islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
49,5751
EURO
55,7660
ALTIN
6.602,18
BIST
11.780,57
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
20°C
İstanbul
20°C
Çok Bulutlu
Çarşamba Parçalı Bulutlu
20°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
21°C
Cuma Hafif Yağmurlu
21°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
19°C

Alparslan Kuytul Olayına Bakışımız

Alparslan Kuytul Olayına Bakışımız
A+
A-

Alparslan Kuytul Olayına Bakışımız

MAKALENİN SESLİ ANLATIMI

Türkiye’nin gündemine oturan Alparslan Kuytul meselesi, sadece bir şahsın veya bir cemaatin meselesi değildir. Bu mesele, Türkiye’deki İslami cemaatlerin duruşunu, sorumluluğunu ve ümmet adına ortaya koydukları tavrı da ilgilendirmektedir.

Aslında bu yazıyı kaleme almak istemiyordum. Müslümanlara, cemaatlere ve vakıflara zarar verir miyim endişesiyle uzun süre susmayı tercih ettim. Müslümanların kendi aralarındaki meselelerin İslam düşmanlarının eline malzeme yapılmasını doğru bulmuyorum. Ancak yakın çevremdeki dostlarımın ısrarı ve taşıdığım sorumluluk bilinci, artık bazı hususları açıkça söylemeyi gerekli hâle getirdi.

Öncelikle bir hakkı teslim ederek başlayalım.

Alparslan Kuytul ve cemaati hakkında medyada dolaştırılan “fetöcü,adam kaçırma, zimmete para geçirme, usulsüz para trafiği” gibi ağır iddialar doğru olmadığı kanaatindeyim. Alparslan Kuytul’u ve çevresini yakından tanıyan biri olarak bunu özellikle ifade etmek istedim. Bir insanın siyasi tavrını yanlış bulmak başka, hakkında ortaya atılan her suçlamayı doğru kabul etmek başkadır. Bizim ölçümüz husumet değil, adalet olmalıdır.

Fakat bu durum, Alparslan Kuytul ve cemaatinin yıllardır sürdürdüğü yanlış siyasi çizgiyi görmezden gelmemizi gerektirmez.

Açık söylemek gerekiyor: Alparslan Kuytul ve cemaati uzun zamandır bir vakıf veya İslami cemaatten çok, siyasi parti gibi hareket ediyor. Hatta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti’ye karşı yürüttükleri muhalefetin dozu zaman zaman ana muhalefet partisini bile geride bırakmaktadır.

Adana’daki tabloya baktığımızda insan ister istemez şu cümleyi kuruyor: Adana’da CHP’ye gerek yok; Alparslan Kuytul ve çevresi zaten fazlasıyla CHP’nin yapacağı muhalefeti yapıyor.

Üstelik mesele yalnızca iktidarı eleştirmek değildir. Eleştiri elbette olacaktır. Erdoğan da eleştirilebilir, AK Parti de eleştirilebilir, devletin yanlış politikaları da eleştirilebilir. Hiçbir yönetici dokunulmaz ve hatasız değildir. Fakat eleştiri ile sistematik siyasi karşıtlık arasında ciddi bir fark vardır.

Sohbetlere bakıyorsunuz, konu dönüp dolaşıp Erdoğan’a geliyor. Programların ardından sorulan sorulara bakıyorsunuz, yine aynı siyasi hedef. Devletin attığı adımlara bakılıyor, çoğu zaman olumsuz tarafından okunuyor. Türkiye’nin yaptığı işler değersizleştiriliyor, hatalar büyütülürken doğrular görmezden geliniyor.

Bu artık sıradan bir eleştiri değildir. Bu, bir cemaatin gündeminin büyük ölçüde siyasi muhalefet tarafından kuşatılmasıdır.

CHP’nin bile her gün Erdoğan üzerinden kurmadığı kadar yoğun bir siyasi dilin bir İslami cemaat tarafından kurulması düşündürücüdür. Bir cemaat neden sabah akşam aynı siyasi isimle uğraşır? Türkiye’de konuşulacak başka mesele kalmadı mı? Gençliğin iman problemi bitti mi? Aile çözülmüyor mu? Uyuşturucu, kumar, faiz ve ahlaki yozlaşma ortadan kalktı mı? Gazze meselesi çözüldü mü? İslam dünyasının parçalanmışlığı sona mı erdi?

Bir İslami cemaatin önünde böylesine büyük bir hizmet alanı varken, enerjisinin önemli bölümünü Erdoğan karşıtlığına ayırması ne kadar doğrudur?

Daha açık ifade edeyim: Eğer siyaset yapmak istiyorsanız parti kurun. Meydanlara çıkın, programınızı açıklayın, seçimlere girin ve milletin karşısına siyasi kimliğinizle çıkın. Buna kimsenin itirazı olmaz.

Ama cemaat görüntüsü altında siyasi parti gibi hareket ederseniz, o zaman insanların sizi sorgulaması kaçınılmaz hâle gelir.

Üstelik kullanılan muhalefet dilinde yalan yanlış bilgiler, abartılı yorumlar ve çarpıtmalar üzerinden iktidarı yıpratma gayreti görüyoruz. Bu, bir İslami yapıya yakışmaz. Müslümanın muhalefeti de ahlaklı olmak zorundadır. Sevmediğimiz bir insan hakkında dahi yalan söyleme, gerçeği çarpıtma ve haksızlık yapma hakkımız yoktur.

Kur’an’ın ölçüsü son derece açıktır:

“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.” (Mâide, 5/8)

Dolayısıyla Erdoğan’ı sevmeyebilirsiniz. AK Parti’nin politikalarını yanlış bulabilirsiniz. İktidarı sert biçimde eleştirebilirsiniz. Ancak siyasi öfkeniz sizi hakkı teslim etmekten alıkoyuyorsa burada ciddi bir problem vardır.

Şunu da açıkça söylemek gerekiyor: Erdoğan ve arkadaşları bir gün iktidarı kaybederse, Bu günleri mumla arayacaksınız.

Çünkü Türkiye’nin geçmişi ortadadır. Başörtüsü sebebiyle üniversite kapılarından çevrilen kızlarımızı unutmadık. İmam hatiplerin önünün nasıl kesildiğini unutmadık. Kur’an eğitiminin karşılaştığı engelleri unutmadık. Katsayı zulmünü, 28 Şubat’ın baskılarını, Müslümanların kamusal hayattan dışlandığı dönemleri unutmadık.

AK Parti’nin bütün yanlışlarını eleştirelim. Ama dün ile bugünü birbirine eşitleyecek kadar da hafızamızı vicdanımızı kaybetmedik.

Bugün Türkiye, Gazze’den Somali’ye, Balkanlardan Orta Asya’ya kadar geniş bir coğrafyada Müslümanların yakından takip ettiği bir ülkedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan da özellikle Filistin meselesindeki söylemleri sebebiyle dünyanın birçok bölgesinde mazlumların dikkatle izlediği bir siyasi aktördür. Bunları hiç görmeyip bütün siyasi değerlendirmeyi Erdoğan düşmanlığı üzerinden yapmak feraset değil düpedüz körlüktür.

Alparslan Kuytul’un asıl problemlerinden birinin de kendisine yapılan uyarıları yeterince dikkate almaması olduğunu düşünüyorum.

İstanbul’da birçok âlim ve kanaat önderinin kendisini uyardığını biliyorum. Kendisine “Bu üslup doğru değil, bu yol sizi ve cemaatinizi sıkıntıya götürür” denildi. Fakat ne yazık ki bu uyarılar gerektiği ölçüde karşılık bulmadı.

Burada kibir ve ego tehlikesini de konuşmak zorundayız.

Bir lider, çevresindeki insanların ve kendisine samimiyetle nasihat eden âlimlerin sözlerini sürekli reddederse, zamanla kendi düşüncelerini mutlak doğru görmeye başlar. Liderlik, yalnızca konuşmak değildir; gerektiğinde dinleyebilmektir. İstişareyi kaybeden bir hareket, ferasetini de kaybetmeye başlar.

Bugün gelinen noktada Alparslan Kuytul hakkında ortaya atılan birçok ağır iddianın doğru olmadığına inanmakla beraber şunu da söylemek zorundayız: İzlenen yanlış siyasi strateji, kendisine ve cemaatine karşı kullanılabilecek geniş bir alan açmıştır.

Emniyete fırsat verilmiştir. Siyasi rakiplere fırsat verilmiştir. İslam düşmanlarına fırsat verilmiştir. Cemaatlere düşmanlık yapmak için fırsat kollayan çevrelerin eline malzeme verilmiştir.

Sonra ortaya çıkan tabloya hep birlikte üzülüyoruz.

Daha vahimi ise bugün Alparslan Kuytul’un bazı konuşmalarının İslam’a ve İslami yapılara yıllardır mesafeli, hatta düşmanca yaklaşan medya organlarında büyük bir iştahla dolaşıma sokulmasıdır.

Burada durup düşünmek gerekiyor.

Düne kadar sizin temsil ettiğiniz İslami anlayışa karşı çıkan çevreler bugün videolarınızı neden bu kadar seviyor? Neden konuşmalarınız onların ekranlarında ve sosyal medya hesaplarında bu kadar rahat dolaşıyor?

Bunu “Bizi de takdir ediyorlar” şeklinde okumak büyük bir hata olur. Bu sevgi değildir; kullanılmışlıktır.

Siyasette bazen karşınızdaki insan sizi sevdiği için değil, sizin sözünüz kendi düşmanına zarar verdiği için alkışlar. İslam karşıtı çevrelerin elinde Erdoğan’a ve muhafazakâr kesime vurmak için Alparslan Kuytul ve Cemaati maalesef kullanılıyor.

Ben burada Alparslan Kuytul’a veya cemaatindeki kardeşlerimize düşmanlık yapmıyorum. Tam tersine, yıllardır tanıdığım insanların yanlış bir siyasi çizginin içinde daha fazla yıpranmasını istemiyorum.

Ancak kardeşlik, yanlış karşısında susmak değildir.

Alparslan Kuytul ve çevresi artık bir karar vermelidir: Cemaat misiniz, yoksa siyasi bir partimisiniz?

Cemaat iseniz asli vazifenize dönün. İnsan yetiştirin. Gençlere ulaşın. Kur’an’ı anlatın. Sünneti anlatın. Aileyi koruyun. Faizle, uyuşturucuyla, kumarla, ahlaksızlıkla mücadele edin. Gazze’yi, Kudüs’ü ve ümmetin gerçek meselelerini gündeminizin merkezine alın.

Yok, hedefiniz Erdoğan’ı ve AK Parti’yi iktidardan indirmekse o zaman bunun adresi cemaat kürsüsü değildir. Parti kurun, teşkilatlanın, sandığa girin ve milletin karşısına çıkın.

Fakat bir İslami cemaatin imkânlarını ve insan kaynağını sürekli siyasi hesaplaşmaya yönlendirmek hem o cemaate hem de Türkiye’deki diğer İslami yapılara zarar verir.

Bir kez daha söylüyorum: Erdoğan ve AK Parti yarın iktidardan gidebilir. Hiçbir siyasi iktidar ebedi değildir. Ancak onların yerine gelecek kadroların İslami cemaatlere, vakıflara, Kur’an eğitimine, başörtüsüne, imam hatiplere ve Müslümanların kamusal alandaki varlığına nasıl düşmanlık yaptıklarını dindar insanlara hayatı çekilmez bir hale getirdiklerini yakın bir geçmişte hepimiz bu zulümlere şahit olmadık mı? Ben size daha ne anlatayım.

O gün geldiğinde “Biz ne yaptık?” demenin hiçbir faydası olmayabilir.

Bu nedenle mesele Erdoğan sevgisi veya AK Parti taraftarlığı değildir. Mesele siyasi feraset, ümmet bilinci ve yarını okuyabilme meselesidir.

Eleştirin, fakat insafı kaybetmeyin. Muhalefet edin, fakat adaleti terk etmeyin. Yanlışları söyleyin, fakat doğru yapılan işleri inkâr etmeyin. Bir siyasi iktidara kızarken İslam düşmanlarının kurduğu oyunun parçası hâline gelmeyin.

Hele hele İslam düşmanı çevrelerin alkışını başarı zannetmeyin.

Çünkü bazen düşmanınızın sizi alkışlaması, doğru yerde durduğunuzu değil, onun işine yaradığınızı gösterir.

Alparslan Kuytul ve cemaatindeki kardeşlerimizin de yaşananlardan ders çıkarması gerektiğine inanıyorum. Bu yolun sonunda cemaatin kazanacağı bir şey yoktur. Aksine yılların emeği, yetişmiş insanlar ve İslami hizmet adına oluşturulmuş büyük bir potansiyel siyasi kavgalar içerisinde tüketilmektedir. Buna kimsenin hakkı yoktur.

Bugün Müslümanların birbirleriyle savaşacak zamanı yoktur. Ümmet kan kaybediyor. Gazze gözümüzün önünde büyük bir zulüm yaşıyor. İslam dünyası parçalanmış durumda. Gençlerimiz inanç ve ahlak krizinin pençesinde. Aile yapımız ciddi saldırılar altında.

Böyle bir dönemde Müslümanların enerjisini bitmek bilmeyen iç siyasi hesaplaşmalara harcamak büyük bir vebaldir.

Alparslan Kuytul ve çevresine çağrımız açıktır: Siyasi öfkeyi bir kenara bırakın. Size yapılan samimi uyarıları küçümsemeyin. İslam düşmanı çevrelerin alkışlarına aldanmayın. Cemaat kimliğinizi siyasi parti kimliğine dönüştürmeyin. Ümmetin gerçek meselelerine dönün.

Ve Unutmayın:

Erdoğan ve arkadaşları iktidarı kaybettiğinde bu günleri mumla aramak zorunda kalacaksınız.

Rabbim bizleri hakkı hak olarak görüp ona tabi olanlardan eylesin. Öfkenin aklı, kibrin nasihati, siyasi taassubun adaleti örtmesine izin vermesin. Müslümanları İslam düşmanlarının elinde birbirlerine karşı kullanılan araçlar haline gelmekten muhafaza etsin.

Rabbim hepimize feraset, basiret ve hikmet nasip etsin.

 

Nejdet Demirel

Selam ve dua ile

 

İslami Haber ”MİRAT” – YouTube

 

Yorumlar
  1. Fehmi Yağlı dedi ki:

    Amin… Ecmain…
    Hissiyatıma tercüman olmuşsunuz Rabbim razı olsun. Tebrik takdir ve teşekkürlerimi sunarım

  2. Ayşegül Ünal dedi ki:

    Doğru söylemek gerekirse yapılan muhalefet kimin işine yarıyor? Ben başında çıkan haberlere inanmaya başladım, Müslümanca bir tavır hakça davranmayı ve hakkı söylemeyi gerektirir: Aynen dediğiniz gibi:“Eleştirin, fakat insafı kaybetmeyin. Muhalefet edin, fakat adaleti terk etmeyin. Yanlışları söyleyin, fakat doğru yapılan işleri inkâr etmeyin. Bir siyasi iktidara kızarken İslam düşmanlarının kurduğu oyunun parçası hâline gelmeyin.””
    “Hele hele İslam düşmanı çevrelerin alkışını başarı zannetmeyin.”
    Allah hakkı hak olarak, batılı batıl olarak görüp ona göre davranmayı nasip eylesin cümlemize.Amin

  3. Ahmet Ziya İbrahimoğlu dedi ki:

    Aziz Kardeşim,
    Yazınızı itina ile okudum. Alparslan Kuytul ve çevresinde yaşanan hadiseler hakkında ortaya koyduğunuz değerlendirmelerin önemli bir kısmına katılıyorum. Özellikle adalet ölçüsünün korunması, ispatlanmamış ağır ithamların doğru kabul edilmemesi, siyasî muhalefet ile cemaat hizmetinin birbirinden ayrılması ve Müslümanların kendi aralarındaki ihtilafları İslâm düşmanlarının istismarına açık hâle getirmemeleri gerektiği hususundaki hassasiyetinizi takdirle yerinde buluyorum.

    Ancak kanaatimce yazınızda daha derinde bulunan ve meselenin yalnızca bir şahsın siyasî tavrı, öfke dili, istişare eksikliği veya kendisine yapılan nasihatleri yeterince dikkate almamasıyla açıklanamayacak bir taraf daha vardır.

    Bence asıl üzerinde durulması gereken husus, bir düşünce çizgisinin insanın zihnini ve siyasî hadiseleri okuma biçimini nasıl şekillendirdiğidir.

    Alparslan Kuytul Hoca’yı yanlışta ısrar ettiren sebepleri yalnızca şahsî zaaflar üzerinden okumak eksik kalır. Çünkü bir insanın aynı siyasî kanaatte yıllarca ısrar etmesi, kendisine yapılan farklı uyarılara rağmen aynı hadiseleri sürekli aynı pencereden değerlendirmesi ve zamanla siyasî muhalefeti neredeyse dinî bir vazifenin ağırlığıyla ele alması, üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken bir zihniyet meselesidir.

    Burada özellikle Selefi düşünce havzasının siyasî tecrübesini ve bu düşüncenin İslâm dünyasında meydana gelen siyasî hadiseleri okuma biçimini araştırmak gerektiği kanaatindeyim.

    Fakat burada bir kavram tashihi yapmak zorundayız.

    Alparslan Kuytul kendisini açıkça Selefi olarak kabul etmemektedir. Bilakis kendisi, Furkan Vakfı’nın Selefi olmadığını, Selefilerin bazı görüşlerine katılmadığını ve kendisinin Hanefî olduğunu ifade etmektedir. Bu sebeple ilmî bir değerlendirmede kendisine doğrudan “Selefi” sıfatını vermek yerine, düşüncesinde Selefi literatürle ve Selefi siyasî anlayışlarla kesişen unsurların bulunup bulunmadığını araştırmak daha doğru olacaktır.

    İşte tam bu noktada Mısır tecrübesi son derece öğretici bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır.

    2011’de Hüsnü Mübarek rejiminin devrilmesinden sonra Mısır’da siyasî alan İslâmî hareketlere açıldığında, daha önce siyasetten uzak duran bazı Selefi çevreler ilk defa doğrudan siyasetin içine girdiler. Selefi Davet’in siyasî uzantısı olarak ortaya çıkan en-Nûr Partisi, 2011-2012 seçimlerinde çok güçlü bir netice elde ederek Mısır siyasetinin başlıca aktörlerinden biri hâline geldi.

    Başlangıçta Muhammed Mursî’yi destekleyen bu çevreler, kısa süre içerisinde Müslüman Kardeşler ile siyasî rekabete girmeye başladılar. Selefi çevrelerin önemli bir kısmında, Müslüman Kardeşler’in devlet üzerindeki hâkimiyetini artırması hâlinde kendi dinî ve içtimaî alanlarını da kontrol altına alabileceği endişesi oluştu. Bu rekabet zamanla siyasî ayrışmayı derinleştirdi.

    Nihayet 2013 yılının Haziran ve Temmuz aylarında Mursî karşıtı hareket büyüdüğünde, en-Nûr Partisi askerî müdahaleye destek veren siyasî aktörler arasında yer aldı. 3 Temmuz 2013’te General Abdülfettah es-Sîsî’nin Mursî’yi görevden aldığı sırada en-Nûr’un temsilcisi de aynı siyasî masada bulunuyordu. Böylece Mısır’ın en güçlü Selefi siyasî yapılarından biri, seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın askerî müdahaleyle görevden uzaklaştırılmasını desteklemiş oldu.

    *Fakat burada çok önemli bir ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerekir:*

    Mısır’daki bütün Selefiler Mursî’ye karşı değildi.

    En-Nûr ile yollarını ayırarak el-Vatan Partisi’ni kuran bazı Selefi isimler Mursî’yi desteklemeye devam ettiler ve askerî müdahalenin ardından kurulan siyasî sürecin dışında kaldılar. Dolayısıyla mesele basitçe “Selefilik Mursî karşıtlığıdır” şeklinde açıklanamaz. Asıl mesele, aynı dinî düşünce havzasındaki farklı grupların siyasî gerçekliği nasıl yorumladıkları ve hangi siyasî tercihi hangi dinî gerekçelerle meşrulaştırdıklarıdır.

    İşte benim Alparslan Kuytul meselesinde üzerinde durulması gerektiğini düşündüğüm nokta tam olarak burasıdır.

    Bir Müslüman hareket, kendi siyasî kanaatini zamanla dinî bir doğruluk ölçüsüne dönüştürürse ne olur?

    Bir siyasî iktidara karşı duyulan öfke, zamanla o iktidarın yaptığı her işi kötü görmeye;

    karşı tarafın yaptığı her siyasî hamleyi şüpheyle değerlendirmeye;

    kendi görüşüne uygun olmayan her gelişmeyi “zulüm”, “fesat” veya “İslâm’a karşı mücadele” şeklinde okumaya;

    kendisini tenkit eden Müslümanları ise yeterince hakikati göremeyen insanlar olarak değerlendirmeye başlayabilir.

    İşte burada mesele artık yalnızca siyaset değildir.

    Bu, zihnî bir kuşatma hâlidir.

    İnsan kendi düşünce dünyasının dışına çıkamaz hâle geldiğinde, karşısındaki siyasî gerçekliği olduğu gibi görmek yerine onu sahip olduğu düşünce kalıpları içerisinde okumaya başlar. Böyle bir durumda insanın kendisine yapılan nasihatleri işitmesi de zorlaşır. Çünkü problem artık sadece “nasihati dinlememek” değil, nasihati değerlendirecek zihnî mesafenin kaybedilmesidir.

    Bu sebeple Alparslan Kuytul Hoca’yı anlamaya çalışırken yalnızca onun bugünkü siyasî söylemlerine bakmak yeterli değildir.

    Onun Mısır’da aldığı dinî eğitimin mahiyetine, etkilendiği hocalara ve düşünce çevrelerine, İslâmî hareketler hakkındaki tasavvuruna, devlet-siyaset-davet ilişkisine, “tevhid”, “tağut”, “hak-batıl”, “zulüm-adalet” gibi kavramları siyasî hadiseler karşısında nasıl kullandığına ve özellikle Türkiye’deki siyasî iktidarı hangi zihnî çerçeve içerisinde değerlendirdiğine bakmak gerekir.

    Bunun yanında Mısır’daki Selefi hareketlerin Mursî karşısındaki tutumunu da mutlaka incelemek gerekir.

    *Çünkü 2013 Mısır tecrübesi bize çok önemli bir hakikati göstermektedir:*

    İslâmî kimlik taşıyan bir hareketin siyasî tercihinin İslâm’ın kendisiyle özdeşleştirilmesi, hareketi siyasî gerçekliğe karşı körleştirebilir.

    Mısır’da bazı Selefi gruplar Müslüman Kardeşler’i siyasî rakip olarak görüp askerî müdahaleyi desteklerken, başka Selefi gruplar aynı hadiseyi farklı değerlendirmiştir. Daha sonra askerî rejimin İslâmcı bütün yapılara yönelik baskısı ağırlaştığında, ilk tercihlerinin doğurduğu sonuçlarla yüzleşmek zorunda kalanlar da olmuştur.

    Bu nedenle Mısır örneği, Alparslan Kuytul meselesini anlamak bakımından yalnızca tarihî bir ayrıntı değildir.

    Bir ibret aynasıdır.

    *Ancak burada bir adım daha ileri gitmek ve çok daha hassas bir soruyu sormak zorundayız:*

    Bir İslâmî hareket, kendi siyasî çizgisinin farkında olmadan hangi uluslararası siyasî denklem içerisinde hareket etmektedir?

    İşte “emperyal güçlerin çemberi” meselesi burada araştırılmalıdır.

    Fakat bunu peşin bir hükümle değil, belgelerle ortaya koymak gerekir. “Şu yapı emperyalizmin projesidir” demek kolaydır; bunu tarihî belgeler, siyasî ilişkiler, finansman kanalları, düşünce transferleri, uluslararası bağlantılar ve aynı dönemde farklı ülkelerde ortaya çıkan benzer siyasî tutumlar üzerinden göstermek ise ilmî araştırma ister.

    Dolayısıyla Alparslan Kuytul hakkında yapılacak ciddi bir değerlendirme, ne onu peşinen mahkûm etmeli ne de bütün siyasî tutumlarını “hakikati söyleme cesareti” adı altında savunmalıdır.

    Asıl yapılması gereken, düşüncenin köklerine inmektir.

    *Alparslan Kuytul’un kendi beyanlarını da dikkate alarak şu soruların cevaplarını aramaktır:*

    1. Mısır’da aldığı eğitim onun siyasî düşüncesini nasıl şekillendirmiştir?
    2. Hangi âlimlerden, hangi eserlerden ve hangi İslâmî hareketlerden etkilenmiştir?
    3. Kendisi Selefiliği reddettiği hâlde düşüncesinde Selefi literatürle hangi noktalarda kesişmeler bulunmaktadır?
    4. Mısır’daki Selefi hareketlerin Mursî’ye karşı tavrı ile Türkiye’deki bazı İslâmî yapıların AK Parti ve Erdoğan karşısındaki tavrı arasında gerçekten bir düşünce benzerliği var mıdır?
    5. Mısır’da en-Nûr’un Mursî karşıtlığını doğuran siyasî ve fikrî sebepler nelerdi?
    6. Körfez ülkelerinin Mısır’daki Selefi hareketler üzerindeki etkisi konusunda hangi belgeler bulunmaktadır?
    7. Dış destek ile bir hareketin kendi ideolojik tercihi arasındaki sınır nerede başlamaktadır?
    8. Bir hareket dışarıdan yönlendirilmeden de emperyal siyasetin işine yarayan bir pozisyon üretebilir mi?
    9. *En önemlisi de şudur:* Bir Müslüman hareket, kendi iradesiyle doğru olduğuna inandığı bir siyasî çizgiyi takip ederken, farkında olmadan başka güçlerin kurduğu siyasî denklemin parçası hâline gelebilir mi?

    Kanaatimce bu son soru, meselenin kalbidir.

    Çünkü burada yapılması gereken Alparslan Kuytul Hoca’ya veya herhangi bir cemaate “emperyalizmin adamı” damgası vurmak değildir.

    *Asıl mesele şudur:*

    Bir hareketin niyeti ile ortaya çıkan siyasî netice aynı şey midir?

    Bir Müslüman samimiyetle adalet istediği hâlde, takip ettiği yöntem başka bir siyasî gücün işine yarayabilir. Samimi olmak, insanı her siyasî analizde isabetli kılmaz. İyi niyet, yanlış stratejinin doğurabileceği neticeleri ortadan kaldırmaz.

    Bu sebeple meseleyi şahıslar üzerinden değil, düşünce–hareket–siyaset–dış etki–netice ilişkisi içerisinde ele almak gerektiğine inanıyorum.

    Ve kanaatimce Alparslan Kuytul meselesinin Türkiye’de bugün yeterince konuşulmayan asıl tarafı da budur.
    Selam, dua ve muhabbetlerimle,
    Ahmet Ziya İbrahimoğlu

  4. Behzat Eriş dedi ki:

    şahsa mahsus tebliğ amaçlı makul bir yazı olmuş, ancak şu bir hakikattir ki, kuytulcular bir cemaat midir oldukça tartışılır bir konudur

  5. Nazmi uçkan dedi ki:

    Belkide alpaslan kuytul”o gün gelmeden”Müslümanları uyarıyordur.iktidar değiştiğinde Müslümanları ayakta tutacak direnç noktaları oluşturmuyorsunuz,diyordur.akp iktidara geldiğinde yeni doğanlar 24 yaşın geldi ve çoğunluğu laik oldu,bu nasıl oldu diyordur…………akp yola çıkarken sistemi ilamileştirecekti,olan halkı geri kalanıda hızla laikleşiyor,bu nasıl olabiliyor,diyordur………..belkide haber 7 yazarı Hasan Öztürk’ün”alpaslanda bizim Mustafa Kemal’de bizim”anlayışınıza doğru evrilmeyi doğru bulmuyordur………….kuytulu sevmem ama farklılıklar bazen aynamız olabilir,