islami haberortadoğu haberlerimirat analizmirat tv
DOLAR
13,7194
EURO
15,5684
ALTIN
786,58
BIST
1.910
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Sağanak Yağışlı
15°C
İstanbul
15°C
Sağanak Yağışlı
Pazar Çok Bulutlu
14°C
Pazartesi Çok Bulutlu
17°C
Salı Sağanak Yağışlı
15°C
Çarşamba Sağanak Yağışlı
14°C

“AKIL” ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

“AKIL” ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Bazı kavramlar vardır, anlaşılması  kolaydır; insanlar onları anlamak için fazla zorluk çekmezler.  Somut kavramlar, genellikle bu gruba dahildir. Bazı kavramlar vardır, anlaşılması  o kadar kolay değildir, hatta zordur. Bunların başında ise  soyut kavramlar, özellikle de Kur’an’ın  “müteşabih” diye tanımladığı kavramlar gelir.  Buna  bir de     farklı bilim dalları tarafından  farklı  tanımlarla terimleştirilen  kavramlar ilave edildiğinde, bu zorluk daha da artar.  Bu nedenle de  “anla(ma) ma sorunları”  ortaya çıkar.  Dolayısıyla birinin kast ettiği anlamı, diğeri anlamaz, ya da farklı anlar.  Zira söz aynıdır ama,  anlamları farklıdır.  Akıl kavramı da bunlardan biridir  ve farklı tanımları  mevcuttur. Bu nedenledir ki dinî anlayışımızda  “akıl – nakil”  çatışmasından söz edilmektedir.  Böyle bir çatışma gerçekten söz konusu mudur, yoksa   bir “varsayım” dan mı ibarettir?    Bunun cevabını   kısmen de olsa aklın terimsel tanımlarında  bulabilmekteyiz. Öyleyse akıl nedir ve  nasıl tanımlanmaktadır?

Sözlükte masdar olarak “menetmek, engellemek, alıkoymak, bağlamak” gibi anlamlara gelen akıl (el-akl) kelimesi, felsefe ve mantık terimi olarak “varlığın hakikatini idrak eden, maddî olmayan, fakat maddeye tesir eden basit bir cevher; maddeden şekilleri soyutlayarak kavram haline getiren ve kavramlar arasında ilişki kurarak önermelerde bulunan, kıyas yapabilen güç” demektir. Bu anlamıyla akıl sadece meleke değil özdeşlik, çelişmezlik ve üçüncü şıkkın imkânsızlığı gibi akıl ilkelerinin bütün fonksiyonlarını belirleyen bir terimdir. İnsanın her çeşit faaliyetinde doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ve güzeli çirkinden ayıran bir güç olarak akıl, ahlâkî, siyasî ve estetik değerleri belirlemede en önemli fonksiyonu haizdir.[1]

Bazı kelamcılara göre akıl “Hakikatin bilinmesini sağlayan kaynak”tır; “İnsanı diğer varlıklardan ayıran ve nazarî bilgilerin öğrenilmesini sağlayan bir güç” tür;  “İnsandaki anlama ve kendisini zararlı şeylerden koruma gücüdür”   veya ”Kötü şeylerden alıkoyan ve iyi şeylere yönelten bilgidir.” [2]

“Muâviye b. Kurre gibi ilk zâhidlere göre akıl Allah’ın nimetlerini tanımayı ve ona şükretmeyi  sağlayan, kötü duyguların baskısına rağmen dinin iyi olduğuna hükmettiği tutum ve davranışlara yönelten ve sonuçta âhiret mutluluğunu kazandıran bir melekedir.”[3]

“Kur’ân-ı Kerîm’e göre akıl, insanı insan yapan, onun her türlü aksiyonlarına anlam kazandıran ve ilâhî emirler karşısında insanın yükümlülük ve sorumluluk altına girmesini sağlayan  yetinin adıdır. Nitekim akıl kelimesi, Kur’an’da biri geçmiş, diğerleri geniş zaman kipinde olmak üzere kırk dokuz yerde fiil şeklinde geçer. Bu ayetlerde genellikle “akletme” nin, yani aklı kullanarak doğru düşünmenin önemi üzerinde durulur.  Bu nedenle akıl “bilgi edinmeye yarayan bir güç” ve “bu güç ile elde edilen bilgi”  şeklinde tarif edilmiştir” [4]

Kur’ân-ı Kerîm, sadece  “bilenlerin akledebileceğini”[5] söyler. Bu yetisini iyi kullanmadıkları için  de kâfirleri, “…Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden akletmezler”[6] diyerek yermiş;  Allah’ın “aklını kullanmayanları pisliğe (kötülüğe) dûçâr edeceği”[7] ayeti ile insanları uyarmış ve aklını kullananların ise cehennem azabından kurtulacağını[8]  haber vermiştir.  Ayrıca  birçok ayette  akıl sayesinde kazanılan bilginin,  yine bu  yetinin kontrolünde kullanılması gerektiği, bunu yapmayanların sorumlu tutulacağı da hatırlatılmıştır.

Kur’ân-ı Kerîm’de, eşyadaki nizamı anlama gücüne sahip olan akla, aynı zamanda ilâhî hakikatleri sezme, anlama ve onların üzerinde düşünüp yorum yapma görev ve yetkisi de verilmiştir. Nitekim “Allah âyetlerini akledesiniz diye açıklamaktadır”[9] ayetiyle, aklın bu fonksiyonuna işaret edilmiştir. Kur’an’da akılla aynı anlama gelmese bile ona yakın bir mânâ ifade eden kalb (çoğulu kulûb), fuâd (çoğulu ef’ide) ve elbâb (tekili lüb, Kur’an’da geçmez) kelimelerinin kullanıldığı dikkati çekmektedir. “Sezme, anlama ve bir şeyin mahiyetini kavrama gücü” anlamına gelen bu kelimeler, daha çok insanın derunî, vicdanî âlemine ve gönül dünyasına hitap etmektedir[10].

İnsan dünyaya geldiğinde bütün organları tam olarak çalıştığı, beyninin ise tam çalışmadığı; zamanla ve dış dünya ile temas edip de kendisine yeterli bilgi ulaştıkça, daha verimli çalışmaya başladığı görülmektedir.  Beyne ulaşan bilgiler ise, kaynağı itibariyle  biri insanlar tarafından üretilen, diğeri de Allah tarafından verilen bilgiler olmak üzere ikiye ayrılır.  Dolayısıyla akıl, kendisine hangi tür bir  bilgi, ya da bilgiler ulaşmış ise, onlar üzerinde işlevsel olur. Bu nedenle akıl, “Düşünme, anlama ve kavrama gücü[11] olarak tanımlanmakta ve bilinmektedir. Şayet   akıl-nakil  çatışmasından söz edilecek ise, bu çatışma  akıl ile  bilgi arasında değil, akla ulaşan bilgiler arasında olmaktadır. Diğer bir ifade ile bu  çatışma,  ya beşer ürünü bilgiler  arasında, ya da  vahyin yorumları da dahil  beşer ürünü bilgilerle  vahye dayalı bilgiler arasında  olmaktadır.

Nasıl ki bedenin gıdaya ihtiyacı varsa, aklın da  bilgiye ihtiyacı vardır.  Tıpkı bir arabanın çalışabilmesi için yakıta ihtiyacı olduğu gibi aklın da fonksiyonel olabilmesi için bilgiye ihtiyacı vardır. Nitekim birçok insanın, zaman zaman “Evvelki aklım olsaydı şunları yapmazdım” dediğine şahit olmuşuzdur. Bu söz bize, o kişinin eskiden başka bir aklı, şimdi ise başka bir aklının olduğunu ifade etmiyor; bilakis o kişi bu sözüyle bize, “Şu anda sahip olduğum bilgiye eskiden sahip olsaydım, eskiden yaptığım o şeyleri asla yapmazdım” demek istiyor.   Fıtrî bir yeti olarak akıl değişmiyor, ama akla ulaştırılan bilgilerde değişim oluyor. Bundan dolayıdır ki Yüce Yaratıcı, insanın beş duyu organını, aklın ihtiyaç duyduğu bilgileri temin etmekle görevlendirmiş bulunuyor. Nitekim okuma, dinleme, tatma, dokunma ve koklama yoluyla elde edilen bilgiler, beyne ulaşıyor; akıl da beyne ulaşan bu bilgileri tasnif ve organize ediyor ve bu bilgilerden düşünce üretiyor. Bu nedenle her insan,  sahip olduğu meslekî bilgilere veya ideolojiye  göre  olayları ve  olguları  anlamaya ve anlamlandırmaya çalıyor,   dolayısıyla  değerlendirmeler de farklı farklı olabiliyor.

Mesela  determinist  anlayışın etkisinde kalan bir Müslüman  bilim insanı,  olayları  bu bakış açısıyla  anlamaya ve yorumlamaya  çalışıyor. Bu anlayışa göre de  mucizeleri olguya aykırı bulduğu için  rasyonalizasyona  baş vurarak Kızıldeniz’in yarılmasını  med-cezir ile,  “tayran ebabil/ebabil kuşları”nı  çiçek hastalığı veya volkan patlaması, “ayın yarılması” nı ise  Amerikalıların  aydan taş getirmesi şeklinde  açıklayabiliyor.

Buna karşılık bir diğer Müslüman, Emile  Bautrousx’un “Tabiat  Kanunlarının Zorunsuzluğu Hakkında”  kitabında ileri sürdüğü indeterminist bir anlayışa sahip ise, mucizeleri  olguya aykırı bulmuyor, bilakis  mümkün  olan  bir olgu olarak algılıyor,  anlıyor ve açıklıyor. Albert Einstein’in görüşlerinden  de  yararlanarak “Tabiat âleminde mutlak determinizm değil, izâfîlik vardır”[12] görüşünü benimsiyor.   Dolayısıyla  mûcizeleri akla uygun hâle getirme ( rasyonalizasyon)  çabası içinde olan bazı Kur’an yorumcularına karşılık, mûcizeyi  mümkün  bir olay olarak görüyor.

Bu da gösteriyor ki akıl,  ancak kendisine  ulaşan bilgiler üzerinde  işlevsel oluyor. Bu bilgi, ister  beşer ürünü her hangi  bir bilgi, ister  vahiy bilgisi  olsun, fark etmiyor. Önemli olan  akla ulaştırılan bilgilerin  doğruluğu ve gerçekliğidir. Bu nedenle insana düşen görev,  elde ettiği/edeceği bilgilerin  doğruluğunu araştırmak ve doğru bilgiyi, doğru biçimde  elde etmek için çaba göstermektir.  Bunun için de insanın,  “akl-ı selîm”e ve ona  yardımcı olacak doğru bir  mantığa  ihtiyacı vardır.

Prof. Dr. Celal Kırca

[1] Süleyman Hayri Bolay, Akıl, TDVİA, İstanbul,1989,2/238-242.

[2] Yusuf Şevki Yavuz, Akıl, TDVİA, 2/242-246.

[3] Süleyman Uludağ, Akıl, TDVİA , 2/246-247.

[4] Bolay, Akıl, TDVIA, 2/238.

[5]Ankebût 29/43.

[6] Bakara 2/171.

[7] Yûnus 10/100.

[8]Mülk 67/10.

[9]Bakara,2/242

[10] Bolay, Akıl, TDVİA, 2,/238-39.

[11] TDK. Türkçe Sözlük, Ankara, 2005, s.49.

[12]  Osman Pazarlı, Din Psikolojisi, İstanbul,1968, s.220.

ETİKETLER: , ,
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.