
İnsan ömrü, tırnak içinde söylenen o “olağan” akışı içinde sadece günlük koşturmacalardan, ilmî makalelerden ya da soğuk arşiv belgelerinden ibaret değildir. Ömrünü akademik çalışmalara, sosyal politikalara ve toplumsal yapıların tahliline adamış bir araştırmacı olarak, edebiyatın o büyüleyici sokağında dolaşmak, benim için asla bir iddia veya “şairliğe soyunma” hevesi olmamıştır.

Resimler: Şiirlerimin bölüm ve müstakil olarak yer aldığı kitaplar.
Aslında yolum bir şekilde edebiyata da uğradı; nitekim ilk şiirlerim, geçmişte Fahri Tuna’nın hazırladığı Sakarya Şairleri kitabında (2000) “Henüz Kitabı Yayınlanmamış Sakarya Şairleri” bölümünde yer almıştı. Yıllar sonra bu birikim, Hayatı Resmeden Şiirler (2024a) ve ardından bugün inceleme konusu olan Aşkı Resmeden Şiirler (2024b) isimli müstakil kitaplarla okuyucuyla buluştu.
Peki, şair olmadığım hâlde neden bu yola gençliğimden beri tevessül ederim?
Zira kalemin ve kelamın sınırları bazen daralır; resmî vesikaların, tahlillerin ve düz yazının kaldıramayacağı kadar yoğun bir duygu yükü insanı kuşatır. Şiir, benim için ne bir meslek ne de bir sanat yarışının kulvarıdır; o, sadece hayatın akışı karşısında sarsılan vicdanın, sevginin ve hakikatin mısralarla demlenme biçimidir.
Sosyal bilimlere getirdiğim bütüncül bakış açısı, manevî ilgimle birleşince, bu arayışı şiire taşımayı adeta kaçınılmaz kıldı. Zaten geçmişte Muhyiddin İbn Arabî ile ilgili Türkçe bir eseri Almancaya şerhli olarak tercüme etmiş olmam da bu tasavvufî ve felsefî düşünceye olan teorik ilgimin bir yansımasıdır. Sosyal bilimler uzmanlığımın sağladığı analitik derinliği, edebî metinlerin o latif dünyasıyla buluşturmak benim için fıtrî bir gereklilik oldu.
İşte bu manevî arayışın ve bütüncül bakış açısının bir devamı olarak, bazı hakikatler vardır ki düz yazının kalıplarına sığmaz. Tıpkı Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) ile Hz. Aişe validemiz arasındaki o ebedî ve sarsılmaz muhabbetin tarifinde olduğu gibi… Efendimiz’e, “Beni nasıl seviyorsun?” diye soran Hz. Aişe’ye verilen ” kördüğüm gibi!” ve “İlk günkü gibi”, cevabı, sevginin ve sadakatin ne denli kopmaz bir bağla örüldüğünü gösteren en mukaddes misaldir. İşte bu ilhamla kaleme aldığım ve “Aşkı Resmeden Şiirler” kitabımda yer alan “Kördüğüm Sevgisi” başlıklı şiirimi huzurlarınıza getirmek arzusundayım:
Sordu Ayşe validemiz, bir gün Resule:
Beni nasıl seversin hele bir kez söyle!
Ya Ayşe seni kördüğüm gibi severim,
Ne tatlı, ne güzel bir benzetme bu böyle.
Kördüğüm açılmayan sonsuz bir sevgidir,
Mest olan Ayşe validemizin kalbidir,
O kalp ki bu sözü her daim duymak ister,
Ey benim eşim, kördüğüm ne âlemdedir?
Peygamber eşi, cevabı merakla bekler,
Resulullah, Ya Ayşe, ilk günkü gibi der,
Çok kez duymuştur bu sözü onun dilinden,
Son defa başı göğsündeyken tekrar eder.
Resul, onun odasında gözünü yumar,
Ayşe validemizin gözünden yaş akar,
Ümmet de Resul’ü sonsuza kadar sever,
Kördüğüm aşkı müminler için bir şiar.
Velhâsıl-ı Kelâm; Okurun kalbine dokunabilen, düşündürebilen ve hissettirebilen her kelâm kıymetlidir. Vicdanın, tasavvufî derinliğin ve sevginin sesini mısralara döktüğüm bu yolculukta, dualarınızı ve değerlendirmelerinizi esirgemeyeceğiniz ümidiyle…
Seyyar, Ali (2024a). Hayatı Resmeden Şiirler. Paradigma Yayınları.
Seyyar, Ali (2024b) Aşkı Resmeden Şiirler. Çanakkale: Paradigma Yayınları, s. 94.
Tuna, Fahri (2000). Sakarya Şairleri. Adapazarı: Adapazarı Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları.