
Modern dünyada ateizmi besleyen faktörlerden biri de sosyal bilimlerin tarihe ilişkin, özellikle antropoloji ve dinler tarihinin Tanrı ve dinler konusunda geliştirdikleri senaryolardır. Antropologlar, başta insanın tabiat olaylarını bilimsel olarak açıklayamadığından veya kendisinde var olan niteliklerin yetkin formunu yansıttığı hayali bir varlıktan hareketle tanrıyı zihninde yarattığından, genel tarihi akışta çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa doğru seyrettiğini öne sürmektedirler. Söz konusu zihinsel/kurgusal senaryoyu ele geçen buluntular, taşlaşmış nesneler, tahtalar, mağara içi resimler, insan ve hayvan kemikleri ile mitolojik anlatımlarından yaptıkları seçmelerle kanıtlamaya çalışmaktadırlar.
En çok başvurdukları mitoloji olduğundan, mitolojik anlatım ve kaynaklara biraz daha yakından bakmakta fayda olabilir.
Mitoloji sonuçta onu üreten topluluğun icat ettiği kültür veya kültürel mirastır, burada icadın hangi düzeyde ve zaman diliminde vücuda getirilip doğru bir tanrı yargısına varılacağı sorundur. Bir dönem insan zihnini meşgul eden bir istifhamı gidermek üzere üretilen bir mit, daha sonraları anlamını kaybedebilir, yerini başka soru ve istifhamlara bırakabilir. Mitolojik olayı ağızdan ağıza aktaranların veya geç dönemde kayıt altına alanların, mitolojik istifhamın orijinini yakaladıklarından emin olamayız, bu yüzden mitoloji sıhhatli bilgi kaynağı olamasa da bize bir fikir verebilir. Bu da bize şifahi (sözel) anlatım veya kayıt altına alınan mitolojik anlatımlardan hareketle üretilen teorilerin, din ve dinler konusunda ortaya atılan kuramların bizi gerçeğe götürmeyeceğini gösterir.
Mitolojik anlatımda ortak temaların söz konusu olması dikkat çekicidir. Anlatım sembolik, şiirsel, teşbihler, alegoriler, istiareler vb. sanatsal dille yapılır; bu, vahiy eseri kutsal metinlerin de özelliğidir. Dil bizi derin, aşkın ve gizemli dünyalarda cereyan eden olaylara götürür, gidebileceğimiz yerde ahlaki normlar, adalet duygusu, haksızlıklara karşı mücadele, ödül ve ceza, gizemli bir dünyanın merak uyandırıcı hikayeleri var. Mitolojilerde yaratılış ortak temadır, bu önemli olayda ilahi irade başat rol oynar, bu sayede mitolojik hikâye evrenin yaratılışı, yapısı ve düzeni (kozmogoni, kozmoloji) hakkında bir kanaate temel olabilecek bilgiler verir. Evrenin yaratılışında, süren kozmik düzende tanrı veya tanrılar rol sahibidirler. Fizik varlık üzerinde etkileri tartışılamaz, fiziksel sınırlar onların güç ve kudretlerini sınırlandıramaz. Bu da aynı güç ve kudrete sahip olmayan insanın tanrıları yüceltmesine, anlardan yardım talep etmesine veya gazabına muhatap olmaktan kaçınmasına, gazaplanmışsa öfkesine yatıştırmak üzere onlara kurbanlar sunmasına yol açar.
Bu da bize gösteriyor ki, tanrı veya tanrılar her ne kadar evrenin yapısıyla ilgili ise de insanla, insanın manevi davranışları ve sosyal hayatıyla da ilgilidirler, zaten tanrıların kendi aralarındaki kavgalı veya anlaşmalı ilişkilerin bir yanı insan hayatıyla ilgili görünmektedir; bu hemen hemen her mitolojide yer alan konulardan biridir ki, bu da deistlerin iddia ettiklerinin aksine, mitolojik tanrı veya tanrılar anlatımında bile insanla ilgili olmayan tanrı tasavvuru yoktur.
Tanrılar salt eril değil, bazan dişil de olabilirler, aralarında cinsiyet farkı olsa bile tabii düzen, cisimler üzerinde veya insan hayatının bir yerine müdahale etmekte benzer rol ve fonksiyonlara sahiptirler. Mitolojik erkek kahraman olabileceği gibi dişi kahraman da olabilir. Bazı topluluklar soylarını kendilerini aşkın, kudretli ve ilahi bir kökene dayandırmak üzere mitolojik anlatılar geliştirmişlerdir; Türklerin Ergenekon’u, Kürtlerin Kawa’sı gibi.
Dinin ana konuları arasında yer alan hayat, ölüm, ahlak, adalet, mücadele, savaş vb. konular mitolojik anlatımlarda merkezi öneme sahiptir ama her anlatımın insanın can alıcı sorunuyla ilgili bir yanı var. (Bir örnek mitoloji, geçenlerde okudum. Kastamonu’da, Sipahi Köyü ile Kese Köyü arasında Yabanabad Kaplıcaları olarak bilinen bir yer var, burayla ilgili ilginç bir efsane anlatılır. Efsaneye göre, bir gün vücudunda neredeyse hiç tüy kalmamış hasta bir kurt, buradaki küçük su kaynağına gelir. Kurt günlerce bu suda yuvarlanır. Bir süre sonra yaraları iyileşir, tüyleri yeniden çıkmaya başlar. Bunu gören Sipahi Köyü’nden saçları olmayan genç bir kız da günlerce bu suda yıkanır, onun da saçları çıkar. Derken suyun şifalı olduğuna inanılınca kaynağın bulunduğu yere bir hamam yapılır. İnsanlar buraya geliyor ve ücret ödemeden yıkanmaya başlar, yıkananlar iyileşir, artık suya kutsal gözle bakılır. Fakat bir süre sonra birileri hamamdan para almaya karar verir. Ertesi sabah yıkanmak üzere hamama gelenler hamamın kapısında kocaman bir yılanla karşılaşır. Yılan kimsenin içeri girmesine izin vermez. Bunun üzerine hamama el koyanlar, ücret almaktan vazgeçer. Anlatıma göre yılan ortadan kaybolur bir daha görülmez. İşte halkın buraya “Yılanlı Hamam” demesinin ardındaki efsane böyle bir hikâyeden ibaret anlatılır.
Bu mitolojik anlatımda derin ahlaki bir temanın varlığı gözden kaçmıyor; tabiattan bolca bulunan bir kaynak herkesin şifasına sunulurken, muhteris kimseler suya el koyar, temellük eder, böylece herkese ait kaynak ancak para sahiplerinin yararlanabileceği bir metaya dönüştürülür. Fakat hangi bilinç türüne sahip olduğunu bilemediğimiz bir yılan bu haksız temellüke el koyar, böylelikle ilk haline irca ederek Allah’ın mülkü olan şifa kaynağını en-Nas’ın istifadesine sunar. Bu gayet basit anlatıma sahip mitoloji, neredeyse modern kapitalist düzenin acımasız vasfını birkaç cümlede özetler.)
Mitolojik anlatılarda pek çok tanrının özellikleri, davranış ve tutumları insanınkine benzer; gazap, merhamet, yardım, destek, sevgi, nefret vs. Bu benzerlikten hareketle bazı filozoflar, insanın kendindeki temel dürtü ve duyguların yetkin formunu bir varlıkta veya varlıklarda aradığından tanrı veya tanrıları icat ettiğini öne sürerler. Fakat söz konusu benzerlik bir yere kadardır, sıra ölüme geldiğinde insan ile tanrılar arasında kesin sınır çizilir, tanrılar ölümsüz, insan ölümlüdür; ölüm iki varlık arasında kesin, zorunlu bir ayırım ise, insan tanrı ve tanrı fikrini icat etmiş olamaz, çünkü bu durumda ya kendini ölümsüz farz edecekti, bu ise saçmadır ya da tanrıya veya tanrılara ölüm izafe edecekti, bu durumda aşkın söz konusu varlıklar tanrı veya tanrılar olamazdı. Varlık doğa üstü yeti ve güçlere sahip ise doğal sınırların üstünde eylemler yapar, tabiat yasalarını aşan işlevler görür. İnsan ne kadar güç ve kudret sahibi olursa olsun, gelip sınıra dayanacağı, gücünün tümüyle sona erip hiçbir işe yaramayacağı sınır ölümdür; Nemrut ve Firavun da öldü, Hitler ve Stalin de bugünkü muktedir zorbalar da ölecek!
Kadim toplumların çoktanrıcı formlarına dikkatle bakıldığında, her ne kadar insanların yücelttiği, belli zamanlarda ve ritüellerle tapındığı tanrılar varsa da, yine de tanrıların üstünde daha yüksek mertebede, daha kudretli, daha yetkin ve söz sahibi bir tanrı bulunmaktadır. Yunan, Mısır, Roma, Mezopotamya, Hind, Latin Amerika vs. Sümerlerde An ve Anu, Yunanlılarda Zeus, Babillerde Marduk, İranlılarda Ahura Mazda, Türklerde Tengri, Mısır’da Ra, Azteklerde Ometot, Amerikan yerlilerinde Vakan Tanka.
Tanrılar, bir tek tanrının özünün şu veya bu biçimdeki yansıması, dışa vurumu olarak düşünülebilir; Hıristiyanlık, Oğul ve Kutsal Ruh’u tek bir Tanrı’nın dışa vurumu saydı, böylece Bir’i Üç’e çıkardı. Eğer böyle ise, bize göre çoktanrıcılık (politeizm), şanı yüce Allah’ın Zatı’nın isim ve sıfatlarının her birinin zaman içinde tanrılaştırılmasından ibaret zihni bir sapma ve tahrifat eseridir.
Her bir tanrının ayrı ayrı iş ve fonksiyonlara sahip olması da ya isim ve sıfatların varlıktaki farklı tezahürleri veya görevli meleklerin tanrılaştırılması anlamına gelir. Bereket, aşk, savaş, toprak-tarım, yağmur, bilgelik vs. Bu manada çoktanrıcılık “kesrette vahdet”in asli manasından inhirafı olduğundan, kesret vahdetten koparılmış, özerkleştirilmiş demektir. Hakikati parçalayıp izafileştiren postmodernizm de, seküler/profan form altında çoktanrıcılığın devamıdır.
Bizim okumamıza göre Aramilerin Hodad veya başka toplumların fırtına tanrısı, bereket tanrısı Adonis, Yunanlıların Afrodit’in sevgilisi, ışık ve müzik tanrısı Apollo, Kenanilerde üreme tanrıçası İştar; Batı Samirilerin gök, dağ, şehir ve döl tanrıçası Ba’al (akıl ve hikmet tanrıçası Atina) ve başka toplumların mitolojilerinde çeşitli tabiat olaylarının ya doğrudan veya dolaylı olarak onlara yüklenen güç ve işlevler sonuçta ortak bir tanrısal, kozmik kompozisyonu ifade eder. Hatta Babil Sihirbazı Bel’am (veya Bal’am), İsrailoğullarının çöl şeytanı Azazel ve Yunanlıların insan ile tanrı arası varlıklar olan Demonlar (Cinler-Daimon) arasında da fonksiyonel benzerlikler bulunabilir. Kökeni Anadolu’ya dayanan Kibele (Sibel) adı verilen ana tanrıça hayvanların kraliçesi olup tabiat üzerindeki sınırsız egemenliği simgeler.
Doğu ve Batı, Kuzey ve Güney bölgelerde yaşayan toplumların mitolojilerinde tanrılar ulaşılabilir olmayan semavî varlıklardır; her birinin tabiattaki olaylarla –ister insan için yararlı, ister felaket getirici olsun- ve insan hayatının bir bölümüyle ilgileri var; hayli tuhaf ve şaşırtıcı fiilleri, huyları olsa bile tanrılar dini/kutsal bir evrenin varlıklarıdır; ölümsüzdürler; insanlar için söz konusu olan fiziki-kozmik sınırlar, kısıtlar onlar için söz konusu değildir; insanlar onlara derin saygı gösterir veya onlardan korkar, gazaba geldiklerinde öfkelerini yatıştırmak için kurban sunarlar. Ancak hepsinin üstünde kadir-i mutlak bir tanrı vardır, bu da genellikle göklerdedir, göklerin hakimidir, aşkındır; bazı mitolojilerce tanrılar put ve heykellerle temsil edilir; Tanrı ve tanrılar inancı olmayan toplum yoktur; tanrılara ilişkin kavramlara, inanıcı ifade eden anahtar terimlere bakıldığında arkaik ve muasır (modern) dillerde ortak temalar tespit edilir. Tanrı, kutsal öte dünya, haşyet, inayet, kurban, tabiat üzerinde hakimiyet, insanla tanrı ilişkileri vs.
Bütün bunlar bizi şu iki sonuca götürmektedir:
M.Ö. 660 yıllarında yazıldığı sanılan Upanişatlar’da şu kayıt bizi doğrulamaktadır: “Tanrı bir tanedir, o halde üç yüz ve üç bin tane olan tanrı nedir? Bunlar (tanrılar) ilahî kuvvetlerdir…”
Şunu da belirtmek gerekir ki mitolojik tanrılar, hakikatte Allah’ın emrinde evrenin yönetiminde rol oynayan meleklerin veya insan algısında negatif imaja sahip cinlerin ya da Allah’ın varlığının evrendeki tezahür ve tecellileri olan isim ve sıfatların tanrılaştırılmasından kaynaklanıyorsa da, diğer versiyonu itibariyle birbirinden kopuk kabile ve klanların Tanrı kavramını temellük etmelerinden, kendilerine özgü bir tanrı motifi geliştirmelerinden ve bir araya gelmek durumunda olduklarında kabileler-klanlar konfederasyonunun simge tapınağında (panteon veya Ka’be) kabile tanrılarının simgesi put ve heykellerin bir arada toplanmasından da kaynaklanmıştır. İslam öncesinde Mekke’de 4 büyük putun 4 büyük kabileye ve onların bir iki kademe altlarında bulunan orta ve küçük putların haririnin daha alt bir kabileye ve aşirete tekabül etmesi bunun açık kanıtıdır.