
BÜROKRATLAR YASALAR YERİNE KEYFİYETİ KOYARSA DEVLET ÇÜRÜR
Türkiye’de devletin önündeki en büyük tehditlerden biri dış düşmanlar değil, hukuk yerine korkunun, liyakat yerine çıkarın, adalet yerine keyfiyetin yerleşmesidir. Çünkü bir devleti çökerten şey yalnızca ekonomik krizler ya da siyasi saldırılar değildir; devlet adına yetki kullanan insanların hukuku bırakıp kişisel korkularına göre hareket etmeye başlamasıdır.

Bugün bu ülkede birçok vatandaş, hakkı olan en basit işlemi yaptırabilmek için bile görünmez bir fişleme duvarına çarpmaktadır. Hakkında kesinleşmiş bir suç, mahkeme kararı ya da hukuki engel olmadığı halde insanlar; “şu çevreden”, “bu yapıdan”, “şununla bağlantılı”, “hakkında bir şey duydum” gibi tamamen kulaktan dolma değerlendirmeler üzerinden cezalandırılmaktadır. Devletin makamına oturan bazı isimler, hukuku uygulamak yerine koltuğunu koruma refleksiyle hareket etmekte, yarın başına iş gelir, çıkarı zedelenir korkusuyla vatandaşın hakkını gasp etmektedir.
Fakat aynı bürokratlar, işin ucunda güçlü bir siyasetçi, nüfuzlu bir isim ya da yukarıdan gelen bir talimat olduğunda en ağır şaibelerin bile üzerini örtebilmekte, normal vatandaşa göstermedikleri cesareti güç sahiplerine karşı bir anda kaybetmektedir. Yani mesele hukuk değil; mesele güç karşısında eğilip zayıfın üzerine basmaktır. İşte devletin çürümesi tam olarak burada başlamaktadır.
Bir ülkede hukuk kişiye göre uygulanıyorsa, orada adalet yoktur. Torpili olanın önü açılıyor, sıradan vatandaş ise yıllarca süründürülüyorsa, o sistemin adına hukuk devleti denemez. Çünkü hukuk devletinde esas olan kişinin kim olduğu değil, hakkının olup olmadığıdır. Türkiye’nin en büyük problemlerinden biri de tam olarak budur: Kanunların değil, insanların korkularının ve çıkar hesaplarının belirleyici hale gelmesi.
Devlet memuru; ideolojik kanaat dağıtan, insan fişleyen, kendisini savcı, hakim ve istihbaratçı yerine koyan kişi değildir. Memurun görevi yasayı uygulamaktır. Ancak bugün bazı kurumlarda öyle bir yapı oluşmuştur ki, insanlar anayasanın verdiği hakları bile kullanırken bürokratların kişisel kanaatlerine takılmaktadır. Bu durum açık bir görev suistimalidir. Daha ağır ifadeyle, devlet gücünün vatandaş üzerinde keyfi baskı aracına dönüştürülmesidir.
Üstelik bu anlayış yalnızca bireyleri mağdur etmiyor, toplumun ruhunu da zehirliyor. İnsanlar birbirini ihbar ederek ön kesmeye çalışıyor, rekabet hukukla değil jurnalcilikle yürütülüyor. Devlet kurumları dedikoduların, imaların, kulislerin etkisi altına girdikçe toplumda güven duygusu yok oluyor. Herkes birbirinden şüphe etmeye başlıyor. Böyle toplumlarda üretim olmaz, huzur olmaz, demokrasi gelişmez. Çünkü insanlar hukuka değil, bağlantıya güvenmeye başlar.
En tehlikelisi de şudur: Devlet adına hareket eden bazı isimler, kendi korkularını “devleti koruma” bahanesiyle meşrulaştırmaktadır. Oysa hukuk dışına çıkan her keyfi uygulama, devleti korumaz; tam tersine devleti vatandaşın gözünde düşman haline getirir. İnsanların devlete olan bağlılığını zayıflatan şey eleştiri değil, adaletsizliktir.
Türkiye bir cadı avı ülkesi haline gelemez. İnsanlar aidiyet iddialarıyla, sosyal çevreleriyle, duyumlarla ya da iftiralarla hayatlarının karartıldığı bir düzende kimse yarınından emin olamaz. Bugün başkasına yapılan hukuksuzluğa sessiz kalanlar, yarın aynı mekanizmanın kendi kapısını çalabileceğini unutmaktadır.
Üstelik bu ülkenin yasaları, cezasını çekmiş insanlara bile yeniden hayata tutunma hakkı tanımaktadır. Devlet, hükümlü kadroları açarak “topluma yeniden kazandırma” ilkesini kabul etmişken; bazı memurların kendi kafalarına göre insanları fiilen sivil ölüme mahkum etmeye kalkması kabul edilemez. Hiç kimse devletin üstünde değildir. Hiçbir bürokrat, kendi korkularını anayasanın yerine koyamaz.
İktidarın da burada tarihi bir sorumluluğu vardır. Eğer devlet mekanizması; hukuka göre değil, korkuya göre hareket eden, vatandaşın hakkını kişisel risk hesabıyla engelleyen insanlara teslim edilirse, bunun zararı yalnızca mağdur edilen bireylere olmaz. Bu çürüme zamanla devleti içeriden kemirir. Çünkü adalet duygusunu kaybeden devlet, en büyük darbeyi kendi vatandaşının vicdanında yer.
Devlet güçlü olmak istiyorsa önce adil olmak zorundadır. Güçlüye boyun eğip sıradan vatandaşa efelenen bir düzenin ne itibarı olur ne de geleceği.
Adnan Onay
Yazarımız ‘Adnan Onay’ın’ DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA ”TIKLAYINIZ”
İslami Haber ”MİRAT” – YouTube
Her işlem menfaat ile başlayıp menfaat ilişkisi ile sonuçlanıyor Liyakat, Hak, Adalet hiç biri menfaat ve çıkar ilişkisinin önüne geçemez sonuç olarak Adalet çıkar ilişkisine göre işliyor.