islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
32,7682
EURO
35,0901
ALTIN
2.459,44
BIST
10.471,32
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
31°C
İstanbul
31°C
Açık
Pazartesi Açık
30°C
Salı Az Bulutlu
30°C
Çarşamba Az Bulutlu
30°C
Perşembe Az Bulutlu
29°C

Batı Vicdanı ve İsrail

Batı Vicdanı ve İsrail
15 Aralık 2023 09:00
A+
A-

Batı Vicdanı ve İsrail…

Avrupa’nın kadim bir “Yahudi sorunu” olduğu malum. Bu sorunun teolojik, ırk kuramı ve ekonomik/mali kaynakları söz konusu. Sorunu katmerleştiren son olay tabii ki, Naziler’in Yahudilere uyguladığı soykırımdı. Hitler, Yahudileri üç noktadan suçluyordu.  İlki, Hitler’in asıl öfkesi ebedi düşman bildiği komünizm olduğundan, ona göre komünizmi ortaya çıkaran Yahudilerdir. Sovyet Rusya’da komünistler içinde etkili konumda Yahudiler var. Başlangıçta Yahudilerle iyi ilişkiler kurmuşken, savaş ilerledikçe Yahudilerin Almanya aleyhinde Rusya’yla işbirliğine girdikleri düşüncesine kapıldı.

İkincisi, sarıldığı ırk nazariyesinden hareketle, Yahudilerin kendilerini “seçilmiş kavim” görmelerini Alman ırkının üstünlük iddialarıyla çelişiyordu. Ona göre tabii ki Almanlar üstün ırktı, Yahudiler ve diğer “milletler” Almanlara tabi olmak durumundaydı.

Üçüncüsü de kolayca tahmin edileceği üzere Alman ekonomisinde Yahudilerin sahip olduğu güçtü. Öylesine şımarmışlardıki, bir Yahudi banker, en büyük Alman bankasının müdür odasına ayağıyla kapıyı vurarak girerdi.

Sonunda Yahudiler, hiçbir şekilde müstahak olmadıkları bir acıya düçâr oldular. Sayılar tartışmalı olsa da, kitleler halinde katledildiler.

Bu ve başka sebeplerle Avrupa, Yahudilere ve haksız inisiyatif kullanarak kurdurduğu İsrail’e kendini medyun ve ‘sorumlu’ hissediyor. Bunun ötesinde Avrupa’nın pek telaffuz edilmeyen bir kaygısı, İsrail’in ağır yenilgi alması durumunda Yahudilerin tekrar Avrupa’ya göç edecekleri ihtimalidir. Ortalama Avrupalı ile Yahudi arasında laik/seküler de olsa tarihten ve kültürden kaynaklanan bir doku uyuşmazlığı söz konusu.

Gel gör ki, İsrail öylesine barbar katliamlar ve hak ihlalleri yapıyor, Avrupa’nın öne çıkardığı değerleri pervasızca çiğniyor ki, giderek Avrupa’nın sırtında taşınamaz bir kambur olmaya başladı. En son 7 Ekim 2023 günü başlayan Gazze katliamı ve bir halkı toptan etnik arındırma ve soykırıma uğratmaya matuf saldırıları tahammül sınırlarına gelip dayandı, Avrupa’nın –bu arada Amerika’nın da- her yerinden tepkiler gelmeye başladı.

Aslında 7 Ekim’den önce de Avrupa’da İsrail’e belli belirsiz tepkiler başlamıştı.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra, belki de ilk defa Almanya ve Avusturya’nın önde gelen aydınları ülkelerinin Yahudi soykırımı sonrası İsrail ile kurdukları özel ilişkinin “gözden geçirilmesini” talep etiller. 2006 yılında aralarında Prof. Udo Steinbach, Prof. Jörg Becker ve Erich Schmidt Engboom’un bulunduğu bilim adamlarıyla aydınların yer aldığı bir grup, “25’lerin Manifestosu” başlıklı bir bildiri yayımlamıştı. Aydınlar, “Almanya, holokosttan dolayı kayıtsız şartsız İsrail’in varlığı ve refahını desteklemelidir. İsrail uluslararası hukuku ve insan haklarını ihlal ettiği durumlarda da bu destek verilmelidir” olarak tanımlanan “özel ilişki”ye karşı çıkıyordu. Bu anlayışa tepki gösteren aydınlar, hükümetlerine bu konuda yeniden düşünme ve ilişkileri gözden geçirme çağrısında bulunuyordu.

Yahudi soykırımının “dikkate alınmayan” neticelerinden birinin Filistin halkıyla ilgili olduğu dile getirilen bildiride, Ortadoğu meselesinin oluşmasında Filistin halkının rolü olmadığı vurgulanıyordu. “25’lerin Manifestosu”nda Avrupalıların kendi sorunlarından birini Ortadoğu’ya “nakletmelerinde” Filistin’in herhangi bir rolünden söz edilemeyeceği ifade ediliyordu. Bildiride, Almanya, Avusturya ve Avrupa’nın sadece İsrail’e karşı değil, Filistin halkına karşı da sorumlu oldukları vurgulanıyordu.

Bildirinin dikkat çekici noktası, “Avrupalıların kendi sorunlarından birini Ortadoğu’ya naklettikleri ve bundan Filistinlilerin hiçbir rolünün olmadığı” hususunun vurgulanmasıydı. Bildiri her ne kadar “insani tarafsız bir fikir beyan etme” etkinliği gibi görünüyor idiyse de, hakikatte çok derinlerde başlamış bulunan bir değişimin işareti sayılırdı.

Batı, tarih boyunca Yahudilerle sorunlu ilişkiler yaşamıştır. Sıradan bir Hıristiyan algısına göre –ki aslında bunun basit bir algıdan çok, teolojik doktriner temelleri olan bir ‘inanç’ olduğunu söylemek mümkün- Yahudiler “Tanrının katili bir ırktır”. Sebebi açık: Tanrı biricik oğlunu kurtuluş olarak dünyaya göndermişken Yahudiler onun ölümüne sebep olmuşlardır. Hıristiyan inancına göre İsa, “hem tanrı, hem tanrının oğlu”dur. Haşa!

Bu inanç tarih içinde Yahudilerin Hıristiyanlar tarafından sıkı takibatlara uğramalarına ve genel toplumsal hayattan tecrid edilmiş olarak gettolarda yaşamaya mahkum edilmelerine sebep olmuştur. Hiçbir zaman kendilerini güvende hissetmeyen Yahudiler, hin-i hacette servetlerini yanlarında taşıyabilmenin formülünü aradıklarından eğitim ve ticarete önem vermişlerdir. Ev, arazi gibi taşınmaz servet onlar için riskliydi. Zaman içinde bulundukları toplumda servetin kontrolünü ellerine geçirmişlerdir ki, Batı kapitalizminin teşekkülünde faiz-kredi sistemi Yahudilerin Avrupa’ya bir armağanıdır. Bu da Yahudi olmayan sınıfların kıskançlık duygularını tahrik eden önemli bir amil olmuştur.

Batılılar başkalarıyla barış içinde ve belli bir hukuk geliştirerek yaşama tecrübesine sahip değildirler. Onlar için kendilerinden olmayan herkes “şeytanlaştırılmaya açık bir öteki”dir. Ötekinin tehdidinden salim olabilmek için üç yol izlenmelidir: a) Asimilasyon; b) Etnik/dini arındırma; c) Jenosit.

Yahudiler asimile olmayacak kadar kendi dini-etnik köklerine bağlı yaşar. Esasında onları tarih içinde ayakta tutan bu derinlemesine kök salan dini referansları (Tevrat, Talmut vs. ile diaspora hayatlarının pekiştirdiği) kimlikleridir. İsrail’in kurucuları ve bugünkü yöneticilerinin ezici çoğunluğu agnostik veya ateist oldukları halde, İsrail’in bekasının ancak bu dini referansla mümkün olduğunu düşündüklerinden, Tevrat’ın vd. dini metinlerin hahamlar tarafından topluma, gençlere benimsetilmesine destek veriyorlar. Bu durumda batının tarihsel ve yerleşik kültürel algısına göre asimile olmyan yahudileri ya “etnik arındırma”ya tabi tutmalı –ki Romalılar öyle yapmıştı- veya jenositten geçirmelidir. Nazilerin 20. yüzyılın ortalarında yaptıkları budur. Söz konusu dehşet verici soykırıma sadece Almanlar değil, Fransızlar ve diğer Avrupalı ırklar da katılmıştı, ama Hitler’den dolayı faturanın tamamı Almanlara kesildi.

İşte Nazilerin savaşı kaybetmesinden sonra “İsrail” adlı bir devlet bu şartlarda kurulmuştur. Açıktan telaffuz edilmiyorsa da, gerçekte İsrail’in kuruluş gerekçeleri şöyle sıralanabilir:

  • Yahudilerden tamamen kurtulup onları Kıta Avrupası’nın dışına atmak;
  • Bir daha kendini toparlayamayacak şekilde İslam ümmetinin tam kalbinde derin bir yara açmak ve hep onları İsrail’le meşgul etmek;
  • Nazilerin irtikab ettiği soykırım cürmü dolayısıyla Yahudilere karşı duyulan suçluluk duygusunu “kurucu ideolojisi barbarlık olan siyonizm olsa da bir devlet” ile telafi etmeye çalışmak;
  • Ve elbette Batı’nın çıkarlarını bölgede temsil edecek bir “ön karakol” oluşturmak. Bu daha çok Amerikan’ın refleksidir.

Batı kamuoyu ve aydınları İsrail’e karşı sessiz davranırken daha çok 3. şıkkı göz önüne almaktadırlar. Ama artık anlaşılan verilen kredi tükenmek üzeredir, sabrın sonuna yaklaşılmış bulunmaktadır. Biden bile bunu telaffuz etmeye başladı. Çünkü Batı, dünyaya BM İnsan Hakları Evrensel Sözleşmesi, AB kriterleri, hukukun üstünlüğü, savaş suçunu düzenleyen metinler, temel haklar ve özgürlükler gibi değerler empoze ederken, İsrail’in genel hukuki teamüller ve müeyyidelerden muaf tutulması, en azından bir tutarsızlık, politik bir samimiyetsizlik olarak sırıtmaktadır. İsrail buna aldırmıyor, nitekim ABD Başkanı Joe Biden’ın uyarılarına İsrail Dışişleri Bakanı Eli Cohen, tepkilere aldırmadıklarını, kimsenin desteğine ihtiyaçları olmadıklarını açıklıyor.

Galibe her defasında yahudiler öylesine şımarıyorlar, öylesine “uluvv” moduna giriyorlar ki (17/İsra, 4) bu onlara çok pahalıya patlıyor: Sürügün, gettolara hapsolma, soykırım vs.

Bu perspektiften kimi Avrupalı aydınlar ve sivil toplum kuruluşları 21. Yüyzılın başlarında (2006) dikkate değer bir tepki verdiler. 2023’te tepki daha yaygın ve etkili olmaya başladı. Amerika’dan benzer bir tepkinin gelmeye başlaması ayrıca önemli. Çünkü Amerika-Yahudi ilişkisi başka bir bağlamda kurulmuş olup Hıristiyan fundamentalizmi, yani Evanjeliklerin “kıyamet senaryoları”yla doğrudan ilgisi var ki, tamamiyle bir hurafeye dayanmaktadır. Şimdilerde resmi düzeyde Amerika İsrail’i desteklemeye devam ediyorsa da, çok sayıda Amerikalı kuruluş ve gruplar –içlerinde Yahudi unsurlar da var-, 1948’den beri bulundukları ülkelerin iktisadi, ticari, siyasi hayatını kontrol eden Yahudilerin İsrail’e göçmelerinin kendileri açısından hiç de kazançlı olmadığını, sınırsız desteğin Yahudilerin varlığına ve batı dünyasına yıkıcı zararlar getirme potansiyelini taşıdığını deneysel olarak öğrenmiş bulunuyorlar.

Metin Göçmen

MİRATHABER.COM – YOUTUBE