
Toplumların bekâsı, yalnızca sınırlarının korunmasıyla değil; nesillerinin ahlâk, iman ve şahsiyet üzere yetişmesiyle mümkündür. Tarih bize göstermiştir ki bir milletin asıl gücü, sahip olduğu değerler manzumesidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur:
> “Bir toplum, kendi özünü değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (er-Ra‘d, 13/11)
Bu değerler zedelendiğinde, en sağlam görünen yapılar bile içten içe çözülmeye başlar.
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan elim hadiseler, basit bireysel sapmalar olarak görülemez. Bunlar, daha derinlerde biriken zihniyet kırılmalarının ve değer aşınmasının dışa vurumudur. Bu gerçek, bizi ister istemez kendi medeniyet anlayışımızla yüzleşmeye çağırmaktadır.
İslâm medeniyetinde insan, yalnızca biyolojik bir varlık değil; ilahî emaneti taşıyan bir kuldur. Bu anlayışta çocuk, sadece ailenin değil; aynı zamanda ümmetin ve devletin emanetidir. Aile bu emanetin ilk muhafızı, devlet ise onu koruyan büyük bir adalet ve şefkat çatısıdır. Osmanlı’da “Devlet-i Aliyye” bu yönüyle yalnızca bir yönetim aygıtı değil; nizamın, ahlâkın ve adaletin temsilidir.
Bu medeniyet tasavvurunda eğitim, salt bilgi aktarımı değildir. Eğitim; edep, ahlâk ve irfan inşasıdır. Resûlullah ﷺ şöyle buyurur:
> “Hiçbir baba, çocuğuna güzel edepten daha hayırlı bir miras bırakmamıştır.” (Tirmizî, Birr, 33)
Bu anlayışla medreselerde ilim öğretilirken, tekkelerde kalpler terbiye edilmiş; mahalle mekteplerinde ise çocuklara küçük yaşlardan itibaren saygı, merhamet ve sorumluluk bilinci kazandırılmıştır. Zira esas düstur şuydu: İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.
Bugün ise bambaşka bir tabloyla karşı karşıyayız. Çocuklar erken yaşta kontrolsüz dijital içeriklerle muhatap olmakta; şiddet sıradanlaşmakta, hatta kimi zaman cazip bir unsur gibi sunulmaktadır. Bu durum, köklü medeniyet anlayışımızla açık bir tezat oluşturmaktadır. Oysa geçmişte, toplumsal ahlâkı zedeleyen unsurlar hem örf hem hukuk çerçevesinde sınırlandırılmış; toplumun manevî dokusu titizlikle korunmuştur.
Bu noktada medya ve yayıncılık alanının sorumluluğu büyüktür. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurur:
> “Haddi aşanların emrine uymayın. Onlar yeryüzünde fesat çıkarırlar, ıslah etmezler.” (eş-Şuarâ, 26/151-152)
Toplumu etkileyen içerikler üretilirken, özellikle gençler üzerindeki etkisi dikkate alınmalı; şiddeti özendiren ve suçu meşrulaştıran unsurlardan kaçınılmalıdır. Çünkü medeniyetler yalnızca kılıçla değil; kalemle, sözle ve temsil ile inşa edilir—yahut yıkılır.
Devletin temel vazifesi ise adalet ve güven duygusunu tesis etmektir. Nitekim Yüce Allah şöyle emreder:
> “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.” (en-Nisâ, 4/58)
Hukukun gecikmeden ve hakkaniyetle uygulanması, vatandaşın kendini güvende hissetmesi, devlet otoritesinin en açık tezahürüdür. Osmanlı geleneğinde devlet, zulmü ortadan kaldıran ve mazlumu koruyan bir kudret olarak görülmüş; bu anlayış toplumda derin bir güven duygusu oluşturmuştur.
Aileye gelince… Bu medeniyetin en temel taşıdır. Osmanlı toplumunda aile, yalnızca barınma ve geçim yeri değil; değerlerin nesilden nesile aktarıldığı bir irfan ocağıdır. Yüce Allah şöyle buyurur:
> “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (et-Tahrîm, 66/6)
Bu yönüyle aile, bir yuva olmanın ötesinde; şahsiyetin inşa edildiği bir mekteptir.
Orada çocuk sadece büyümez; şekillenir. Sadece beslenmez; yön bulur. Sevgi, merhamet, saygı ve sorumluluk ilk defa orada öğrenilir. Anne ve baba yalnızca ihtiyaç gideren kimseler değil; aynı zamanda ilk öğretmen, ilk rehber ve ilk otoritedir. Bu sebeple aile, bir mekân değil; bir medeniyetin çekirdeğidir.
Sonuç olarak karşı karşıya olduğumuz mesele, sadece güvenlik ya da eğitim meselesi değildir. Bu, doğrudan doğruya bir medeniyet meselesidir. Çözüm ise kendi köklerimize dönmekte; adalet, merhamet, edep ve sorumluluk ekseninde yeniden inşa sürecini başlatmaktadır.
Bu vesileyle herkesi—ailesinden devletine, eğitimciden medya mensubuna kadar—sorumluluğunu hatırlamaya davet ediyoruz. Çünkü sağlam nesiller, güçlü bir medeniyetin en büyük teminatıdır.
Nitekim Resûlullah ﷺ şöyle buyurur:
> “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mesulsünüz. Devlet reisi bir çobandır ve sürüsünden mesuldür. Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mesuldür. Kadın, kocasının evinin çobanıdır ve sürüsünden mesuldür. Hizmetçi, efendisinin malının çobanıdır ve sürüsünden mesuldür.” (Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 20)