
Fransa’da yükselen toplumsal itirazlar, Avrupa’nın tamamını etkileyebilecek yeni bir dalganın habercisidir. Bu dalganın ortak talebi adil bölüşümdür. İnsanlar çalışarak ürettikleri zenginlikten hak ettikleri payı almak, ödedikleri vergilerin karşılığını görmek ve çocuklarının kendilerinden daha iyi bir hayat yaşayabileceğine inanmak istiyor. Cari ekonomik düzen bu beklentileri karşılayamadığında, protestolar sokaklarda siyasi bir talebe dönüşüyor.
“Sarı Yelekliler”den öğrencilerin itirazlarına uzanan süreçte farklı toplumsal kesimler benzer sorular soruyor.
Neden ekonomik sıkıntıların bedelini sürekli çalışanlar, emekliler ve gençler ödüyor?
Neden kamu kaynakları paylaşılırken, fedakârlık geniş halk kesimlerinden bekleniyor?
Neden eğitim almak ve çalışmak, insanca yaşamanın güvencesi olmaktan uzaklaşıyor?
Fransa’nın rakamları bu gerilimin ekonomik zeminini gösteriyor. Ülkede 2025 yılında kamu açığı 152,5 milyar avroya, kamu borcu ise millî gelirin %115,7’sine ulaştı. Bu tablo, bütçeyi düzeltme baskısını artırıyor. Fakat asıl anlaşmazlık, düzeltmenin bedelinin kimden tahsil edileceğinde düğümleniyor. Vergi artışları ve sosyal harcama kesintileri, bedelin halka yükleneceğini gösteriyor. Bu durumda da halk tepkisini ortaya koyuyor. Fransa’da olan olayların özeti budur.
Üstelik Fransa’da 2024 yılında 9,8 milyon kişi yani nüfusun %15,4’ü, yoksulluk sınırı altında yaşıyordu. Büyük bir ekonominin içinde milyonlarca insanın geçim sıkıntısı çekmesi, büyüklük ile refahın paylaşılması arasındaki farkı ortaya koyuyor. İnsanlar millî gelir tablolarındaki zenginliğin kendi sofralarına, konutlarına, ceplerine ve geleceklerine nasıl yansıdığını sorguluyor.
Gençler bu sorgulamanın merkezinde.
Fransa’da 2025’te işgücüne katılan 15–24 yaş grubunda işsizlik oranı çok yüksek; %19,8.
Eğitim iş bulma ihtimalini artırıyor lakin diploma, tek başına, güvenceli bir gelecek beklentisini karşılamıyor. Gençlerin önüne uzun eğitim yıllarının ardından belirsizlik çıktığında, itiraz yalnızca işsizliğe yönelmiyor. İtiraz, refahın dağılımına yöneliyor.
Bu nedenle Fransa’daki hareketliliği Avrupa’ya yayılabilecek bir “bölüşüm talebi dalgası” olarak okumak gerekir. Elbette bu dalga, her ülkede aynı biçimde ortaya çıkmayacaktır. Bir yerde ücret ve emeklilik, başka bir yerde konut, eğitim veya vergi meselesi üzerinden yükselecektir. Ama ortak payda, ekonomik yüklerin ve kazanımların daha adil paylaşılması talebi olacaktır.
Siyasi yönetimlere güvensizlik de bu talepleri daha da sertleştirecektir.
Nitekim CEVIPOF’un 2026 araştırmasında Fransa’da siyasete güven %22, siyasi partilere güven %15 düzeyindedir.
Muhakkak, Türkiye de bu dalganın etkisini hissedecektir.
Çünkü bölüşüm ve gelecek kaygısı bizim toplumumuzda da güçlü bir karşılık buluyor. TÜİK’in 2025 gelir dağılımı araştırmasına göre, 2024 gelirleri üzerinden en yüksek gelirli yüzde 20’lik dilim toplam gelirin %48’ini, en düşük gelirli yüzde 20’lik dilim ise toplam gelirin %6,4’ünü alıyor. İki grubun payları arasında 7,5 kat fark oluşmuş.
Ayrıca 2024’te gençlerin %22,9’u ne eğitimde ne de istihdamda!
Bu göstergeler, adil bölüşüm ve fırsat beklentisinin Türkiye açısından da ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor.
Tam böyle bir dip dalganın oluşumu döneminde; ülkemizde ortaya saçılan Fon soygunları, kısa zamanda on binlerce kat para kazanmalar, “sonradan görmelerin” şımarıklıkları, “devletin malı deniz yemeyen keriz” misali yaklaşımlar halkta büyük bir nefret oluşumuna hizmet etmektedir.
Avrupa’da yükselen bu yeni dalganın etkisi, ekonomik ilişkilerin yanı sıra toplumsal beklentiler üzerinden de hissedilecektir.
Siyasetin önündeki temel görev, adil bölüşüm talebine somut karşılık üretmektir.
Emeğin karşılığını korumak, kamu kaynaklarını şeffaf dağıtmak ve gençlere erişilebilir bir gelecek sunmak.
İnsanlar, ürettikleri refahın içinde kendilerine de yer istiyorlar.
Ne de olsa, “biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar”!
Bunun böyle gidebileceğini düşünen, kıyameti beklesin.