Bilincin Zirvesi: Manevî ve Nuranî Şuur (3)

İdrak (algılama) boyutunun manevî yönü açısından şuur, aklın yanında tasavvur, kalp ve vicdan gibi insanın manevî dünyasında cereyan eden konularda elde edilen şuurdur. Bu şuur, içe (maneviyata) ait bilincin ve kavrayışın ilk basamağıdır. İbn Arabî’ye göre, Allah’ın, lütfedip açtığı bir manevî kapının arkasında nelerin olduğunu özet halinde bildirmesi, (manevî) şuur ve geniş bir şekilde bildirmesi ise ilimdir. Mesela, “kendini (nefsini) bileni Rabbini bilir” hadis-i şerifi çerçevesinde meseleyi ele alırsak, şunlar akla gelebilir.

Küçük bir tefekkürle insanın varlığı, Allah’ın varlığına bir delil olduğu söylenebilir. Çünkü kaleme alınmış bir mektubun nasıl ki bir yazarı var ise, insanın da bir Yaratıcısı vardır. Her hakikati, bu şuurla keşfetmek isteyen bir insan, görünene bağlanmayıp görünenin ardındaki görünmeyeni de arar ve Allah’ın izniyle ve dilemesi ile de hakikati bulur. Şuurlu bir bilgi, aynı zamanda fıtrî ve irfanî bir bilgidir. İnsan, kendini ve nefsini (ruhunu) tanıdığı ve bildiği ölçüde Yaratan’ını bilebilir. Çünkü insanın ruhu (kalbi), Allah’ın esma ve sıfatının tezahür ve tecelli yeridir.

İnsan, kendinde tecelli ve tezahür eden ilahî isimleri tanıyıp keşfettikçe Yaratan’ını tanıma şuuru da o nispette artacaktır. Bu yüzden manevî şuurun, irfan ekseninde oluşan içsel bilgi ve sezgi süreci olduğu da söylenebilir. Varlığın arkasında Yaratan’ın varlığını özet halde idrak etmek dahî, manevî şuurun ta kendisidir. Hz. Ali, “Dinin süsü, akıldır” der. Aklî süreçlerde elde edilen kesin ve sağlam bilgi, imanın direğidir. İman ise manevî şuur ile ayrı bir güzellik kazanır. Yine Hz. Ali’nin ifadesiyle “İmanın süsü, şuurlu Müslüman olmaktır.”

Akıl ve ilimle ilişkili olan kapsamlı bir şuur, yalnız cinlerde, meleklerde Ruhanilerde ve özellikle insanlarda bulunan bir özelliktir. Feraset, önsezi, sezgi gibi şuurî hisler diğer canlılarda da bulunur. İşlerini, korumalarını, nesillerini devam ettirmelerini bu şuur sayesinde gerçekleştirirler. Bal arısının, ipek böceğinin maharetleri belki bu şuurî hislerle izah edebilir. Ancak hayvanlarda bu yol gösterici mekanizma, insanda son derece gelişmiş olan ilmî ve manevî şuurdan birçok yönüyle daha geri plândadır. Hayvanların şuurî hisleri, şevk-i ilahî dairesinde cereyan eden saika (sevk eden) ve şaika (teşvik eden) gibi özel hislerle ancak izah edilebilir.

Manevî ve idrakî farkındalığın zirvesi, aklın ziyası ve kalbin nuru ile mümkündür. Gaybî boyutuyla şuur, kâinatı aydınlatan yüce Allah’ın Nur isminin bir yansımasıdır. Allah’ın nuru ile bakıp görebilen bir insan, feraset sahibidir. Hadis-i şerifte yer alan “Müminin ferasetinden çekinin, çünkü o Allah’ın nuru ile bakar.” (Tirmizi; 15,6) ifadesi, imandan gelen manevî şuurun insanın zihninde ve kalbinde oluşabileceğine dair açık bir işarettir. Ancak anlık bile olsa kalp de her zaman gafletin ve nefsanî duyguların etkisi altında kalabilir. Onun için manevî şuurun elde edilmesi o kadar kolay değildir. Manevî gayret ve teyakkuz hâlinde akıl kalp dengesinin kurulmasıyla manevî şuurun geliştirilmesi ve korunması mümkündür.

Manevî Şuurun Nuranî Evrenselliği

Said Nursi’nin, his, akıl ve şuur arasındaki evrensel boyuttaki karmaşık bağı, Peygamberimizin (sav) maddî ve manevî hayatı ekseninde manevî bir şuurla ele alış tarzı enteresandır. Buna göre nasıl ki hayat, bu kâinattan süzülmüş bir özet ise şuur da bu hayattan süzülmüş, hayatın bir özetidir. Akıl dahî şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir özetidir. Akıl, şuur kavramının analiz ve sentezi ile özünü alır ve bundan sonuç çıkarmak suretiyle elde ettiği bilgileri gerekli yerlere intikal eder. Şu halde akıl, ilgi şuurundan başlar. Ruh da, hayatın hâlis ve sâfi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır.

Öyle de, Peygamberimizin (sav) maddî ve manevî hayatı, kâinatın hayatı ve ruhundan süzülmüş özetin özetidir. Ve Peygamberimizin (sav) risaleti (elçiliği), kâinatın his ve şuur ve aklından süzülmüş en sâfi özetidir. Hatta denilebilir ki, Peygamberimizin (sav) maddî ve manevî hayatı, ortaya koyduğu eserlerinin şahadetiyle, kâinat hayatının hayatıdır. Hz. Muhammed’in (sav) risaleti ise, kâinat şuurunun şuurudur ve nurudur. Kur’ân vahyi ise, dinamik ve canlı hakikatlerinin şehadetiyle, kâinat hayatının ruhudur ve kâinat şuurunun aklıdır.

Bu gerçekler gösteriyor ki, eğer kâinattan Peygamberimizin (sav) risaletinin nuru çıksa ve kaybolsa kâinat vefat edecek. Eğer Kur’ân olmasa, kâinat divane olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye (gezegene) çarpacak, belki o zaman bir kıyameti koparacaktır.

O halde bireysel ve küresel boyutuyla sonumuz olacak olan kıyameti yaşamak istemiyorsak hayatımızı Kur’ân’ın hakikatleri ile süsleyelim ve şuurumuzu hep maneviyata yatkın hâle getirelim. Bu da ancak iman esasları doğrultusunda kulluk görevimizi şuurlu bir şekilde ifa etmekle mümkündür. Şuurî kulluk ise hayatımızı ve dünyamızı da nuranîleştirecektir. Ne mutlu o Müslümanlara ki manevî şuur sayesinde kulluğun zirvesinde bir ömür boyu kalbî huzur içinde yaşar.

Prof. Dr. Ali SEYYAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir