
Bir zamanlar sisteme tepkiliydik. Hem de yalnızca sistemin yanlış uygulamalarına, kötü yöneticilerine veya dönemsel haksızlıklarına değil; sistemi meydana getiren dünya görüşüne, insan anlayışına, yönetim tasavvuruna, iktisadî zihniyete ve hayatı belirleyen değerler bütününe itiraz ediyorduk. Çünkü meselemizin yalnızca iktidardaki insanların değişmesi olmadığını biliyorduk. Bir sistem insanı Allah’ın kulu olarak değil, kendi iradesinin mutlak sahibi olarak tanımlıyor; hayatı vahyin ölçülerinden bağımsızlaştırıyor, hukuku, ekonomiyi, siyaseti, eğitimi ve toplumsal düzeni ilahî ölçünün dışında kuruyorsa, bizim itirazımız o sistem içerisinde daha iyi bir yer edinmek değil, onun temel kabullerine yönelikti. İnancımız bize İslâm’ın yalnızca camide yaşanan, vicdana hapsedilen, ferdî ibadetlerden ibaret bir din olmadığını öğretiyordu. İslâm’ın insanın ahlâkından ticaretine, ailesinden hukukuna, servet anlayışından yönetim tasavvuruna kadar hayatın bütününe ölçü koyduğuna inanıyorduk. Bu sebeple meydanlarda söylediğimiz ezgiler bile bir dünya görüşünün ifadesiydi: “Doğ ey güneş, erit taştan adamı / Ve kurut taşları diken elleri.” Ve karanlığın ortasında birbirimize hatırlatıyorduk: “Bir sabah gelecek kardan aydınlık.” Bunlar bizim için yalnızca şiir değildi. Bir itirazdı. Bir iman iddiasıydı. Bir gelecek tasavvuruydu. Güneş doğacak, taşlaşmış düzen çözülecek ve insan yeniden Rabbiyle, fıtratıyla, adaletle buluşacaktı. Fakat bugün, yıllar sonra kendi vicdanımıza dönerek sormak zorundayız: Ne oldu bize? Taştan adamı güneşin eriteceğine inanırken, taştan adam mı bizi eritti? Sistemi değiştirmeye çıktığımız yolda sistem mi bizi değiştirdi?
1980’lerden 1990’lara, oradan 2000’li yılların başlarına uzanan İslâmî mücadelenin bütün insanlarını ve hareketlerini aynı çizgide görmek tarihî bakımdan mümkün değildir. Aralarında ciddi fikrî ve siyasî farklılıklar vardı. Fakat geniş bir kesimin zihninde güçlü bir ortak bilinç bulunuyordu: Müslüman, kendisine sunulan düzeni sırf mevcut olduğu için meşru kabul etmek zorunda değildi. İslâm, mevcut hayatın kenarına birkaç dinî sembol eklemek için gelmemişti. Müslümanın iddiası, sistem içerisinde kendisine daha geniş bir alan açılması, bürokraside daha fazla koltuk edinmesi, ekonomik pastadan daha büyük pay alması veya yönetici sınıflar arasına kendi insanlarını yerleştirmesi değildi. Mesele birilerinin yerine bizim geçmemiz değildi; mesele hangi ölçünün hükmedeceğiydi. Çünkü isimlerin değişmesi sistemi değiştirmez. Dün eleştirdiğimiz kurumların başına bugün bizim insanlarımızın gelmesi, o kurumların dayandığı değerleri kendiliğinden İslâmîleştirmez. İslâmî mücadele, sistemin içinde yükselme mücadelesi değil, hayatı Allah’ın ölçülerine göre yeniden anlamlandırma iddiasıydı.
Sonra şartlar değişti. Dün sistemin dışına itilenler sistemin merkezine doğru yürümeye başladı. Üniversitelerin, bürokrasinin, sermayenin, medyanın ve siyasetin kapıları açıldı. Tam burada büyük imtihan başladı. İlk zamanlarda “Bu imkânları davamız için kullanacağız” denildi. Sistemin içerisinde bulunmak bir araç olarak anlatıldı. Makamların, imkânların, ekonomik gücün ve siyasî nüfuzun hedef olmadığı, bunların İslâmî mücadeleye hizmet edeceği söylendi. Fakat tarih bize tekrar tekrar gösterdi ki araç olarak içine girilen yapı, zamanla insanın amacını yeniden tarif edebilir. Sisteme girerken onu değiştireceğimizi düşündük; fakat sistem kendi kurallarını önümüze koydu. İçerisinde kalmanın bedeli vardı: dilimizi yumuşatmak, itirazlarımızı ertelemek, bazı hakikatleri söylememek, bazı yanlışları görmezden gelmek, bazı ilişkileri korumak, bazı çıkarları kaybetmemek… Önce “şimdilik” sustuk, sonra susmaya alıştık. Önce bazı tavizleri zaruret saydık, sonra zaruretlerimiz çoğaldı. En sonunda bir zamanlar itiraz ettiğimiz şeyler hayatımızın normaline dönüştü. Sistemin en büyük başarısı Müslümanları susturması değil, sustukları hâlde hâlâ mücadele ettiklerine inandırması oldu.
Bir zamanlar sistemin İslâmîleştirilmesinden söz edenlerin bir kısmı, zamanla sistem içerisinde Müslümanların güçlenmesini İslâmîleşme zannetmeye başladı. Oysa bunlar aynı şey değildir. Müslümanların zenginleşmesi İslâm’ın hâkim olması değildir. Müslümanların bürokraside yükselmesi adaletin kurulması değildir. Dindar insanların siyasette çoğalması siyasetin İslâmî ahlâka kavuştuğu anlamına gelmez. Dinî sembollerin kamusal alanda görünür olması, hayatı belirleyen temel ölçülerin değiştiğini tek başına göstermez. İslâm isimlerle değil ölçülerle hükmeder. Eğer ekonomik hayatın merkezinde yine sınırsız büyüme, tüketim ve servet tutkusu; siyasetin merkezinde güç; toplumsal hayatın merkezinde statü; bireyin merkezinde benlik bulunuyorsa, aktörlerin Müslüman olması sistemin mahiyetini kendiliğinden değiştirmez. Hatta daha ağır bir tehlike ortaya çıkar: Sistemin değerleri dinî bir dil içerisinde yeniden üretilmeye başlanır.
İşte sekülerleşmenin en tehlikeli biçimi budur. Seküler Müslüman mutlaka namazı terk etmiş insan değildir. Namazını kılabilir, orucunu tutabilir, dinî aidiyetini güçlü biçimde ifade edebilir; fakat hayatının gerçek kararlarını verirken vahyin ölçüsünü değil dünyanın ölçülerini esas alabilir. Makamını kaybetmemek için susar, servetini büyütmek için ilkelerini esnetir, kendi tarafının yanlışını görmezden gelir, güçlü karşısında başka, güçsüz karşısında başka davranır. Böylece din ibadetlerde korunurken hayatın belirleyici alanlarından yavaş yavaş çekilir. İşte sistemin Müslümandan istediği tam da budur: Müslüman kalabilirsin, fakat sistemin temel kabullerini sorgulama; ibadet edebilirsin, fakat güç anlayışına dokunma; dinî kimliğini yaşayabilirsin, fakat ekonominin, siyasetin, hukukun ve toplumsal düzenin hangi ölçüler üzerine kurulduğunu tartışma. Böyle bir noktada İslâm, hayatı belirleyen hakikat olmaktan çıkarılıp sistem içerisinde izin verilen bir kimliğe dönüştürülmüş olur.
Ve belki en acısı şudur: Bir zamanlar değiştirmek istediğimiz dünyanın insanına benzemeye başladık. Dün eleştirdiğimiz makam tutkusu bugün başarı sayılabiliyor. Dün karşı çıktığımız lüks hayat, bugün “Allah verdi” denilerek meşrulaştırılabiliyor. Dün kapitalizmin insanı tüketiciye dönüştürmesini eleştirirken bugün tüketim yarışının ön saflarında Müslümanlar görülebiliyor. Dün bir lokmayı paylaşmanın kardeşliğini anlatırken bugün evlerimiz, otomobillerimiz, markalarımız ve makamlarımız üzerinden birbirimize üstünlük kurabiliyoruz. Dün sistemin seçkinlerini eleştirirken bugün kendi seçkinlerimizi ürettik. Dün ayrıcalığa itiraz ederken bugün ayrıcalığın bizim elimizde bulunmasını problem etmeyebiliyoruz. O hâlde kendimize karşı acımasız derecede dürüst olmak zorundayız: Biz sistemi mi değiştirdik, sistem mi bizi kendi insanına dönüştürdü?
Bir zamanlar “Bir sabah gelecek kardan aydınlık” diyorduk. Peki ne oldu o sabaha? Sabah mı gelmedi, yoksa biz gecenin konforuna mı alıştık? “Doğ ey güneş, erit taştan adamı” derken taştan adamı yalnızca dışımızda aradık. Oysa bugün görüyoruz ki taştan adam yalnızca bir devlet düzeni, siyasî yapı veya ideoloji değildir. Taştan adam bir insan tipidir. Hakikati çıkarına göre eğip büken, güce yakınlaştıkça susan, makamını kaybetmemek için yanlış karşısında sessizleşen, servet arttıkça dünyaya bağlanan insanın içerisinde de taştan adam büyür. Sistem tam da böyle işler: Önce insanı kendi kurumlarına alır, sonra kendi dilini öğretir, ardından kendi korkularını verir ve sonunda kendi başarı ölçülerini benimsetir. İnsan hâlâ eski ezgileri dinleyebilir, eski dava arkadaşlarını hatırlayabilir, eski kelimeleri kullanabilir; fakat artık başka bir dünyanın insanı hâline gelmiştir.
Bu sebeple bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, sisteme daha fazla entegre olmak değil, İslâmî çizginin nerede kaybedildiğini açıkça görmek ve yeniden bağımsız bir İslâmî şahsiyet inşa etmektir. Müslüman kendisini sistemin verdiği makamlarla, unvanlarla, ekonomik güçle ve siyasî nüfuzla tarif etmekten vazgeçmelidir. İslâmî mücadelenin hedefi sistem içerisinde güvenli bir mevki elde etmek olamaz. Çünkü dava, Müslümanların dünyadan daha fazla pay almasının adı değildir. Dava, hakikate şahitliktir. Bunun bedeli bazen yalnız kalmak, bazen makamdan olmak, bazen ekonomik imkânlardan vazgeçmek, bazen kendi mahallesinin yanlışına karşı çıkmak, bazen güç sahiplerinin hoşuna gitmeyen sözü söylemektir. Bedelsiz dava olmaz. Bedel ödemeyi bıraktığımız yerde dava, çıkar örgütlenmesine dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Yeniden dönmek zorundayız. Fakat geçmişin biçimlerine değil, İslâm’ın değişmeyen ruhuna. 1980’lerin sloganlarını tekrar ederek değil, o sloganları doğuran iman sorumluluğunu yeniden kuşanarak. Yeniden dünya karşısında mesafeli, güç karşısında şahsiyetli, servet karşısında kanaatkâr, zulüm karşısında tavizsiz, mazlum karşısında merhametli, hakikat karşısında teslim olmuş Müslüman şahsiyeti ayağa kaldırmak zorundayız. Gençlere yalnızca iyi üniversiteyi, iyi mesleği, yüksek geliri, güzel evi ve rahat hayatı hedef gösteren bir Müslümanlık, kendi geleceğini sekülerleştirir. Çocuklarımıza yeniden “Ne kadar kazanacaksın?” sorusundan önce “Ne için yaşayacaksın?” sorusunu öğretmek zorundayız.
Çünkü bizim yolumuz bir kariyer yürüyüşü değildi. Bir iktidar yürüyüşü değildi. Devlet içerisinde mevki kazanma yürüyüşü değildi. Ekonomik sınıf atlama yürüyüşü hiç değildi. Kutsal bir yürüyüştü bizim yolumuz. İnsanın insana kulluğundan Allah’a kulluğa, zulümden adalete, kibirden tevazuya, çıkarın egemenliğinden hakikatin şahitliğine doğru yürüdüğümüze inanıyorduk. Eğer yol üzerinde karşılaştığımız makamlar, servetler ve imkânlar bizi yürüyüşün gayesinden kopardıysa, onları başarılarımız olarak değil imtihanlarımız olarak yeniden değerlendirmek zorundayız. Çünkü bazen kaybettiğimiz şey iktidar değildir; iktidarı kazanırken kaybettiğimiz kendimizdir.
Şimdi yeniden o ezgiyi söylemenin zamanıdır: “Doğ ey güneş, erit taştan adamı / Ve kurut taşları diken elleri.” Fakat bu defa güneşi yalnızca dışarıdaki taştan adamın üzerine çağırmayalım. Önce içimizdeki taştan adamı eritsin. Makam sevgimizi, güç tutkumuzu, servet hırsımızı, çıkar hesaplarımızı, suskunluklarımızı, korkularımızı ve meşrulaştırdığımız tavizlerimizi ortaya çıkarsın. Sonra yeniden hatırlayalım: “Bir sabah gelecek kardan aydınlık.”
O sabah, sistem içerisinde biraz daha güçlendiğimiz gün gelmeyecek.
O sabah, sistemin bize biçtiği insan olmayı reddettiğimiz gün başlayacak.
Yeniden ilahî bir uyanışa ihtiyacımız var. Önce kendi içimizde başlayacak, sonra ailemize, gençliğimize, düşüncemize ve topluma ulaşacak bir uyanışa. İslâm’ı yalnızca kimliğimizin adı değil, hayatımızı ölçen hakikat hâline getirecek bir uyanışa. Gücün karşısında eğilmeyen, çıkar karşısında susmayan, kendi tarafının yanlışını örtmeyen, dünyayı kazanmak uğruna ahiretini ve şahsiyetini pazarlık konusu yapmayan bir Müslümanlığa ihtiyacımız var.
Taştan adama yenildik mi?
Eğer onun değerlerini kendi değerlerimiz hâline getirdiysek, evet, ağır bir yenilgi yaşadık.
Fakat hâlâ vicdanımız sızlıyorsa, hâlâ kaybettiğimiz çizginin farkına varabiliyorsak, hâlâ hakikatin bizi yeniden ayağa kaldırabileceğine inanıyorsak, son söz söylenmiş değildir.
Güneş hâlâ doğabilir.
Beklediğimiz o kardan aydınlık bir sabah gelebilir.
Fakat bunun için önce sisteme ne kadar yaklaştığımızı değil, İslâm’ın ölçülerinden ne kadar uzaklaştığımızı konuşmalıyız.
Ve sonra yeniden yürümeliyiz.
Makam için değil.
İktidar için değil.
Servet için değil.
Dünyadan daha büyük pay almak için değil.
Hakikate şahitlik etmek için. Allah’ın egemenliğini hâkim kılmak için yürümeliyiz.
Çünkü kutsal bir yürüyüştü bizim yolumuz.
Ve o yürüyüşün istikameti, dünyanın merkezine değil, Allah’ın rızasına doğruydu.