rumeli, binlerce insanın vatan toprağından sökülüp göçe zorlanması… Yaşanan acıların kelimelerle tarifi yok. Felaketlerin ağırlığı Âkif ‘in şirinde sitemli bir yakarışta dönüştü:

Ya Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felahı!
Nûr istiyoruz… Sen bize yangın veriyorsun!
‘Yandık’ diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun!
Esmezse eğer bir ezelî nefha, yakında (nefha: İlahî esinti)
Ya Râb bu cehennemle tûfan arasında
Toprak kesilip, kum kesilip Âlem-i İslâm
Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm!

Bu haykırışlarda İslam âleminin yok olma tehlikesine, putçuluğun, yeniden gün yüzüne çıkması ihtimaline duyulan büyük bir endişe var. Âkif’in serzenişinde, “İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk edecek misin?”  diyen Hz. Musa’nın korkusu var:

Eyvah! Beş on kâfirin imanına kandık;
Bir uykuya daldık ki: cehennemde uyandık.

Acılar hiç bitmeyecek gibi, savaşlardan bitap düşmüş insanımız, bir de I. Dünya Savaşıyla cepheden cepheye koşuyor, felaket üstüne felaket… Nihayet Çanakkale Zaferiyle milletin yüzü gülüyor. Ümidi ve imanı tazeleniyor. Fakat zafer sevinci de uzun sürmüyor. Mondros mütarekesinin hemen ardından İstanbul da dahil vatanın her köşesi işgal altında. İstanbul’un başta İngilizler olmak üzere İtilaf kuvvetleri tarafından resmen işgal edilmesinden sonra Âkif, Millî Mücadeleye katılmak üzere Anadolu’ya geçiyor.

Âkif yirmi bir yıl baytar olarak çalışmış, Anadolu insanını iyi biliyor. Aslında İslam’ın yaşadığı toprakları karış karış dolaşmış, çeşitli görevlerde bulunmuş, gözlemler yapmış, İslam Âlemi’nin içine düştüğü bunalımların nedenleri üzerine kafa yormuştu. Birinci Dünya Savaşı sonlarında Berlin’e de davet edilmiş, orada İtilaf Devletleri safında savaşırken esir düşen Müslüman askerlere telkin ve irşat göreviyle vazifelendirilmişti.  Bu esnada Almanların teknik ve askerî gücünden etkilenmişti. Böylece hem Batı’yı hem İslam âlemini iyi tanıyan biri olarak aradaki farkı mukayese edebilecek durumdaydı:

“Ah biz Şarklılara vazife hissini ihsas edecek bir aşı keşf olunsa!.. Nereye gittimse, insanlarında vazife duygusunu göremedim. Bu şuurun uyandığı gün, Şark, yakasını kurtarmış demektir.” diyordu. “Âkif’e göre İslâmiyet tembelliği değil, çalışmayı emreder. Ancak tüm İslâm âleminde görü­len yanlışlıklardan biri uyuşukluk, tembellik, tevekkül ardına saklanılmış gaflettir.”

Âkif’e göre milletin kültürel açıdan ilerleyebilmesinin, başarının da başarısızlığın da temelinde eğitim ve öğretime verilen önem var; buna dönemin Almanya’sını örnek gösterir:

Ne derler, bilir misiniz? Hem de öyledir inanın:
‘Muallem ordusudur harp eden Prusyalının;
Muallim ordusu lakin, asıl muzaffer olan!’
Bu sözden almalıdır, hiç değilse ibret alan

Savaş durumunda askerin de bilgili olmasının önemli olduğunu ifade eden Âkif, gerçek zaferi kazanan­ların öğretmenler olduğuna vurgu yapar.

Âkif, Tanzimat’la birlikte ilim tahsili için Batı’ya gönderilen veya Batı tarzı okullarda eğitim görmüş ama kültüründen, millî ve mânevî değerlerinden uzaklaşmış, aynı zamanda Batı’nın da bilim ve felsefesini hakkıyla anlayamamış kesimleri de eleştirir:

‘Al okut, Avrupa tahsîli desinler, gönder
‘Servetinden bölerek nâmütenâhî para ver;
Sonra bir bak ki: Meğer karga imiş beslediğin!’
‘Şark’a bakmaz, Garb’ı bilmez, görgüden yok vâyesi;  (vâye:nasip, kısmet, pay, hisse)
Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi!’

“Aile müessesesi çökmektedir. Köylünün sıhhati, ahlâkı, geçimi bitmiş, tükenmiştir. Millet basi­retsiz ve kötü idarecilere, gafletle ve körü körüne uymaktadır. Birbirlerini anlamayan eski nesil- yeni nesil, halk-idareciler, mektep-medrese ikiliği memleketi gittikçe derinleşen bir çatışmaya sürüklemektedir.” (Orhan Okay, Mehmed Âkif, Bir Karakter Heykelinin Anatomisi, Akçağ Yay., Ankara 1998, s. 42-43)

 Âkif’in aile müessesesi ve kadınlarla ilgili geniş gözlemleri ve görüşleri var. Bu konuyu başka bir yazımızda ele alalım. Köylüyle ilgili gözlemleri ise şöyle:

Köylünün bir şeyi yok, sıhhatı, ahlakı bitik;
Bak o sırtındaki mintan bile tiftik tiftik.
Bir kemik, bir deridir ölmedi kaldıysa diri;
Dam çökük, arsa rehin, bahceyi icra ister;
Bir kalem borca bedel faizi defter defter!

 Buraya kadar köylünün sefaletinin, nedeni çorak topraklar olarak gösteriliyor. Peki fazla ürün kaldırsa köylünün hali ne olur?

Bire dört aldığı yıl köylü emin ol, kudurur:
Har vurur bitmeyecekmiş gibi, harman savurur.
Uğramaz, gün kavuşur, çitine yahut evine;
Sabah iskambil atar kahvede, akşam domine.

Köylünün  kısacık ilmi yararsız; dini de imi kadardır: ne emir bilir ne yasak.

Namazın semtine bayramlarda uğrar sade;
Hiç su görmez yüzünün düşmanıdır seccade. (Safahat s.384)

Bu tabloda köylünün maddî sıkıntılarının yanında maneviyat yoksunluğu ve ahlâkî zafiyeti resmedilmiştir.  Köylü de toplumsal çöküşün bir parçasıdır.

Müslümanların düştüğü durum, tembellikleriyle doğrudan ilişkilidir:

Yatıyor koskoca bir âlem-i îman, bîtâb.
Pıhtı halinde yürekler, cevelansız kanlar;
Çevirip yastığı tekrar uyuyor kalkanlar!
Gözünün gördüğü yok beynine çarpan güneşi!.. (Safahat. 410)[

Âkif, Müslümanların içinde bulundukları ruh halini kabullenemeyerek onlara şöyle seslenmektedir:

“Ey Müslümanlar! Sizde ruhtan, histen eser yok mu? Ne zamana kadar bu zillete tahammül edeceksiniz? Lanet o zelilane hayata ki, sahibini dünyada sefil, ahirette rezil eder. İman demek, zillet demek değildir; iman demek, taarruza, tecavüze, hakarete tahammül etmek, a’da-yı di­nin tahakküm-i kâhirine serfürû eylemek değildir. İman demek, izzetle yaşamak, izzetle ölmek demektir. İslam’ın asırlardan beri duçar olduğu zilletin kâl ü kalemle tasviri mümkün değildir.” (Ertuğrul Düzdağ, Mehmed Âkif Ersoy, Kültür Bak. Yay., Ankara 2002, s. 206)

 Müslümanlar için en kötü sonuçlardan birisi de ümitsizliğe kapılmalarıdır:

Ya senin âlem-i İslâm’ın inanmış ye’se;
Din-i resmîsi odur, vazgeçemez kim ne dese!
Önce dört kıt’ayı alt üst eden îmân- metîn;
Sonra, dört yüz bu kadar milyon adam, hepsi cebîn! (cebîn: korkak, yüreksiz)
Şarka in, Mağribe yüksel görmezsin galeyan…
Nasıl olmuş da uyuşmuş bütün ümmetteki kan?

Hayatının her döneminde tam bir denge insanı olan Âkif, çağında yaşanan İslâm’ı beğenmez:

Kaç hakiki Müslüman gördümse hep makberdedir,
Müslümanlık bilmem ammâ, galiba göklerdedir.

Yazımızı toparlayalım, Âkif’i II. Abdülhamit’e karşı oluşu veya İttihatçılara yakınlığı üzerinden tanımlamak, kimilerinin dediği gibi, “O, bir şairdi, mütefekkir değildi.” demek, bence onun ilmine, sanatkârlığına ve hizmetine kıymet vermemektir. Âkif’in asıl mücadelesi bir şahısla değil; istibdatla, cehaletle, atalete dönüşmüş tevekkülle ve nihayet ümitsizlikleydi.

Yakın tarihimiz tekerrür etmesin dileğiyle sözümüzü bitiriyoruz.

Ayşegül Ünal

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar
  1. Fatih Mehmet Kara dedi ki:

    Çok teşekkür ederim Ayşegül Hanım severek takip ettiğimiz ve bir o kadar da zevk ile okuduğumuz güzel bir yazı olmuş kaleminize bileğinize sağlık
    Evet; Yakın tarihimiz tekerrür etmesin dileğiyle

  2. Abdullah Yıldız dedi ki:

    Akif’in bir derdi vardı, mücadele adamıydı. Allah rahmet eylesin, kınamak için değil öğrenmek için soruyorum: Anlıyoruz ki; Abdülhamid Han’ın baskıcı idaresini hiç çekinmeden eleştirmiş. Peki, baskının zirve yaptığı M. Kemal devrine yönelik doğrudan eleştiri getirebilmiş mi?

  3. Seyhan Duman dedi ki:

    ..” Âkif hürriyete değil, hürriyetin ölçüsüzlük ve başıboşlukla karıştırılmasına tavırlıdır.”
    ..karşın oluşu “cehaletle, atalete dönüşmüş tevekkülle ve nihayet ümitsizlikleydi”
    Evet, güzel kardeşim duamız: bunlardan ibret alınıp durumun bir daha tekerrür etmemesi dua ve GAYRETi

  4. şule yüksel kara dedi ki:

    Böylesine önemli bir şahsiyeti kaynaklarıyla, dönemin şartlarını göz önünde bulundurarak ve farklı yönleriyle anlatmanız gerçekten takdire değer. Kaleminize, emeğinize ve araştırmacı yaklaşımınıza sağlık. 🌿👏