
Ebû Zer, İslâm tarihinde infâkı ön plana çıkarıp sosyal düzene en keskin itirazları yöneltmiş ve doğru sözlülüğüyle tanınmış bir adâlet savaşçısıdır. Onun bu özelliği Hz. Peygamber’in diliyle şöyle tanımlanmıştır: “Gökkubbenin altında, yer kürenin üstünde Ebû Zer’den daha doğru sözlü kimse yoktur.” Ne var ki bu doğru sözlülük birçok kişiyi özellikle de Emevî zenginlerini çok rahatsız etmiş, Şam valisi Muâviye bin Ebû Süfyân’ın şikâyeti üzerine o zamanki halife Hz. Osman tarafından önce Medine’ye, sonra da Medine’ye birkaç kilometre mesafede çölün ortasında ıssız bir köy olan “Rebeze”ye sürülmüştür. Ebû Zer bu köyde iki yıl çile doldurduktan sonra hayata veda etmiştir. Hz. Peygamber’in dediği gibi: “Yalnız yaşamış ve yalnız ölmüştür.”
Ebû Zer, Hz. Peygamber’in göçüşünden sonra başlayan bozulmanın, bir anlamda hilâfetten saltanata geçiş sürecinin en önemli nedenini “kenz” yâni “mal, mülk ve servet biriktirmek” olarak görmüş ve bu konuda sert/keskin/tavizsiz eleştirilerde bulunmuştur. Ebû Zer’in bu cesur uyarılarının zaman açısından üçüncü halife olan Hz. Osman dönemine rastlaması tesadüfî değildir. Çünkü Ebû Zer, Hz. Osman’ın, halifeliği döneminde devletin idarî kadrolarına yakın akrabaları olan Ümeyyeoğulları’nı yerleştirmesini ve bu kadrolara devlet hazinesini talan/yağma ettirmesini farketmiş ve bunun sonucunda oluşan haksız servet edinmenin veyâ servetin belli ellerde toplanmasının Kur’ân’ın rûhuna olan tersliğini anlamıştır.[1] Yâni Ebû Zer’in radikal çıkışları kurulu düzene, servete ve zenginlere değil, kamu malından haram servet yapan ve bunu biriktiren yiyici, zevk ve sefaya düşkün kesimlere yöneliktir.[2]
Ebû Zer, Hz. Osman’ın yaptıklarını özet olarak şu cümlelere sığdırmıştır: “Vallahi, daha önce görmediğim şeylerle karşılaşıyorum. Hiçbirinin ne Kur’ân’da yeri var ne de sünnette. Vallahi, bir hakkın söndürülüşü, bir bâtılın ihyâsı ve sadık bir sözcünün inkârı ile karşı karşıyayız.” İşte Ebû Zer’in bu sözleri düşmanlarını arttırmış ve başta Şam valisi Muâviye olmak üzere onun mutlaka susturulması gereken biri/belâ[3] olarak görülmesine neden olmuştur. Ama o bütün bu baskılara rağmen sözlerinden taviz vermemiş ve şöyle demiştir: “Tek dostum kalmaması pahasına da olsa gerçekleri söylemeye devâm edeceğim.”
Ebû Zer’in itirazlarına/düşüncelerine/eleştirilerine birinci derecede kaynaklık eden ve tefsir ilminde “kenz” âyetleri olarak da adlandırılan âyetler şunlardır: “Siz ey îmana erişenler! Bilin ki, hahamların, rahiplerin çoğu, insânların mallarını, haksızca yiyip yutuyor ve [onları] Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Fakat bütün o altın ve gümüşü toplayıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, (işte) onlara [sonraki hayat için] çok çetin azabı müjdele. Bu [toplanıp saklanan altının, gümüşün] cehennem ateşinde kızdırılıp onların alınlarının, böğürlerinin ve sırtlarının damgalanacağı Gün, [bu günahkârlara]: ‘İşte, kendiniz için topladığınız hazineler!’ denecek, ‘Şimdi tadın bakalım, sarılıp sakladığınız hazinelerin [başınıza açtığı belânın] tadını!”[4]
Bu âyetler üzerinde duran müfessirlerin bir kısmı bu ifâdelerin öncelikle Yahudi ve Hıristiyan cemaatlerinin zenginliğine ve bu cemaatlerin bu zenginliği kötüye kullanmalarına işâret ettiğini söylemişlerdir. Bazı müfessirler ise buradaki îmanın, müslümanlar da dâhil, doğru/mâruf amaçlar için hiçbir harcamada bulunmaksızın servet toplayan/biriktiren ve ona sarılıp tutunan herkesi içine aldığı görüşündedirler. Ebû Zer’e gelince o, bu âyetlere dayanarak ihtiyaç fazlası malın Allah yolunda harcanması gerektiği görüşündedir ve yine bu âyetlerin “ahlâkî öğüt” olarak değil “yaptırım” gerektiren âyetler olarak alınmasını söylemektedir.
Bu âyet indiğinde zekâtı verilmiş olan malların “kenz”e yâni “servet toplamaya/biriktirmeye” girip girmeyeceği konusu sahâbe arasında da görüş farklılıklarına neden olmuştur. Sonunda bu âyeti Hz. Peygamber’e sorduklarında o da şöyle cevap vermiştir: “Allah zekâtı ancak arta kalan malı helâl kılsın diye emretti.” Sonradan bazı âlimler ise biriktirilen/yığılan malın, zekâtı ödenmiş olsa da “kenz” kavramı içerisine girdiğini söylemişler ve sözünü ettiğimiz âyetlerle birlikte Bakara/177. âyeti delil olarak ileri sürmüşlerdir. Bu âyetin içeriği şöyledir: “Gerçek erdemlilik, yüzünüzü doğuya veyâ batıya çevirmeniz ile ilgili değildir; ama gerçek erdem sahibi, Allah’a, Âhiret Günü’ne, meleklere, vahye ve peygamberlere inanan, servetini -kendisi için ne kadar kıymetli olsa da- akrabasına, yetimlere, ihtiyaç sahiplerine, yolculara, (yardım) isteyenlere ve insânları kölelikten kurtarmaya harcayan; namazında devâmlı ve dikkatli olan ve arındırıcı [mâlî] yükümlülüğünü ifâ eden kişidir; ve [gerçek erdem sahipleri] söz verdiklerinde sözlerini tutan, felaket, zorluk ve sıkıntı anlarında sabredenlerdir. İşte onlardır sadakatlerini gösterenler ve işte onlardır Allah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar.”[5]
Âyete dikkat edilirse burada hem “zekât” kavramı kullanılmakta hem de yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara infâktan bahsedilmektedir. Eğer âyetin öncesinde zikredilen infâk, zekâtla aynı olsaydı ayrıca zekâtın zikredilmesinin bir anlamı kalmazdı. Böyle olunca da servette zekât dışında hak olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. İşte bu düşüncenin en güçlü ve tavizsiz savunucusu Ebû Zer’dir. O, insânları bu görüşe teşvik etmiş ve bu konuda kendisine karşı çıkanlara da şiddetle çatmıştır. “Kenz” âyetlerini içerisinde barındıran Tevbe Sûresi Mekke’nin fethinden sonra inmiş bir sûredir. Bu âyetler, gelir ve ganimeti tekelinde toplayan, biriktiren ve daha da ilerisi devlet imkânlarını menfaatlerine uygun olarak kullanan şahısları ve yöneticileri uyarmaktadır. Bu durum ilk iki halife döneminde hissedilmemiştir; ama Hz. Osman’ın hilâfeti devlet hazinesine bu konuda en fazla el atıldığı zaman dilimi olmuştur. İşte Ebû Zer’in sesini yükselttiği ve “kenz” âyetlerini sürekli gündemde tuttuğu dönem de bu zaman dilimidir. Hattâ servet ve iktidar sahiplerinden birisi Ebû Zer’e “Başka âyet mi yok! Neden sürekli bu âyetleri okuyorsun?” diye sorduğunda o, “Elbette var ama zamanın sözü budur” diye cevap vermiştir.
Kur’ân malın/servetin belirli ellerde yâni zenginlerin aralarında dolaşıp duran bir güç olmasını toplumun refahı/huzuru ve sosyal adâlet açısından uygun görmemektedir.[6] Bu nedenle mal/para/değerli madenlerin biriktirilmemesi için bir takım kurallar koymuş ve tedbirler almıştır. Dînî zorunluluk/limit olarak farz kılınan zekâtın yanında/dışında gönüllü olarak yapılmasını istediği infâk ahlâkını da müslümanlara tavsiye etmesinin ve bu paylaşımı/fedakârlığı gerçekleştirmeyi kâmil bir mü’min olmanın kriteri/ölçütü kılmasının nedeni budur.
İşte Ebû Zer’in “zamanın sözünü”, kendi zamanının “sesi” olarak güçlü bir şekilde seslendirmesi, onun yaşadığı dönemde gerek Muâviye’nin vali olarak tayin edildiği Şam’da, gerekse üçüncü halife Hz. Osman’ın bulunduğu Medine’de Ümeyyeoğulları’nın devletin hazinesine/kamu malına el atmaları ve bunu kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmaları/biriktirmeleri/yığmaları yüzündendir. Çünkü o, İslâm’ın bu noktaya gelmesi için yerini yurdunu terk eden, malını/canını veren samimi/fedakâr/takvâ mü’minlerin emeklerinin üzerine kurulmuş/çöreklenmiş lüks, şatafat ve sefahate endeksli yapının yaşayan şâhidi konumundadır. Ebû Zer’in Şam’da bulunduğu dönemde, yaptırdığı saray için Muâviye’ye çekinmeden söylediği şu sözler çok önemlidir: “Ey Muâviye, eğer bu sarayı kendi paranla yapıyorsan, israftır ve eğer halkın parasıyla yapıyorsan ihânettir, hırsızlıktır!”
Günümüzde, Ebû Zer’in ihtiyaçtan fazlasını infâk etme noktasında “sosyal adâlet, toplumculuk, paylaşım” gibi değerlerden söz etmesini ve bunları yaşadığı çağda yönetime/zenginlere tavizsiz bir dille anlatmasını sosyalizm ve komünizm gibi ideolojik sistemlerle ilişkilendirmek ve buradan kendilerine pay çıkarıp zemin hazırlamak isteyenler de olmaktadır. Tarihi tersinden okuyan bu kişiler/gruplar her halde Ebû Zer’in Marx ve Engels gibi sosyalist teorisyen ve pratikçilerden yaklaşık bin yıl önce yaşadığını unutmuşlardır. Ebû Zer’in görüşleri; İslâm’ın sosyal adâlet ve paylaşımcılık esasına dayanmakta olup, âhirete îman ile örtüşen ve dayanağını Kur’ân’ın ölümsüz ilkelerinden alan yaklaşımlardır. Başka bir ifâde ile Ebû Zer, paylaşımcılığın hem ilk mücadelesini veren ve hem de bunun metafizik dayanaklarını savunan bir “zâhid” direnişçidir.
Ebû Zer için kullandığımız “zâhid” kelimesini/sıfatını ona Hz. Peygamber vermiş ve şöyle demiştir: “Ebû Zer, bu yeryüzünde Meryem’in oğlu Îsâ’nın zühdüyle yürür.” Dikkat edilirse Hz. Peygamber’in Ebû Zer’i kendine değil Hz. Îsâ’nın zahidliğine[7] benzetmesi çok anlamlıdır. Çünkü aynı radikal çıkışları Hz. Îsâ da yapmış, devrinin dîni sadece lafzıyle anlayan ve tapınakları ticarethâneye çeviren anlayışına karşılık dünyevî olanın değil asıl uhrevî olanın kalıcı olduğunu söylemiş ve bağlılarını “melekût”un hakîkatine çağırmıştır. Ama ne var ki, onun kaderi de Ebû Zer’den farklı olmamış, çileli bir yaşam sürmüş ve en yakınlarının ihâneti ile trajik bir sona yürümüştür.
Bu arada Ebû Zer konusunda Emevî avukatlığına soyunmuş bazı yazarların olumsuz yorumları ve saptırmaları üzerine birkaç söz söylemek de insânî ve vicdanî bir borcumuzdur. Şöyle ki; bu yazarlar, Hz. Osman’ın bir devlet başkanı olması yönüyle halkını uyarmak, uslandırmak için cezâ yetkisini kullanma hakkı bulunduğunu ve Ebû Zer’i sürgüne göndermesinin de bu hakkı kullanmak olduğunu söylemişlerdir. Şu bir gerçektir ki, bir devlet başkanının halkını düzeltmek, terbiye etmek anlamında verdiği cezâlar ile Ebû Zer’e yapılanları aynı kefeye koymak bir bilgisizlik eseridir. Çünkü devlet başkanı toplumun selâmeti için halkından bazı kişileri ancak dîne muhalefet veyâ kayıtsızlık yüzünden cezâlandırmaya gidebilir. Ebû Zer’e bunların hangisi isnat edilebilir? Üstelik Ebû Zer Tevbe/34-35. âyetlerini okuduğu için kendisine kızan Hz. Osman’a şöyle demiştir: “Sen benim, Allah’ın kitabından bir âyeti okumama engel mi oluyorsun? Vallahi, ben bu âyeti okumayı durdurarak Osman’ı memnun etmektense, okumaya devâm ederek Allah’ı memnun etmeyi yeğlerim.”
Ebû Zer, Rebeze’deki yoksul ve yalnız hayatını tamamlayarak sonsuzluğa geçme zamanının geldiğini hissettiğinde eşine vaktinin geldiğini bildirir ve göçtüğünde kendisine sarılacak kefenin devlete ait maldan olmamasını vasiyet eder. Eşi ise cenazesini kaldıracak kimse yok diye ağlamaya başladığında ona şöyle der: Yolu gözle, usanmadan gözle, birileri gelecektir. Çünkü Allah Resûl’ü bana şöyle demişti: “Çölün ıssız bir yerinde öleceksin ve mü’min bir grup seni görerek kefenleyip defnedecektir.”
Her şey dediği gibi oldu. Ebû Zer gözlerini yumduğunda yolu gözleyen eşi uzaktan bir insân kümesinin belirdiğini gördü ve kısa bir süre sonra bu grup Ebû Zer’in evinin önüne geldiler. Eşi olanları anlattığında tümü sahâbe olan bu grup çok etkilendi; ki içlerinde İbn Mes’ûd gibi Ebû Zer’in bir gönüldaşı da vardı. Namazı o kıldırdı ve Ebû Zer’i çöle defnettiler. İbn Mes’ûd gözyaşları içinde bir yandan da şunları söylüyordu: “Hz. Peygamber’in Ebû Zer için söylediği söz ne kadar yerinde imiş. Ebû Zer, yalnız yürür, yalnız ölür ve yalnız haşredilir.”
Son söz: Çöle gömülen sadece Ebû Zer değildi. Onunla birlikte ne yazık ki savunduğu cesur/yüce/ideal ilkeler de çöle gömüldü. O, Emevî zulmüne fiilen karşı çıkışın ilk sembol ismiydi. İslâm dünyâsı uzun zamandır bilgiyi, sermayeyi ve gücü halkının üzerinde acımasızca kullanan ve kamu malını hoyratça, aymazlıkla biriktiren/istifleyen/kemiren yönetimler ve yöneticilerle çölleşmiş bir görünüm arz etmektedir. Yaşadığımız çağ/çöl, zamanın âyetlerini Ebû Zer gibi güçlü kelâma dönüştürecek erleri beklemektedir.
“Ey İslâm’ı kabul edenlerin dördüncüsü olan, kınayanların kınamasına aldırış etmeden doğru bildiğini söyleyen, her zaman Hz. Peygamber tarafından evinde misafir edilen, Hz. Peygamber’in vefatı sırasında yanına çağırıp kucakladığı tek insân olan ve Hz. Peygamber’i ilk gördüğünde verdiği selâm, Müslümanların da değişmez selâmı hâline gelen yüce gönüllü insân! Allah’ın da selâmı senin üzerine olsun!”
[1] Ebû Süfyân, Hz. Osman halife olup makamına oturduğunda yandaşları ile birlikte yanına gidip şu sözleri söylemiştir: “Ey Ümeyyeoğulları! Bu devlet başkanlığı işine, süt çocuğunun anne memesine yapıştığı gibi yapışın. Ebû Süfyân’ın yemin edebileceği şeye yemin ederim ki, ne azap var ne hesap, ne cennet var ne cehennem, ne kıyâmet var ne haşr. İş, sadece bu makama gelmek.”
[2] Eğer öyle olsaydı, Hz. Peygamber döneminden Hz. Ömer dönemine kadar sahâbîler içerisinde zengin bir çok kimse bulunuyordu. Bunlardan biri de Hz. Osman’dı. Ebû Zer bunların hiçbirine o dönemlerde söz söylememiştir.
[3] Bu ifâde Muâviye bin Ebû Süfyân’a aittir.
[4] Tevbe/34-35: “Yâ eyyühellezîne âmenû inne kesîran mine’l-ahbâri ve’r-ruhbâni le ye’külûne emvâle’n-nâsi bi’l-bâtıli ve yesuddûne an sebîlillâhi vellezîne yeknizûne’z-zehebe ve’l-fıddate ve lâ yünfikûnehâ fî sebîlillâhi fe beşşirhüm bi azâbin elîmin. Yevme yuhmâ aleyhâ fî nâri cehenneme fe tükvâ bihâ cibâhühüm ve cünûbühüm ve zuhûruhüm hâzâ mâ keneztüm li enfüsiküm fe zûkû mâ küntüm teknizûne.”
[5] Bakara/177: “Leyse’l-birre en tüvellû vücûheküm kıbele’l-maşrıkı ve’l-mağribi ve lâkinne’l-birre men âmene billâhi ve’l-yevmi’l-âhırı ve’l-melâiketi ve’l-kitâbi ve’n-nebiyyîne ve âte’l-mâle alâ hubbihî zevi’l-kurbâ ve’l-yetâmâ ve’l-mesâkîne ve’bne’s-sebîli ve’s-sâilîne ve fi’r-rıkâbi ve ekâme’s-salâte ve âte’z-zekâte ve’l-mûfûne bi ahdihim izâ âhedû ve’s-sâbirîne fi’l-be’sâi ve’d-darrâi ve hîne’l-be’si ülâikellezîne sadakû ve ülâike hümü’l-muttekûne.”
[6] Haşr/7: “Bu beldelerin halkından [ganimet olarak] ne alındıysa Allah, hepsini Elçisi’ne devretti, [ganimetin tümü,] Allah’a ve Elçisi’ne,[ölen mü’minlerin] yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir; (böyle yapıldı) ki o, içinizden [zaten] zengin olanlar arasında dolaşıp duran [bir servet] hâline gelmesin. Bu nedenle, Elçi size [ondan] ne kadar verirse [gönülden] kabul edin ve size vermediği şey[i istemek]ten kaçının; ve Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun; çünkü Allah misillemesinde çetindir.”
[7] Dünyâya, mala, mülke rağbet etmeyen, gönül vermeyen.
Ebû Zer’in Mücadelesinin Özü ve “Kenz”in Ekonomik Anlamı
Yazıda vurgulandığı üzere, Ebû Zer’in itirazı asla basit bir yoksulluk edebiyatı ya da modern anlamda ideolojik bir sınıf çatışması değildir; doğrudan Kur’ân’ın öngördüğü mal ve servet dengesinin bozulmasına karşı bir adalet çığlığıdır. Burada dikkat çekilmesi gereken en önemli hususlardan biri, Ebû Zer’in “kenz” kavramına yüklediği işlevsel ve iktisadî manadır. Klâsik fıkıhta zekât verildikten sonra kalan malların biriktirilmesi üzerine tartışmalar olmakla birlikte, Ebû Zer’in perspektifi İslâm ekonomik modelinin sadece bireysel vicdana bırakılmayacak kadar güçlü bir sosyal denge mekanizması içerdiğini gösterir:
• Devletin Müdahale Hakkı: İslâm devleti, asli görevleri olan yoksulluğu gidermek ve toplumsal refahı sağlamak için temel zekâtın ötesinde, lüksü ve aşırı servet yığılmasını (kenz) önlemek adına ihtiyaç duyulduğunda ek mali yükümlülükler/vergiler getirebilir. Bu, muamelat hukukunun esnekliği içerisinde devlet başkanına tanınan kamu maslahatını gözetme yetkisidir.
• Malî Adalet Eksikliği: Günümüz Türkiye’sinde ne bireysel ve kurumsal anlamda tam anlamıyla bir zekât bilinci ve mekanizması kurumsal olarak vardır, ne de kazanca göre âdil bir şekilde artan (müterakki) vergi sistemi adaleti tam anlamıyla sağlayabilmektedir. Servetin belirli ellerde temerküz etmesi, tıpkı Hz. Osman dönemindeki gibi ekonomik adaletsizlikleri ve toplumsal çölleşmeyi beraberinde getirmektedir.
Bugünün “Yalnız Adamı”: Ali Rıza Demircan ve Gerçek Âlim Duruşu
Geçmişte Emevî saraylarının karşısında dikilen Ebû Zer gibi, bugün de iktidar mekanizmalarının, sermaye çevrelerinin ve küresel sistemin yanlışlarını dinî ve ahlâkî referanslarla yüzlerine söyleyebilen âlimlerin sayısı ne yazık ki bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır. Ali Rıza Demircan Hoca, uzun yıllardır tavizsiz bir şekilde dile getirdiği bu hakikatler ve faiz karşıtı net duruşuyla, adeta günümüzün “yalnız bırakılmış Ebû Zer” figürünü temsil etmektedir. Çoğu ilahiyatçı ve din adamı, konjonktürel dengeleri, makamları ya da toplumsal aidiyetleri gözeterek, bu hayatî meselelerde sessizliği tercih ederken; Demircan gibi isimler kınayanın kınamasına aldırış etmeden “zamanın sözünü” söylemeye devam etmektedir. Ancak tıpkı Ebû Zer’in Rebeze çölünde yalnız ölmesi gibi, bu sesler de maalesef geniş kitleler tarafından anlaşılmakta yalnız bırakılmakta ve sesleri sistemin gürültüsü arasında boğulmaktadır.
Velhâsıl-ı Kelâm
Ebû Zer’in mücadelesi tarihî bir figürün trajedisi değil, her çağda adaletsizliğe karşı ayağa kalkması gereken vicdanın adıdır. Bugün hem faiz düzeniyle mücadele edebilmek hem de kamusal servetin âdil dağılımını sağlayacak bir ekonomik ahlâkı/mesuliyeti inşa edebilmek için, taşları yerinden oynatacak bir zihnî arınmaya ve Ebû Zer meşrepli cesur seslere her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç vardır. (Prof. Dr. Ali Seyyar)