
Dinimizde farz, vacip ve sünnet olan ibadetlerimiz ve ahlâkî değerlerimiz var. Bunların içerisinde EN BÜYÜK FARZ, DOĞRULUKTUR, DÜRÜSTLÜKTÜR. Şu farkla ki, namaz, oruç, zekat, hac gibi ibadetlerimiz muvakkattir/ belli bir vakte bağlı ibadetlerdir. DOĞRULUK VE DÜRÜSTLÜK İSE DAİMÎ FARZDIR. Doğruluk, dürüstlük, 7/24 farz olan ve bir saniyesi bile terk edilemeyecek kadar etkisi, tesiri ve faydası kalıcı, büyük ve etkin değerlerimizdir. 24 saatlik bir gün içerisinde 23,5 saat doğru olayım da, yarım saatte de yalan-yanlış yapayım, insanları aldatayım, kazıklayayım diyemeyiz. Nasıl ki iman, %100 Allah’a güven ve teslimiyet ise doğruluk da bu güven ve teslimiyetin %100 sosyal hayatımızdaki yansıması ve tezahürüdür. Bu yansımanın, bir kazaya uğrayıp yanılsamaya dönüşmemesi için Rabbimiz ibadetleri destek ve takviye olarak lütfetmiştir. Onun için her ibadetin nihaî amacı; doğruluk, dürüstlük, sorumluluk, duyarlılık bilinci ile tüm ahlâkî ve insanî değerleri, hayat edinmek ve yaşamımıza taşımaktır. Yoksa eylemsiz, ibadetsiz, ahlâksız ve sadece söylem endeksli bir dinin, inancın veya bir grubun şemsiyesi altına sığınmak, aklı, iradeyi ve vicdanı uyuşturmanın, iptal etmenin en kolay yoludur.
İnsanlar kendi kötülüklerini kamufle etmek için genelde din, iman söylemi, veya ibadet ritüeli gibi büyük kalkanların arkasına sığınırlar. Adeta “Dinimiz var ya ahlâka, doğruluğa, dürüstlüğe ne hacet? der gibi… “Ben nasıl olsa doğru yoldayım!” avuntusu ona, kendini muhasebe etmek ve ahlâkını, gidişatını sorgulamaktan müstağni kılar. Artık o kendini, günahkârken masum, haksızken haklı, kibirliyken erdemli sanır. Çünkü o, dini-imanı ve ibadeti kendine zırh edinerek, ahlâksızlık ve günahlardan affedildiğini sanmaktadır. Oysa din ve ibadetler, doğruluk, dürüstlük ve güzel ahlâk için ciddî bir sorumluluk ve bilinç kaynağıdır. Ahlâka dönüşmeyen hiçbir din, iman ve ibadet, ibadet ve iman olmadığı gibi üstelik bir de kötülükler ve günahlar için zırh ve paravan aracı hiç yapılamaz. “Yazıklar olsun! (sorumsuz, duyarsız ve ahlâksızca) şu namaz kılanlara!” (Mâûn, 107/4)
Öncelikle şunu bir düzeltelim; bize düşen; kendimiz doğru-dürüst olalım, başkasını doğrultmaya kalkmayalım. Doğruluğu aktarmaya da çalışmayalım. Çünkü çocuklarımıza ve insanlığa doğruluğu öğretmenin ilk yolu; doğru, dürüst ve ahlâklı bir hayat yaşamaktır. En güzel rol model ve temsil, kendimiz olmalıyız. Doğruluk algımızda en büyük bahanemiz; “herkes böyle yapıyor!” deyip kalabalıklara uyma zaafımız var. Bu bahaneler, hiçbirimizi kurtaracak mazeretler değildir. Ve toplumu da çürümüşlüğe sürükleyen tek sebeptir yalan, yanlış, çıkar, menfaat ve aldatmalar…
“…ve kendilerini günaha kaptıran o günahkârlar ile birlikte, biz de günaha dalmıştık;” (Müddessir, 74/45) diyerek “uydum kalabalıklara!” alışkanlığımız, cehennemî acımız ve itirafımız olacaktır maalesef.
“Eğer yeryüzünde (yaşamakta) olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni de Allah’ın yolundan saptırırlar: onlar ancak başkalarının zannına tâbi olurlar ve düşüncesizce hareket ederler.” (En’am, 6/116)
Sözün özü: “Emrolunduğun gibi istikamet üzere, rotası belli dosdoğru yolda ol” (Hûd, 11/112) Zira; “Bu İslam dini, doğruluk dinidir.” (Hz. Ali) ve’s-selam…
“DOĞRULUK, DÜRÜSTLÜK EN BÜYÜK VE KESİNTİSİZ FARZ İBADETİMİZDİR” Amenna ve Saddekna !..Şu kadar var ki, bazılarımızı bu ibadetimize sevdiklerimiz ve hayranlık duyduklarımız ne kadar büyük günâh işlerlerse işlesinler,ne kadar çok yanlış yaparlasa yapsınlar, başkalarına ne kadar çok zarar verirlerse versinler, onları her halükârda hoş görme, affetme, savunma ameliyesini de ekliyorlar da bir çuval inciri mahvettikelrinin farkında bile değiller ! Rabbimiz cümelmizi agâhlıktan ayrımasın, ısırıldığımız bir yerden ikinci defa ısırılmaktan muhafaza buyrusun, hata yapıp yanıldığımız zamanlarda da bunu itiraf edip, kendsine çeki-düzen vernelerden eylesin diyorum.