
Günümüzde yapay zekâ hayatın her köşesinde kendisine yer ediniyor, insan zekâsıyla adeta yarışıyor. Tıp, hukuk, eğitim, finans ve daha sayamayacağımız birçok alanda bir yandan işlerimizi kolaylaştırıyor, diğer yandan yeni soruları beraberinde getiriyor: Acaba çok gelişmiş bir yapay zekâ insana hükmedebilir mi? Yapay zekâya ne kadar güvenebiliriz; bizi yanlış yönlendirebilir mi?
Son iki yıldır üniversite sınavında yapay zekânın beklenen başarıyı gösteremediğini basına yansıyan haberlerden öğreniyoruz. Bizim sınavımız mı zor, yoksa soru sorma biçimimiz mi yapay zekâyı zorluyor? Elbette konuyla alakalı uzmanların durumu irdeleyen açıklamaları vardır. Ancak bizim dikkatimizi çeken şey, muazzam bir bilgi birikimini işleme kapasitesine sahip olan yapay zekânın yanlış yapabilmesi. Demek ki bilginin çokluğundan daha önemli olan, bilginin nasıl kullanılıp yönetilmesi, doğru düşünebilme yetisidir.
Yapay zekâ birkaç aşamalı ve hatasız bir muhakeme zinciri içinde bilgiyi kullanmayı gerektiren durumlarda yanlış yapabiliyor. Sezgi ve birikiminden yararlanan insan, karmaşık sorunların çözülebilmesinde yapay zekâdan daha başarılı görülüyor. Gelecekte sınavlarda üstün başarı gösteren veya bilge biri gibi muhakeme yapabilen yapay zekâ modelleri geliştirilir mi bilinmez. Bilinen bir gerçek varsa o da yapay zekânın insanlar tarafından tasarlanan, belirli verilerle eğitilen, kurallar çerçevesinde çalışan bir araç olduğudur. Ondan üretilen bilgiler, hatalardan, önyargılardan bütünüyle bağımsız değildir. Bu bakımdan yapay zekâdan faydalanırken akıl ve sağduyunun denetimiyle hareket etmek gerekiyor.
Yapay zekâdan gelen bilgileri akıllıca süzerek almak gerektiği gibi, amaca uygun kullanabilmek için de doğru sorular sormayı bilmek gerekiyor. Yani muhakeme yeteneğinin gelişmişliği derecesinde istifade etmek mümkün.
Doğru düşünebilmek, isabetli kararlar verebilmek, doğru sorular sormayı ve sorgulamayı bilmeyi zorunlu kılar. “Gençlere İdeal Vermek: Cahit Okurer’den Mümtaz Turhan’a” başlıklı yazımızda Prof. Dr. Mümtaz Turhan’ın bilim adamının soru sorma yöntemini bilmesiyle ilgili görüşlerine kısmen değinmiştik. Ona göre, bilim adamı yüksek zekâlı olmak zorunda değildi. Sıradan kimseler de soru yöntemini, sorunun cevabını bulmaya yönelik çalışmaların aşamalarını takip edip değerlendirebiliyorsa başarılı bir bilim adamı olabilirdi. Nitekim, tarihte Sokrates de bir köleye sorduğu sorularla zor bir geometri problemini çözdürmüştü. Bilgiyi soru sorarak öğretmeyi amaçlayan Sokrates, bu yolla yeni fikirlere ulaşılmasını sağlamıştı.
Sokrates’in sorgulama metodu bugün bile psikoterapi yöntemi olarak kullanılabiliyor. Geçmişte de Sokrates pazar yerinde dolaşırken halka sorular sorar, onları alışılmış kalıp yargıların dışında düşündürmeyi başarırmış. Dönemin yerleşik inanç ve değerlerini sarsan bu yaklaşımı, özellikle gençler üzerinde etkili oluyormuş. Atina’nın kabul ettiği tanrılara inanmadığı ve gençleri yozlaştırdığı iddiasıyla yargılanıp ölüme mahkûm edilmiş. Ölüme giderken bile, sözleriyle davranışlarının tutarlı oluşunu örnekleyen bilgece bir tavırla son dersini vermiş: “Sorgulanmamış hayat insan için yaşanmaya değer değildir.” demiş.
Ona göre sadece bedeni hayatta tutmak için yaşamak, insanca yaşamak değildir. İnsan olmanın doğasına uygun yaşamı bulmak için kişi kendini tanımalıdır. Bilge biri, iyi ve doğru bir hayat sürdürmek için yaşadığı hayatı ve bu hayatın temel değerlerini sorgulamalıdır. Onun anlayışında mutluluk, bilgi ile elde edilen erdemlerle yaşanan ahlâkî bir hayatla mümkün olabilir.
2000 yılı aşkın bir süre öncesinden bugünlere geldiğimizde Sokrates gibi günümüz insanının değer ölçülerini sorgulayan Nevzat Tarhan’ın uyarıları dikkatimizi çekiyor:
“Modernizm insanı mutlu etmek yerine onu sadece üreten bir fazlalık, materyal bir varlık haline getirdi. Hayvanlarla eş değer; sadece yeme, içme, üreme ve barınma ihtiyaçlarına odaklanmış bir insan tipi ortaya çıktı. İşte tam bu noktada, 21. yüzyılın en temel değeri olarak “Bilgelik” kavramını yeniden masaya yatırmamızın bir zorunluluk olduğuna inanıyorum. Çünkü açıkça ifade etmeliyim ki 20. yüzyıl bilgi çağıydı, 21. yüzyıl ise bilgelik çağı olmak zorundadır. Eğer biz bu çağda bilgeliği inşa edemezsek, insanlığımızı dijital diktatörlüklerin ve algoritmaların insafına terk edeceğiz.
“Bilgelik nasıl inşa edilebilir?” Bilgelik, bilgiyi doğru şekilde kullanma yetkinliği; ileriyi görebilme, sağlıklı değerlendirme ve karar verme konusunda belli bir beceri, anlayış kazanma durumu olarak tarif edilebilir. Bu seviyeye gelebilmek ise bilginin birçok açıdan deneyimlenerek sınanmasıyla zaman içinde gerçekleşir. Yaygın kanaat bilgeliğin 50’li yaşlardan sonra ortaya çıkacağı yönündedir. Fakat Acar Baltaş’ın iddiasına göre “Bilgelik Zekâsı” diye adlandırdığı zekâ türü, uygun eğitim ve örneklerle 20’li yaşlarda dahi geliştirilebilir.
Acar Baltaş, çocuklarımızı geleceğin dünyasına hazırlarken bilgelik zekâsını geliştirecek eğitimin dört aşamada verilmesini öneriyor:
İlk aşamada küçük yaştan itibaren çocuklara gruplar halinde bir objenin resmi yaptırılıyor. Ardından farklı bakış ve konumlanmanın algıyı nasıl etkilediği hakkında düşündürmek amacıyla sohbet yapılıyor.
İkinci aşamaya soyut düşüncenin başladığı on üç yaşından sonra geçiliyor. Felsefî düşünmenin temelleri atılıyor. Öğrenmek kadar öğrendiğini sorgulamanın önemi üzerinde duruluyor.
Üçüncü aşamada on dört yaşından sonra plastik sanat galerilerinin bir rehber eşliğinde gezilmesi tavsiye ediliyor. Sanatçının gözünden görülen dünya ile gencin kendi iç dünyası arasında ilgi kurması, sanat yoluyla algıyı geliştirme hedefleniyor.
Dördüncü aşamada, romanlarda çeşitli karakterlerin bakış açıları üzerinde düşündürmek üzere çalışmalar yapılıyor. Edebiyat yoluyla insanı anlama pratiği geliştiriliyor.
Acar Baltaş’ın tarif ettiği bilgelik zekâsı yüksek kişiler; karşı görüş açısını anlayabilen, çatışmalara uzlaşma yoluyla çözüm bulabilen, alçak gönüllü, evrensel ahlâkî ilkeleri gözeten insanlardır. Bu insanların yaşam doyumları daha yüksek, ilişkileri daha sağlıklı ve uzun süreli, meslek yaşamları daha istikrarlı ve ahlâkî duruşları fark yaratıyor. [2]
Bilge insan deyince eski kültürümüzde irfan sahibi, hikmetle konuşan, tecrübesiyle yol gösteren kişiler akla gelir. Yusuf Has Hacib, Dede Korkut, Yunus Emre, Âhi Evran, Gazali gibi ilim ve irfan sahibi daha nice ulu kişiler, yüzyıllar boyunca geniş bir coğrafyada kültürümüzü yapılandırdılar. İnsanları birlik ve beraberlik içinde tutmayı başardılar; hoşgörüyü, ahlâkî değerleri öğrettiler. Onlardan hâlâ öğreneceğimiz çok şey var; ancak çağın bilgilerine ve evrensel değerlere de sırtımızı dönemeyiz. Geçmişten gelen bilgi ve değerleri bugünün dünyasına taşıyarak, yeniliklere açık fakat kimliğimizden ödün vermeyen bir anlayışla var oluş serüvenimizi sürdürmeliyiz.
Kur’an’da “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et.” (Nahl 125); “Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir.” (Bakara 269) buyurulmaktadır. Rabbimiz Kur’an’ın pek çok yerinde aklı çalıştırmaya, yaratılıştaki hikmetleri sorgulamaya bizleri davet ediyor. Bu davet tüm zamanları kapsıyor.
Sonuç olarak, çağımızda yapay zekânın hayatımızda ne kadar söz sahibi olacağı merak edilse de asıl mesele, insanın sorgulama, muhakeme etme ve değerler doğrultusunda karar verme yeteneğini ona ne ölçüde devredeceğidir. Makinelerden elbette yararlanacağız. İhtiyacımız olan bilgiden vazgeçmek değil, bilgiyi hikmetle kullanabilmektir. Teknoloji karşısında edilgen olmadan, geçmişten devraldığımız irfanla çağın bilgisini buluşturabiliriz. Kendimizi ve geçmişimizi tanımak, bilgelik yolunda atacağımız ilk adım olabilir.
[1] Nevzat Tarhan, “Yapay Zekâ Çağında İnsan Olmayı Koruyabilmek”, ePsikiyatri (13 Eylül 2026). https://www.e-psikiyatri.com/yapay-zeka-caginda-insan-olmayi-koruyabilmek
[2] Acar Baltaş, Hayalini Yorganına Göre Uzat, 70-73.
Çok yerinde ve güncel bir konuyu gündeme taşımışsınız Ayşegül Hanım
Günümüz sorunlarından & gelişmelerinden biri yapay zeka, doğru yerlerde ve doğru şekilde kullanabilirsek ne mutlu bizlere günümüzde çok dikkat etmek gerekiyor her yönüyle, yazılarınız için çok teşekkür ederim zevkle ve severek okuyorum.