islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
49,5272
EURO
55,7002
ALTIN
6.654,17
BIST
12.070,17
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Yağmurlu
15°C
İstanbul
15°C
Yağmurlu
Cumartesi Yağmurlu
14°C
Pazar Az Bulutlu
17°C
Pazartesi Parçalı Bulutlu
17°C
Salı Parçalı Bulutlu
20°C

MESCİT’E KARŞI MESCİT/DÎN’E KARŞI DİN

MESCİT’E KARŞI MESCİT/DÎN’E KARŞI DİN
16/10/2026 10:12
A+
A-

MESCİT’E KARŞI MESCİT/DÎN’E KARŞI DİN

Mescit, “secde edilen yer” demektir ve Kur’ân’da çoğul şekli olan “mesâcid” kelimesi ile birlikte 28 yerde geçmektedir. Mescidi, müslümanların mâbedi/ibâdet hânesi olarak tanımlayanlar olmuşsa da gerçekte Kur’ân resmî mâbed fikrine kapalı ve karşıdır. Çünkü Kur’ân’a göre bütün varlıklar ve oluş secde hâlindedir: “Göklerde ve yerde var olan her şey ve herkes isteyerek yahut zorunlu olarak Allah’ın önünde eğilmektedirler; onların gölgeleri de sabah akşam bunu yapmaktadır.”[1] Görülüyor ki; varlığın tamamının secde hâlinde olması, bütün evreni de bir mescit olarak düşünmemizi sağlamaktadır. Bu gerçekliğe Hz. Peygamber: “Yeryüzü bana mescit ve temiz kılındı” sözüyle işâret etmiştir. O halde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; “her secde edilen yer mescittir”. Başka bir ifâde ile mescitliği belirleyen, secde hâlidir ve bir mekânda secde hâli bitince mescit hükmü de kalkar. Mescitler, Allah’ındır ve oralarda Allah dışında hiçbir kudrete yakarılmamalı ve hiçbir kudret adına çağrıda bulunulmamalıdır.[2]

Bir mescidin gerçek anlamda görev yapması için iki şart vardır. Bunlardan ilki; kuruluşunun takvâ ve samimiyet üzere olması, ikincisi ise içinde arınmayı kendilerine tek gaye edinmiş insânların bulunmasıdır.[3] Kur’ân; riyâ, gösteriş, çıkar ve politika için yapılmaya başlanan mescitlerden hayr gelmeyeceğini söylemektedir. Böyle mescitlerde toplananların gayesi Allah’a varmak için arınmak olamaz. Allah’a samimiyetle ibâdet dışında herhangi bir amaç ve beklentiye vasıta yapılan mescitlere Kur’ân “Mescid-i Dırâr” yâni “Zarar Mescidi” adını vermektedir. Bu noktadan baktığımızda Kur’ân’da birbirine karşı iki mescit çıkmaktadır. Bunlardan biri “Kuba Mescidi”, diğeri ise “Mescid-i Dırâr”dır. Bunlardan ilkine mü’minlerin mescidi, diğerine de münâfıkların mescidi diyebiliriz. Anlaşılıyor ki; tevhid mücadelesi, dîne karşı dînin, mescide karşı mescidin mücadelesidir.

Kuba Mescidi, Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicretlerinde Kuba’ya geldiğinde inşâ ettiği ilk mescittir. Bu mescidin hurmalık olan arsasını hicret sırasında Kuba’daki evinde Hz. Peygamber’i yaklaşık ondört gün misafir eden ve hicretten önce müslüman olan sahâbî Külsüm bin Hidm infâk etmiştir. Bir rivâyete göre Kuba’lı müslümanlar Hz. Peygamber’den kendilerine mescit inşâ edilmesini isteyince, Hz. Peygamber çökmüş olan devesinin kaldırılıp serbest bırakılmasını ve onun etrafında yürüdüğü arsaya mescidin inşâ edilmesini söylemiştir. Daha sonraları mescidin ortalarına isâbet eden bu mekân “mebrekü’n-nâka” yâni “devenin çöktüğü yer” olarak anılmıştır. Kuba Mescidi’nin yapımında Hz. Peygamber de yoğun bir şekilde çalışmış, hattâ temeline ilk taşı kendisi koymuştur. Sahâbîlerin de üstün gayretleriyle kısa sürede tamamlanmış olan bu mescit kare[4] şeklinde bir düzlüğü çevreleyen dört duvardan meydana gelmiştir. Mescidin yapımında en çok katkıyı sahâbeden Ammâr bin Yâsir gösterdiğinden, kendisine “İslâm’da ilk mescit binâ eden” ünvanı verilmiştir. Yine bir başka sahâbî olan Abdullah bin Revâha’nın hem çalışıp hem şiir söylemesi müslümanların yorgunluklarını hafifletmiş, hattâ bazı mısralarına Hz. Peygamber tarafından da eşlik edilmiştir.

Kuba Mescidi Hz. Peygamber’in Medine’ye yerleştikten sonra da düzenli olarak cumartesi günleri, bazen de pazartesi günleri ziyaret edip namaz kılmayı âdet haline getirdiği bir mescittir. Aynı zamanda Hz. Peygamber bu ziyareti müslümanlara da tavsiye etmiş, bir hadislerinde “Evinde temizlenip Kuba Mescidi’nde namaz kılan kişi bir umre sevabı kazanır” buyurmuştur.[5] Zaman içinde bir çok değişikliğe uğrayan Kuba Mescidi en son 1985 yılında Kral Fahd tarafından tamamen yıkılarak bu günkü şekli ile kubbeli ve çifte minareli olarak yeniden inşâ edilmiştir. Bu son hâlinin imarı Türk mühendis ve işçiler tarafından gerçekleştirilmiştir. Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ’dan sonra, fazilet itibariyle dördüncü sırada olan Kuba Mescidi’ni ziyaret ederek namaz kılmak sünnettir. Bu nedenle Hac ve umre için kutsal topraklara gidenler mutlaka bu mescide uğrar ve İslâm’ın ilk hatıralarının yaşandığı bu mekânda duâ ve niyâzda bulunurlar.

Kuba Mescidi’nden Kur’ân’da bahsedilen tek âyet Tevbe/108. âyettir ve bu âyette mescidin mânevî özellikleri şöyle tarif edilir: “…İçine adım atacağın en uygun mescit, daha ilk günden beri Allah’tan yana sağlam bir bilinç ve duyarlık temeli üstünde yükseltilen mescittir. [Öyle bir mescit ki] orada arınmak isteğiyle dolup taşan adamlar vardır, (ki zaten) Allah (da) kendini arındıranları sever.”[6] Bu âyetin iniş sebebine daha sonra değinmek üzere şimdilik şunları söyleyebiliriz ki, âyette Hz. Peygamber’e hitap edilmekte ve onun adım atıp namaz kılacağı mescidin nasıl bir özellik taşıması gerektiğinin çerçevesi çizilmektedir. Anlaşılan ilk özellik mescidin “takvâ” temeli üstünde yükselen bir mescit olmasıdır. Bir başka deyişle bu mescidin temelinde/taşında/hamurunda öncelikle “takvâ” niyeti/mayası bulunmalıdır. İkinci özellik, bu mescitte arınmak isteğiyle/aşkıyla dolup taşan, yanan, tutuşan insânlar olmalıdır. Âyetin sonunda ise bu iki özelliği gerçekleştirenleri Allah’ın çok sevdiği vurgulanmaktadır.

Bir mescidin “takvâ” temeli üzerine kurulmasının ne anlama geldiğini anlamak için önce “takvâ” kavramının iyi anlaşılması gerekir. Hangi lügatten ve hangi dil ustasından yola çıkarsak çıkalım, takvânın ve onunla aynı kökten gelen sözcüklerin hiçbirinde geleneksel kabulün iddia ettiği gibi “korkmak, korkutmak veyâ korku” anlamı yoktur. Takvâ kelimesi Müfredât’ta[7] dil ve din literatüründeki kullanımı açısından şöyle tanımlanmıştır. Dil açısından takvâ, bir şeyi kendisine sıkıntı ve zarar verecek şeyden korumaktır. Dinsel anlamda ise takvâ; benliği korkacağı sonuçtan korumak, sakındırmaktır. Daha öz anlatımla, “benliği günaha düşürecek şeyden koruyup sakındırmaktır”. Görülüyor ki; dîni ve Allah’ı korku aracı hâline getiren bu geleneksel yaklaşım sağlıklı ve isâbetli değildir.

Takvâ konusunda en yanıltıcı yaklaşım Hucurât/13. âyetteki evrensel ilkenin Türkçe’ye çevrilişinde görülmektedir. Âyetin Arapça metni şöyledir: “İnne ekrameküm ındallâhi etkâküm” yâni “Allah katında en değerliniz/üstününüz takvâda en ileri olanınızdır”.[8] Klasik geleneksel bakışın bu âyeti tercümesi ise şöyledir: “Allah katında en hayrlınız Allah’tan en çok korkanınızdır.” Halbuki âyette böyle bir anlam kastedilmemektedir. Aynı âyeti Kur’ân’ın rûhuna uygun bir biçimde tercüme edersek şu anlamları vermemiz mümkündür: “Şu bir gerçek ki, Allah katında en değerliniz, en asiliniz Allah’ın irâdesine ters düşen şeylerden en çok sakınanızdır”; veyâ “Allah katında en hayırlınız, Allah’ın buyruklarına ters düşmekten en çok sakınanınızdır”; veyâ “Allah katında en hayırlınız, günaha düşürecek şeylerden en çok sakınanızdır.”

Takvânın bir başka boyutu da şudur; bu sakınma sadece kendimizi değil diğer insânları da korumayı ve sakındırmayı içine almaktadır. Böyle bakıldığında, Kur’ân’ın iyi ve doğruyu buyurmak, kötü ve çirkini yasaklamak, tebliğ/uyarı/çağrı gibi emirlerinin tümü takvânın içinde yer alan veyâ onunla ilintisi olan kavramlardır. Çünkü bu kavramların gerekli kıldığı faaliyetler, sonuçta ilâhî irâdeye ters düşen şeylerden sakındırıp koruma veyâ sakınıp korunmadır. Görüldüğü kadarı ile takvâ kavramı, Kur’ân’ın ona kazandırdığı yapının dışına çekilerek ayakları yerden kesilmiş ve geleneksel mistik kabullerin taşıyıcısı durumuna getirilmiştir. Oysaki Kur’ân bu kavramı dünyâdan ve yaşanan hayattan kopuk, metafizik, mistik ve romantik bir omurgaya oturtmuyor. Takvânın istediği sakınma, Kur’ân mesajının el attığı tüm alanlarda işleyebilecek, işlemesi gereken bir sakınmadır.

Örneğin, nefsi disiplin altına almak için sabırlı olmak, öfkeyi yutmak, aşırı yemekten sakınmak takvâ içinde sayılacağı gibi pısırıklıktan, vefasızlıktan, korkaklıktan, Allah’ın verdiği güzel ve temiz nimetlerin kullanımını engellemekten kaçınmak da takvâdır. Kısaca takvâ kelimesi/kavramı, geleneksel din anlayışı tarafından sadece mistikleştirilmemiş aynı zamanda da miskinleştirilmiştir. Özetle söylemeye çalışırsak Kur’ânsal çerçevesiyle takvâ, insânın en erdirici iç disiplinlerinden biridir. Mutlu, hayırlı ve bereketli bir hayat, takvâyı esas alan bireylerin oluşturduğu bir toplumda yaşanabilir.

Takvâ konusunda son olarak ilâve edilmesi gereken bir başka gerçeklik de şudur: “Takvâ, beşerî ilişkilerde, kamusal alanda bir değer ve üstünlük ölçüsü değildir, olmamalıdır.” “Allah katında en değerliniz takvâda en ileri olanınızdır” ifâdesi, takvânın mutlak bir değer ölçüsü olduğunu değil, Allah-insân arası ilişkilerde bir değer ölçüsü olduğunu, insânla insân arası ilişkilerde bir üstünlük ölçüsü olarak alınamayacağını gösterir. Bunun yanında, takvânın varlığının insânın bilgi ve onayı ile ispatlanamayacağına da dikkat çekmek gerekir. Bu tespit Necm/32. âyette şöyle verilmiştir:  “…Kendi kendinizi temize çıkmış göstermeyin; kimin takvâ sahibi olduğunu en iyi bilen O’dur.”[9]

Bütün bu ifâdelerden sonra Kuba Mescidi’nin neden takvâ temeli üzerine yükseldiğini daha iyi anlıyoruz. Çünkü, bu mescidin başta yerini bağışlayanın, sonra bu mescidin yapımında –Hz. Peygamber de dâhil– ihlâsla/samimiyetle/aşkla/karşılıksız/beklentisiz çalışanların tek niyeti/amacı sadece Allah’ın rızâsını kazanmak, tevhide hizmet etmek ve saf kulluk yapmaktır. Bu mescidi inşâ edenlerin arınmayı/temizlenmeyi seven insânlar olmasının anlamı da budur. Âyetteki temizlik fiziksel/zâhirî bir temizlik değil, bâtınî/içsel bir temizliktir. Yâni bu mescidin taşlarını taşıyanlar, duvarlarını yükseltenler zihinlerinden ve gönüllerinden şirkin her türlü kalıntısını temizlemek, eski alışkanlıklarını/inançlarını/câhiliye âdetlerini geride bırakmak ve ilâhî vahyin suyunda arınarak yeni bir medeniyetin kurucusu olmak arzusu içerisindedirler. Onlar görünüşte maddî bir mescit inşâ ediyormuş gibi gözükseler de aslında mânevî anlamda kendi gönül mescitlerini inşâ ediyor, îman duvarlarını güçlendiriyor ve Allah’a yakınlık kazanmanın ihlâsını/secdesini yaşıyorlar.

Âyetin sonunda yer alan “Allah da kendini arındıranları sever” ifâdesine gelince, bunu Allah’ın temizlenme arzusu duyan kullarını sevmesi şeklinde anlayabileceğimiz gibi buradan Allah’ın temizlenme/arınma isteğiyle dolup taşan kullarına yardım ettiği ve onları isteklerine kavuşturduğu anlamını da çıkarabiliriz. Çünkü onlara temiz olma isteğini/irâdesini veren Allah’ın muhabbetidir.

Beden toprağını aslî sahibine vakfedenler, nefslerinden Rûh’a hicret için yola çıkanlar önce samimi bir niyet, gayret ve muhabbetle gönül mescitlerini inşâ etmekle işe başlamalıdırlar. Gönül mescitleri, ancak Allah’ın zikriyle güzelleşir, süslenir ve ihyâ olur. Allah’ın güzel isimlerinden her biri gönül mescidinin taşlarını yükseltir ve sonunda o gönül Rahmân’ın nazargâhı olan Beytullâh’a dönüşür. Misafirleri/ilhâmâtı eksik olmayan böyle bir gönül hem secdenin/yakınlığın sırrına ermiş hem de tüm varlıklar tarafından secde edilecek bir şerefe/onura/kemâle erişmiş olur. Arınmışlığın/temizliğin sembolü olan böyle bir gönüle/kalbe/mescide girmek ise huzura/güvene/emniyete ulaşmanın en kestirme yoludur. Şu bir gerçektir ki; Allah, kendisinin yapmadığı hiçbirşeyi kullarından istememiştir. Arınmayı arzu edenler Allah’ın “Kuddûs” isminin tecellîsinden nasiplenenlerdir. Bu ismin, kullarına yansıyan anlamı “bütün mahlûkâtı maddî ve mânevî kirlerden arındıran” demektir. Kısaca; Allah temizdir ve temizlenenleri sever.

Dipnotlar

[1] Ra’d/16.

[2] Hacc/40; Cin/18.

[3] Tevbe/108.

[4] 32 m. X 32 m.

[5] İbn Mâce, İkâme, 197; Nesâî, Mesâcid, 9.

[6] Tevbe/108: “…Le mescidün üssise ale’t-takvâ min evveli yevmin ehakku en tekûme fîhi fîhi ricâlün yuhıbbûne en yetetahherû vallâhu yuhıbbü’l-muttahhirîne.”

[7] Râğıb el-Isfahânî, Kur’ân Kavramları Sözlüğü.

[8] Hucurât/13.

[9] Necm/32: “…Fe lâ tüzekkû enfüseküm hüve a’lemü bi menittekâ.”

Necmettin Şahinler

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.