İstanbul…
Sadece taşla toprağın, surla kubbenin birleştiği bir şehir değildir. O, çağların omzunda yükselen bir hafızadır. Bugün dünyanın birçok şehri gökdelenleriyle büyüyor olabilir; ama çok azı ruhuyla ayakta kalabiliyor. İstanbul ise asırlardır yalnızca ayakta duran değil, insanlığa yön veren şehirlerden biri olmayı sürdürüyor.

Milattan sonra 330 yılında Roma İmparatoru I. Konstantin, Roma’nın başkentini Byzantion’a taşıdığında aslında sadece siyasi bir merkez değişmiyordu. Dünya tarihinin ekseni değişiyordu. Çünkü İstanbul, coğrafyanın sunduğu eşsiz avantajın ötesinde; Doğu ile Batı’nın, ticaret ile inancın, güç ile hikmetin kesiştiği bir merkez hâline geliyordu.
Bugün dönüp baktığımızda şu soruyu sormamız gerekiyor:
Neden binlerce yıldır herkes İstanbul’u istiyor?

Çünkü İstanbul sadece yönetilen bir şehir değildir; yön veren bir şehirdir.
Roma onu istedi. Bizans onunla ayakta kaldı. Haçlılar onu hedef seçti. Osmanlı onu medeniyetin merkezi yaptı. Modern dünya ise hâlâ onu kültürel, siyasi ve ekonomik denklemden çıkaramıyor. Çünkü İstanbul’u anlamadan tarihi anlamak mümkün değildir.
Fakat burada asıl mesele şudur:
Bir şehri büyük yapan nedir?
Bugünün dünyasında şehirler AVM’lerle, rezidanslarla, dev ekranlarla övünüyor. İnsan ise aynı şehirlerin içinde giderek küçülüyor. Kalabalık büyüyor ama komşuluk ölüyor. Binalar yükseliyor ama vicdan alçalıyor. İşte İstanbul’un asıl sırrı burada saklıdır. Onu büyük yapan sadece surları değildi; içinde kurulan merhamet medeniyetiydi.

Osmanlı döneminde bu şehirde kuşlar için ev yapılırdı. Sokak hayvanları için vakıflar kurulurdu. Çeşmeler sadece su akıtmaz, insanın içini de ferahlatırdı. Camiler sadece ibadet yeri değil; ilmin, ahlakın ve dayanışmanın merkeziydi. Çünkü medeniyet, betonun değil; insanın inşasıydı.
Bugün ise aynı İstanbul’da insanlar birbirine selam vermeden yaşıyor. Trafikte öfke, sokakta yalnızlık, evlerde sessizlik büyüyor. Şehir genişledikçe insan daralıyor. Belki de bu yüzden İstanbul artık sadece fiziksel olarak değil, ruhen de korunmaya muhtaçtır.

Çünkü bir şehri kaybetmek, bazen bir medeniyeti kaybetmektir.
İstanbul hâlâ dünyanın kalbi olabilir. Ama kalbin atması için sadece yolların değil, vicdanın da açık olması gerekir. Eğer bu şehir yeniden merhametin, adaletin, zarafetin ve insanlığın merkezi olabilirse; o zaman İstanbul sadece geçmişin mirası değil, geleceğin de umudu olur.
Aksi hâlde elimizde sadece kalabalık kalır.
Ve kalabalıklar hiçbir zaman medeniyet kuramaz.
İSLAMİ HABER “MİRAT”
YOUTUBE