islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
45,1851
EURO
52,9418
ALTIN
6.741,71
BIST
14.351,74
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
17°C
İstanbul
17°C
Az Bulutlu
Cuma Hafif Yağmurlu
11°C
Cumartesi Çok Bulutlu
14°C
Pazar Hafif Yağmurlu
13°C
Pazartesi Hafif Yağmurlu
15°C

BEKLENEN İNKILABIN RUHU VE MAYASI

BEKLENEN İNKILABIN RUHU VE MAYASI
A+
A-

Üstad Necip Fazıl’ın “İdeolocya Örgüsü”nde işaret ettiği “Beklenen İnkılap”, sadece bir yönetim biçimi değişikliği değil, kökü derinlerde bir ruh ve mana hamlesidir. Bugün, insanlığın içine düştüğü buhranlar, madde ile mana arasındaki kopukluğun, Batı’nın akıl merkezli fakat ruhsuz medeniyetinin bir sonucudur. Doğu ise, kendi özünü unutmuş, taklitçilik bataklığında kaybolmuş, asıl sesini duyuramaz hale gelmiştir.

Kanuni’den beri süregelen gerileme çizgisi, Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde yanlış yönlendirilmiş “ilerleme” hamleleriyle daha da derinleşti. Batı’nın sadece kabuğunu alıp özünü ıskalayan, ruhu ihmal eden bu girişimler, toplumu içten içe çürüttü. Bugün yaşadığımız kimlik bunalımı, inançsızlık, ahlaki çöküş ve manevi boşluk, işte bu kopuşun eseridir.

Peki beklenen inkılap nedir?

Üstad’a göre bu inkılap, “reformcu”ların, “nefsani tefsirciler”in, “ham yobaz”ların veya “sahte sofiler”in değil; “derin ve gerçek Müslüman”ın işidir. Özü itibarıyla İslam’ı, sadece bir din değil, bir hayat nizamı olarak kavrayan; şeriat, tasavvuf ve aklı bir ahenk içinde birleştiren; madde ile manayı, dünya ile ahireti dengeleyen bir anlayışın temsilcisidir o.

Batı’nın maddeye hükmeden fakat ruha yabancılaşan medeniyeti, bugün kendi içinde derin bir buhran yaşıyor. İşte o medeniyet ki,insanı, kâinatın sırrına eşref-i mahlûkat diye çıkmışken, bir yığın et ve kemik yığınına, hevâ ve hevesinin zebunu bir robot haline getirdi. Aklı putlaştırdı, kalbi mezara gömdü. Ruhu inkâr ederek, kendi celladına âşık bir mahkûm yarattı. Bu, nefsin tahtına oturduğu, ruhun zindana atıldığı bir medeniyetin kendi eliyle ördüğü celladın ipidir! Doğu ise, kendi medeniyet kodlarını unutmuş, Batı’nın taklitçisi olmuş, özüne yabancılaşmış durumda. Beklenen inkılap, işte bu ikilemi aşacak; Doğu’nun ruh kökünü, Batı’nın teknik imkânlarıyla buluşturacak; insanı yeniden “insan-ı kâmil” idealine taşıyacak bir hamledir.

Bu inkılap, sokaklarda değil, önce gönüllerde ve zihinlerde başlayacak. Kalemle, kelamla, sanatla, fikirle… Gençliğin, “mukaddesatçı ve milliyetçi” duyarlılıkla donanmış olanının omuzlarında yükselecek. Hedef, “devrimbaz”ların değil, “derin Müslüman”ın inşa edeceği bir düzen kurmaktır.

Kanuni’den sonra başlayıp Tanzimat’la hız kazanan, Meşrutiyet’le sancılı, Cumhuriyet’le de köklü bir kırılıma dönüşen bir hikâyenin içindeyiz. Bu, sadece bir yönetim biçimlerinin değişim hikâyesi değil; bir medeniyetin, bir ruh ikliminin yavaş yavaş buharlaşmasının, yerine “ithal” ve “taklit” bir hayat tarzının ikame edilmesinin hikâyesidir. Necip Fazıl’ın, yarım asır öncesinden “İdeolocya Örgüsü”nde ısrarla işaret ettiği temel mesele budur: Ruhsuzlaşma.

Batı, aklın fethiyle maddi dünyada akıl almaz bir ilerleme kaydetti. Makineyi, teknolojiyi, refahı getirdi. Fakat bu ilerleyiş, ruhu, manayı, metafiziği bir kenara fırlatıp attı. Sonuç? Bugün Batı medeniyetinin içine düştüğü varoluşsal bunalım, anlam krizi, ahlaki görececilik… İnsan, maddi refahın içinde manevi bir sefaletle boğuşuyor.

Peki ya Doğu? Biz? Biz bu süreçte en trajik hatayı işledik: Batı’nın sadece “kabuğunu” aldık, “öz”ünü ıskaladık. Onun makinesine, teknolojisine hayran kaldık; fakat o makineleri yapan “akıl disiplini”ni, “ruh cehdi”ni, “kendi özüne sadakat”i alamadık. Daha beteri, kendi özümüzü, İslam medeniyetinin bize miras bıraktığı ruh ve mana hazinesini, bir “gerilik sebebi” addedip hor gördük. Bu, bir “Felix Culpa”ydı; dışı mesut, içi felaketli bir suç.

İşte bu kopuş, toplumun her katmanında bir “yobazlar sınıfı”nı üretti. Dünün, dini kendi nefsine hapseden “ham softa”sı, bugün yerini, dini tamamen reddeden, her türlü mukaddesi aşağılayan “küfür yobazı”na bıraktı. İkisi de aynı mayanın ürünü: Taassup. Biri şekle, diğeri inkâra saplanıp kaldı. İkisi de hakikatin derinliğine, “hep”çi, kuşatıcı İslam anlayışına yabancı kaldı.

Peki çare? Üstad’ın “Beklenen İnkılap” dediği nedir?

Bu inkılap, sokaklarda sloganlarla, kuru gürültüyle patlayacak bir siyasi devrim değildir. O, “devrimbaz”ların, “karton adamlar”ın, “bandrolü insancıklar”ın işi olamaz. Beklenen İnkılap, önce fertlerin gönlünde ve zihninde başlayacak bir diriliştir.

· Bir “iç muhasebe” inkılabıdır bu. Dört asırdır süren yanlışları, tavizleri, özenti ve taklitleri kökünden sorgulayacak bir nefs muhasebesi.
· Bir “kimlik” inkılabıdır. Madde ile manayı, akıl ile kalbi, dünya ile ahireti birleştiren; şeriatin disiplini ile tasavvufun vecdini aynı potada eriten “derin Müslüman” kimliğine dönüştür.
· Bir “dil” inkılabıdır. Uydurukçanın fakirleştirdiği, yabancı kelimelerin istila ettiği lisanımızı, yeniden bir mana ve tefekkür aracı kılma hamlesi.

Bu inkılabın bayraktarı, “ham softa”nın dar kalıplarına da, “küfür yobazı”nın köksüz inkârına da prim vermeyen; mukaddesatçı, milliyetçi ve aynı zamanda aksiyoner bir gençliktir. Hedef, Batı’nın teknik imkânlarını alırken, ruh kökümüzü kaybetmemek; aksine, o ruhu maddeye hâkim kılarak, insanlığa sunulmuş son dinin, çağın idrakine söyleyecek yepyeni bir sözünü söylemektir.

Bugün içinde debelendiğimiz her kriz –ahlaki, siyasi, iktisadi– nihayetinde bu “ruh buhranı”nın bir tezahürüdür. Çözüm, dışarıda, başka reçetelerde değil; “Beklenen İnkılap”ın mayasını taşıyanların, kendi içlerinde başlatacakları ve sonra bütün bir cemiyeti saracak olan “ruhun dirilişi”ndedir.

Zira Üstad’ın buyurduğu gibi: “Makine, ruhun emrinde mi, saadet!… Ruh mu makinenin emrinde, felâket!…”

Seçim bizim.

Hasan Karademir 

YAZARIMIZ  “Hasan Karademir”  DİĞER  YAZILARINA  ULAŞMAK  İÇİN  BURAYA  TIKLAYINIZ 

İslami Haber ”MİRAT” – YouTube

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.