
Siyasî psikoloji literatürünün öncülerinden Jerrold M. Post ve siyaset bilimci Robert S. Robins, 1993 yılında kaleme aldıkları “When Illness Strikes the Leader: The Dilemma of the Captive King” (Lideri Hastalık Vurduğunda: Tutsak Kralın İkilemi) adlı çığır açıcı eserlerinde, liderlerin fizikî ve zihnî sağlık sorunlarının ulusal kaderleri nasıl radikal biçimde değiştirdiğini incelemiştir. Teori; işlevselliğini, sağlığını veya karar alma yetilerini kısmen ya da tamamen kaybetmiş bir lider ile onun varlığına, ayrıcalıklarına ve iktidarına bağımlı olan iç çember arasındaki trajik ilişki dinamiklerini ifade eder. Bu dinamikler, üç temel boyutta şekillenir:
Atatürk’ün son bir yılı, bilişsel ve fiziksel kapasitesi gerileyen otorite figürü ile onun varlığına varoluşsal olarak bağımlı olan iç çember arasındaki gerilimli etkileşimi barındırır. Dönemin “Mutat Zevat” olarak anılan yakın çevresi (Kılıç Ali, Salih Bozok, Cevat Abbas, Nuri Conker ve dönemin yakın bürokratik kadrosu), yalnızca sohbet arkadaşları değil; liderin meşruiyetinden güç alan, siyasî güç dağılımını kontrol eden bir çemberdi.
1937 sonbaharında İsmet İnönü’nün Başbakanlıktan ayrılması ve yerine Celal Bayar’ın getirilmesi süreci, “Tutsak Kral” teorisinin devlette meydana getirdiği siyasî felç boyutuyla doğrudan ilgilidir:
Muktedir liderlerin tedavisinde görev alan hekimlerin yaşadığı “VIP Sendromu“, Atatürk’ün son yılında tıp tarihi açısından tam bir teşhis karmaşası olarak kendini göstermiştir. VIP Sendromu (Very Important Person Syndrome), tıp dünyasında ve sağlık psikolojisinde, toplumda çok önemli, ünlü, siyasî veya yüksek makam sahibi kişilerin (VIP) hastalandıklarında karşılaştıkları özel muamelenin ve bunun oluşturduğu tıbbî risklerin bütününe verilen isimdir.
VIP Sendromu; “Ayrıcalıklı hastanın statüsünün, hekimlerin nesnelliğini ve tıbbî rasyonelliği esir alması” durumudur ve Atatürk’te olduğu gibi tarih boyunca birçok liderin tedavisini zorlaştıran kritik bir psikolojik-tıbbî tuzak olmuştur. Atatürk, doktorunu seçen ve denetleyen mutlak güç olduğu için; hekimler, hastasına bir “hasta” gibi değil, bir “devlet başkanı” gibi yaklaşmak zorunda kalmış; bu da tıbbî müdahalenin rasyonelliğini zedelemiştir.
Atatürk’ün, özellikle hastalığının iyice ağırlaştığı ve vasiyetini kaleme aldığı günlerde (1938 sonbaharı) görevinden resmen istifa etmeyi veya makamı devretmeyi düşünmemesi, o dönemin siyasî-anayasal şartlarıyla ve liderlik misyonuyla doğrudan ilgilidir. Bunun yanında Atatürk’ün liderlik psikolojisinde “görevden affını istemek” veya “hastalık sebebiyle çekilmek” tercihi, zihnindeki doğru veya yanlış sorumluluk bilincine ters idi. O, kurduğu devlete/rejime karşı sorumluluğunu ömür boyu sürecek bir ahit olarak görüyordu. İstifa etmek, devlette bir panik dalgası meydana getirebilir, karizmatik liderlik pozisyonunu sarsabilir ve “Atatürk sonrası Türkiye yıkılıyor mu?” algısını besleyebilirdi.
Yaşadığı dönemin tıbbi imkânsızlıkları, geç konulan teşhisler, bedeninin hızla elden ayaktan düşmesi ve bu durumun saray duvarları arasında bir devlet sırrı gibi saklanmak zorunda kalınması, Atatürk’ü Jerrold Post’un tarif ettiği trajik “Tutsak Kral” arketipinin tarihteki en ilginç örneklerinden biri hâline getirmektedir. Bu süreç; lider sağlığının sadece tıbbî bir vaka olmadığını, arkasında nasıl bir vesayet penceresi açabileceğini ve devletin bir liderin şahsı üzerinden nasıl bir belirsizlik yumağına sürüklenebileceğini göstermesi bakımından siyasî psikoloji literatürüne düşülmüş en dramatik ve üzerine düşünülmesi gereken notlardan biridir.
Tarih boyunca tecrübe edilmiştir ki; iktidar merkezlerinin mimarisi ne kadar değişirse değişsin, liderin sağlığı ile rejimin/iktidarın kaderi arasındaki kırılgan bağ ve etraftaki “saray” muhitinin hükümeti koruma refleksleri bâkî kalmaktadır. Bu durum, sadece geçmişe ait bir liderlik patolojisi olarak kalmamakta; modern devlet mekanizmalarında da benzer krizlerin yaşanmaması için, lider sağlığının şeffaflığı, halefiyet mekanizmalarının kurumsallaşması ve “saray vesayeti” riskine karşı demokratik denge-fren sistemlerinin işletilmesinin devletin selameti açısından ne denli hayatî olduğunu göstermektedir.
Yazımız devam edecek…