
İnsan ilişkilerinin temelinde güven vardır.
Güven varsa dayanışma vardır, yardımlaşma vardır, kardeşlik vardır. Güven varsa insan, kapısını açar; malını emanet eder; sözünü dinler; elinden tutar.
Fakat güven istismar edildiğinde yalnızca bir insanın malı veya itibarı zarar görmez. Toplumun ortak güven duygusu da yara alır.
Hele bu güven, dinî bir kisve, sosyal bir itibar, bir dava mensubiyeti veya “bizden” olma duygusu üzerinden kurulmuşsa…
İşte orada mesele çok daha ağır bir hâle gelir.
Çünkü maskeli adamı gören insan tedbirini alır.
Maskeli adam şüphe uyandırır.
Kapıyı kilitlersin.
Cüzdanını saklarsın.
Mesafeni korursun.
Ama istismarcı her zaman maske takmaz.
Bazen tam tersine, güven veren bir kisveye bürünür.
Öyle bir görüntü oluşturur ki insan ondan uzaklaşmaz; ona yaklaşır.
Kapısını açar.
Sırrını verir.
Malını emanet eder.
İtibarını kefil eder.
Hatta bazen geleceğini teslim eder.
İstismarın en tehlikeli tarafı da budur:
İnsanların kendisinden sakınması gereken kişiye güvenmesini sağlamak.
Bir insanın dinî görünüm taşıması, dindar çevrelerde tanınması, güzel konuşması, kürsüye çıkması, din adına söz söylemesi, “bizden” bilinmesi veya toplumda itibarlı bir konumda bulunması, onun yaptığı her işin doğru olduğu anlamına gelmez.
Çünkü İslâm’da ölçü şahıslar değil, hak ve hakikattir.
Mümin, hakikati kişilere göre şekillendirmez; kişileri hakikate göre değerlendirir.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاءَ لِلَّهِ وَلَوْ عَلَىٰ أَنْفُسِكُمْ أَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْأَقْرَبِينَ
“Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa adaleti titizlikle ayakta tutan, Allah için şahitlik eden kimseler olun.” (Nisâ, 4/135)
Demek ki yakınlık, adaletin önüne geçirilemez.
Mensubiyet, hakikatin ölçüsü hâline getirilemez.
“Bizden” olmak, hesap vermekten muaf olmak değildir.
Aynı davaya inanmak, aynı çevrede bulunmak, aynı değerlere vurgu yapmak veya aynı kisveyi taşımak; hiç kimseye kul hakkı karşısında dokunulmazlık kazandırmaz.
Yanlış yapan kim olursa olsun yanlıştır.
Çünkü din, insanların güvenini sömürmek için kullanılabilecek bir araç değildir.
Din; doğruluğu, emaneti, adaleti, iffeti, merhameti ve kul hakkından sakınmayı öğretir.
Bu sebeple dinî görünümün, insanların güvenini kazanmak ve ardından bu güveni şahsî menfaat için kullanmak amacıyla araç hâline getirilmesi, yalnızca bireysel bir ahlâk problemi değildir.
Bu, aynı zamanda insanların dine ve dindarlara yönelik güvenini de yaralayabilecek ağır bir sorumluluktur.
Rabbimiz buyuruyor:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَخُونُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُوا أَمَانَاتِكُمْ وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
“Ey iman edenler! Allah’a ve Resûlü’ne hainlik etmeyin; bile bile emanetlerinize de hainlik etmeyin.” (Enfâl, 8/27)
Emanet sadece kasadaki para değildir.
Bazen bir insanın size duyduğu güven emanettir.
Bazen bir yetimin hakkı emanettir.
Bazen bir makam emanettir.
Bazen bir topluluğun itibarı emanettir.
Bazen de insanların din adına size duyduğu güven emanettir.
Güven arttıkça sorumluluk da artar.
İşte asıl sorulması gereken soru budur.
Biz nerede kaybettik?
Bir zamanlar imkânlarımız sınırlıydı.
Maddî mahrumiyetler yaşadık.
Dışlandık.
Hor görüldük.
Yok sayıldık.
Fakat bütün o yoklukların içinde sahip olduğumuz bazı zenginlikler vardı:
İzzet vardı. Vakar vardı. Kanaat vardı. Emanet bilinci vardı. Birbirimize karşı sorumluluk duygusu vardı.
Bugün ise imkânlarımız arttı.
Makamlarımız çoğaldı.
Servetimiz arttı.
Görünürlüğümüz arttı.
Sözümüz daha çok insana ulaşır oldu.
Peki ahlâkımız da aynı ölçüde büyüdü mü?
İşte burada durup düşünmek gerekiyor.
Dün davası uğruna gecesini gündüzüne katan insanın bugün eline geçen imkânları hangi ölçüler içinde kullandığına bakmak gerekiyor.
Dün adalet diye haykıran insanın bugün ticaretinde, işinde, ihalesinde, makamında ve insan ilişkilerinde adaleti ne kadar gözettiğini sormak gerekiyor.
Dün hakkaniyet adına mücadele eden insanın bugün kendisine sağlanan imtiyazları başkasının hakkı pahasına kullanıp kullanmadığını sorgulamak gerekiyor.
Çünkü mesele sadece fakirlikten zenginliğe geçmek değildir.
Mesele, zenginleşirken ahlâkımızı kaybedip kaybetmediğimizdir.
Makam sahibi olmak ayıp değildir.
Servet sahibi olmak ayıp değildir.
Güzel giyinmek ayıp değildir.
İyi bir arabaya binmek ayıp değildir.
Geniş imkânlara sahip olmak da ayıp değildir.
Asıl mesele, bütün bunların insanın kalbinde neye dönüştüğüdür.
İmkân arttıkça şükür mü arttı, kibir mi?
Makam yükseldikçe adalet mi güçlendi, imtiyaz duygusu mu?
Servet çoğaldıkça infak mı çoğaldı, dünya sevgisi mi?
İnsanların bize ihtiyacı arttıkça merhametimiz mi arttı, yoksa insanların bize mecbur olmasından mı hoşlanmaya başladık?
İşte mesele budur.
İslâmî hassasiyetlerin ağır bedeller ödenerek savunulduğu dönemleri hatırlıyoruz.
Tesettür için mücadele eden anneler…
İnancı uğruna dışlanan insanlar…
Başörtüsü sebebiyle eğitimden, işten, makamdan mahrum bırakılanlar…
İnancı uğruna bedel ödeyen insanlar…
Bugün bütün bunların ardından geldiğimiz noktada kendimize şu soruyu sormalıyız:
Biz o günlerin mücadelesini sadece kıyafetimizi değiştirmek için mi verdik, yoksa hayatımızı Allah’ın istediği istikamette değiştirmek için mi?
Tesettür elbette değerlidir.
Fakat tesettür yalnızca bir kıyafet değildir.
Hayânın, iffetin, kulluk şuurunun ve Allah’a karşı sorumluluğun dışa yansımasıdır.
Öyleyse tesettür varsa hayâ da olmalıdır.
Kisve varsa ahlâk da olmalıdır.
Sakal varsa emanet de olmalıdır.
Dinî söylem varsa doğruluk da olmalıdır.
Kürsü varsa adalet de olmalıdır.
Dindarlık iddiası varsa kul hakkı hassasiyeti de olmalıdır.
Çünkü İslâm, insanın yalnızca görüntüsünü değil; kazancını, ticaretini, makamını, aile hayatını, mahremiyetini ve insanlarla ilişkilerini de inşa eder.
Resûlullah Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuştur:
لَيْسَ الْغِنَى عَنْ كَثْرَةِ الْعَرَضِ، وَلَكِنَّ الْغِنَى غِنَى النَّفْسِ
“Gerçek zenginlik mal çokluğu değil, gönül zenginliğidir.” (Buhârî, Rikāk, 15; Müslim, Zekât, 120)
Öyleyse bizim asıl kaybımız fakirlikten zenginliğe geçmek değildir.
Asıl kayıp; gönül zenginliğinden dünya bağımlılığına savrulmaktır.
Dün belki cebimiz boştu ama gönlümüz daha doluydu.
Bugün cebimiz dolu olabilir; fakat gönlümüz ne durumda?
Dün birbirimizin yükünü taşırdık.
Bugün birbirimizi makamına göre mi değerlendiriyoruz?
Dün bir lokmayı paylaşırdık.
Bugün birbirimizin hakkına göz mü dikiyoruz?
Dün “Allah ne der?” diye düşünürdük.
Bugün “İnsanlar ne der?” diye mi yaşıyoruz?
İşte kayıp burada başlıyor.
İslâm, kazancı helâl kıldığı gibi kazancın elde ediliş biçimini de önemser.
Resûlullah Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuştur:
مَنْ غَشَّنَا فَلَيْسَ مِنَّا
“Bizi aldatan bizden değildir.” (Müslim, Îmân, 164)
İnsanları yanlış yönlendirmek, gerçeği gizlemek, olmayan bir itibarı varmış gibi göstermek, gerçek dışı vaatlerle insanların malını veya güvenini kazanmak İslâm ahlâkıyla bağdaşmaz.
Bir malı olduğundan daha değerli göstermek, olmayan bir talep varmış gibi davranmak ve insanları yanlış kanaate sevk ederek menfaat elde etmek de aynı şekilde yasaklanmıştır. (Buhârî, Büyûʿ, 60; Müslim, Büyûʿ, 14)
Demek ki mesele sadece “Ne kadar kazandın?” değildir.
Asıl soru şudur:
Nasıl kazandın?
Kazandığın parada kimin hakkı var?
O makama gelirken kimi ezdin?
O serveti büyütürken kimin hakkını görmezden geldin?
O itibarı kazanırken hangi güveni kullandın?
İşte hesap burada başlayacaktır.
Bütün bunları söylerken insanlara “herkesten şüphe edin” demiyoruz.
İslâm, hüsnüzannı öğretir.
Fakat hüsnüzan, basireti ortadan kaldırmaz.
Bir insanın dinî görünümüne güvenmek başka, bütün aklî ve hukukî tedbirleri terk etmek başkadır.
Bir yatırım yapıyorsan araştırırsın.
Bir ticarete giriyorsan sözleşmeni okursun.
Bir emanet veriyorsan şartlarını belirlersin.
Bir işe ortak oluyorsan hesabını bilirsin.
Belgeleri incelersin.
Uzmanına sorarsın.
Riskleri değerlendirirsin.
Bu güvensizlik değildir.
Bu tedbirdir.
Resûlullah Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuştur:
اعْقِلْهَا وَتَوَكَّلْ
“Önce deveni bağla, sonra Allah’a tevekkül et.” (Tirmizî, Kıyâme, 60)
Tevekkül, tedbiri terk etmek değildir.
Allah’a güvenmek, insanlara karşı aklımızı devre dışı bırakmak değildir.
Belki de en tehlikeli cümlelerden biri şudur:
“O bizden.”
Peki “bizden” olmak ne demek?
Aynı çevreden olmak mı?
Aynı dernekte bulunmak mı?
Aynı vakıfta hizmet etmek mi?
Aynı siyasî düşünceyi paylaşmak mı?
Aynı dinî söylemi kullanmak mı?
Eğer bunlar bir insanın yanlışını görmemize engel oluyorsa, orada aidiyet hakikatin önüne geçmiş demektir.
İslâm bunu kabul etmez.
Çünkü hakikat şahısların üzerinde durur.
Bir insan bizim kardeşimiz olabilir.
Ama kardeşimizin yanlışına yanlış demek kardeşliğe ihanet değildir.
Tam tersine, onu yanlıştan korumaktır.
Bir çevrenin itibarını korumak, o çevrede yapılan yanlışları örtmek değildir.
Yanlışı örtmek, değeri korumak değil; yanlışa ortak olmaktır.
Din hiç kimsenin şahsî mülkü değildir.
Hiçbir şahıs dinî kisveyi kendi çıkarlarının teminatı hâline getiremez.
Hiçbir makam, hiçbir servet, hiçbir mensubiyet insanı hesap vermekten kurtaramaz.
Bir insan din adına konuşabilir.
Ama bu, onun yanlış yapmayacağı anlamına gelmez.
Bir insan dindar görünebilir.
Ama bu, onun kul hakkından uzak olduğu anlamına gelmez.
Bir insan toplumda çok itibarlı olabilir.
Ama itibar, hesabı ortadan kaldırmaz.
Kisveye göre hüküm verilmez.
İtibara göre hüküm verilmez.
Mensubiyete göre hüküm verilmez.
Hak ve hakikate göre hüküm verilir.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en ağır soru budur:
Biz ne kazandık, ne kaybettik?
Makam kazandık ama tevazudan mı olduk?
Servet kazandık ama kanaatimizi mi kaybettik?
Görünürlük kazandık ama samimiyetimizi mi kaybettik?
İmkân kazandık ama emanet şuurumuzu mu kaybettik?
Kürsüler kazandık ama kalbimizi mi kaybettik?
İtibar kazandık ama adaletimizi mi kaybettik?
Dindar görünüm kazandık ama İslâm ahlâkını mı kaybettik?
Çünkü bir insanın gerçek değeri, insanların gözündeki itibarıyla değil; Allah katındaki kulluğuyla ölçülür.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّىٰ يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ
“Şüphesiz Allah, bir topluluk kendilerinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.” (Ra‘d, 13/11)
Öyleyse mesele geçmişi romantikleştirmek değildir.
Bugünü bütünüyle mahkûm etmek de değildir.
Mesele kendimizle yüzleşmektir.
Özümüze dönmektir.
İmkânlarımızı ahlâkımızla buluşturmaktır.
Makamlarımızı adaletle sınamaktır.
Servetimizi infakla temizlemektir.
Görünürlüğümüzü samimiyetle anlamlı hâle getirmektir.
Kisvemizi ahlâkla tamamlamaktır.
Ve bütün bunların üzerinde kulluğumuzu yeniden inşa etmektir.
Çünkü asıl mesele sadece insanların gözünde nasıl biri olduğumuz değil, aynı zamanda Allah katında nasıl bir kul olduğumuzdur.
Sonuç olarak,
Maskeli hırsızı tanımak kolaydır.
Asıl mesele, güven veren kisvenin arkasındaki niyetleri görebilmektir.
Fakat bundan daha önemli bir mesele vardır:
Kendi kisvemizin arkasında ne sakladığımıza bakabilmek.
Çünkü bazen başkasını sorgularken kendimizi unutuyoruz.
Başkasının istismarını konuşurken kendi çıkarlarımızı meşrulaştırabiliyoruz.
Başkasının kul hakkını eleştirirken kendi üzerimizdeki kul hakkını görmezden gelebiliyoruz.
Başkasının gösterişini kınarken kendi görünürlüğümüzden beslenebiliyoruz.
İşte asıl yüzleşme burada başlamalıdır.
Kendimize sormalıyız:
Biz ne olduk?
Ne için yola çıktık?
Nereye geldik?
Bu yolda ne kazandık?
Ne kaybettik?
Ve en önemlisi:
Allah’ın bize verdiği imkânlar arttıkça Allah’a olan kulluğumuz da arttı mı?
Çünkü mesele kisve değildir.
Mesele makam değildir.
Mesele servet değildir.
Mesele görünürlük değildir.
Mesele “bizden” olmak da değildir.
Mesele istikamettir.
Mesele emanettir.
Mesele adalettir.
Mesele kul hakkıdır.
Mesele Allah’ın huzuruna hangi yüzle çıkacağımızdır.
Kisve kişiye itibar kazandırabilir; fakat ahlâk yoksa o itibar bir gün insanın aleyhine dönebilir.
Maske yüzü gizleyebilir.
Kisve kişiyi olduğundan farklı gösterebilir.
İtibar insanları etkileyebilir.
Mensubiyet insanları susturabilir.
Fakat hiçbiri hakikati değiştiremez.
Hiçbir maske hakikati gizleyemez.
Hiçbir kisve hesabı ortadan kaldıramaz.
Hiçbir makam kul hakkını helâl kılamaz.
Hiçbir “bizden”lik yanlışı doğru hâle getiremez.
En sonunda insanın karşısına tek bir ölçü çıkar:
Ne kadar itibar gördüğün değil, ne kadar dürüst olduğun.
Ne kadar kazandığın değil, nasıl kazandığın.
İnsanların seni ne kadar yücelttiği değil, Allah katında ne olduğun, kim olduğun…
Çünkü itibarın ölçüsü kisve değil, istikamettir.
Yani, şi,mdi gerçekleri ve hakikati yazmaktan geri duramıyroum ! Karşımıza iktidara talip olaarak özellikle muhafazkar ve msülüman kimliğiyle çıkan siyasi partilerin hemen hemen hepsinin ağzında bir DAVA kelimesi ve sakızı vardır ! Şundan kesin olarak emin olunuz ki, bu kelime bizleir çuvala koyarak, seçimelrde oy tercihlerimizi bu partilere yöneltmek için bir tuzak ve kılıftır diyorum. Ne davası ya, arkadaş, ne davası ?..Bupartilerin polştikacıların hemen hepsi bu yazıda dikkatimze sıunulzan bütün dini uyarıları, ayetleri ve hadisleri ihlal ediyolar ! Ve hiç br müslüman da onalrı bu değerlerden suale çekip-sorgulamıyor ! Ve onalrda hala dillerinde DAVA sakızı bizlerle kafa bulmaya devam ediyorlar ! Allahuımız akıbetimiz hayreylesin diyorum.