islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
49,4176
EURO
55,5586
ALTIN
6.608,08
BIST
12.081,49
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Yağmurlu
15°C
İstanbul
15°C
Yağmurlu
Cuma Hafif Yağmurlu
13°C
Cumartesi Yağmurlu
14°C
Pazar Hafif Yağmurlu
16°C
Pazartesi Az Bulutlu
17°C

CAHİLİYEYİ YAŞARKEN KENDİMİZİ NASIL DOĞRU YOLDA GÖREBİLİYORUZ?

CAHİLİYEYİ YAŞARKEN KENDİMİZİ NASIL DOĞRU YOLDA GÖREBİLİYORUZ?
15/10/2026 13:08
A+
A-

CAHİLİYEYİ YAŞARKEN KENDİMİZİ NASIL DOĞRU YOLDA GÖREBİLİYORUZ?

Kur’an’ın uyardığı yanlışlar hayatımızda varlığını sürdürürken, doğru yolda olduğumuza nasıl inanabiliyoruz?

Cahiliye denildiğinde çoğumuzun aklına İslam öncesi Arap toplumu gelir. Putlara tapan, kız çocuklarını hor gören, kabile üstünlüğünü savunan, güçlülerin zayıfları ezdiği bir toplum düşünürüz. Böylece cahiliyeyi tarihin belirli bir dönemine hapseder, kendimizi onun dışında görürüz. Oysa Kur’an’ın cahiliye olarak eleştirdiği anlayış, yalnızca geçmişte yaşamış insanların davranışlarından ibaret değildir. Cahiliye, insanın Allah’ın bildirdiği hakikate rağmen kendi arzusunu, çıkarını, geleneğini ve gücünü belirleyici ölçü hâline getirmesidir. İnsan bilgi sahibi olabilir, şehirler kurabilir, teknoloji geliştirebilir, ibadet edebilir, hatta din adına konuşabilir; fakat bütün bunlar onun cahiliye anlayışından uzaklaştığını tek başına göstermez. Çünkü Kur’an’ın eleştirdiği cehalet, yalnızca bilmemek değil, hakikat karşısında yanlış bir tutum benimsemektir.

Bugün Müslüman toplumların üzerinde düşünmesi gereken en önemli meselelerden biri budur. Kur’an okuyoruz, namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz, camiler inşa ediyoruz, dinî toplantılar düzenliyoruz ve kendimizi Müslüman olarak tanımlıyoruz. Ancak aynı Kur’an’ın geçmiş toplumlarda eleştirdiği davranışların önemli bir kısmı bireysel hayatımızda, aile ilişkilerimizde, ticaretimizde, siyasetimizde ve toplumsal düzenimizde karşılık bulabiliyor. Daha da düşündürücü olan, bu çelişkilerin çoğu zaman bizi ciddi bir muhasebeye sevk etmemesidir. İnancımızın doğru olduğunu söylemekle yaşayışımızın doğru olduğunu birbirine karıştırıyoruz.

Kur’an’ın uyarılarını esas aldığımızda, cahiliye anlayışının günümüzde karşılık bulabilen özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

1. Allah’ın hükmü yerine başka ölçüleri üstün tutmak: Mâide suresinin 50. ayetinde cahiliye hükmüne dikkat çekilir. İnsanların adalet ve ahlak konusunda Allah’ın bildirdiği ölçüleri geri plana itip çıkarlarını veya keyfî tercihlerini belirleyici hâle getirmeleri bu uyarı çerçevesinde sorgulanmalıdır.

2. İnsanı ve otoriteyi mutlaklaştırmak: Firavun’un kendisini en üstün otorite olarak görmesi (Nâziât, 79/24), gücün ilahlaştırılmasının örneğidir. Bugün de bir yöneticinin, liderin veya kurumun sözünü sorgulanamaz kabul etmek, insan iradesini hakikatin üzerine çıkarma tehlikesi taşır.

3. Ataların yolunu sorgulamadan sürdürmek: Bakara suresinin 170. ayetinde, kendilerine Allah’ın indirdiğine uymaları söylendiğinde atalarının yolunu gerekçe gösterenler eleştirilir. Bugün de din adına savunulan birçok alışkanlığın Kur’an’a uygun olup olmadığı yeterince araştırılmayabilir.

4. Dinî hayatı parçalamak: Bakara suresinin 85. ayetinde kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr edenlere yönelik uyarı vardır. İbadeti kabul edip ticarette, ailede, yönetimde ve insan ilişkilerinde dinî sorumlulukları önemsememek bu ayetin düşündürdüğü ciddi çelişkilerdendir.

5. Dini gösteriş ve itibar aracına dönüştürmek: Mâûn suresinin 4-6. ayetlerinde namazlarında gaflet içinde olan ve gösteriş yapanlar uyarılır. İbadeti Allah’a kulluk yerine toplumda saygınlık kazanmanın aracına dönüştürmek dinî hayatın içini boşaltır.

6. Zenginliği üstünlük ölçüsü saymak: Kasas suresinin 76-82. ayetlerinde Karun’un servetiyle böbürlenmesi anlatılır. İnsanların değerini mal varlığına, makamına ve ekonomik gücüne göre belirlemek aynı zihniyetin günümüzdeki karşılıklarından biridir.

7. Ticarette hileyi normalleştirmek: Mutaffifîn suresinin ilk ayetlerinde ölçü ve tartıda hile yapanlar uyarılır. Malın kusurunu gizlemek, eksik hizmet vermek, borcu ödememek ve insanların bilgisizliğinden yararlanmak bu ahlaki bozulmanın örnekleridir.

8. Zayıfların hakkını çiğnemek: Fecr suresinin 17-20. ayetlerinde yetime değer verilmemesi, yoksulun doyurulmasının teşvik edilmemesi ve mala aşırı düşkünlük eleştirilir. Güçsüzleri görmezden gelen bir toplumun dinî iddiası, bu ayetler karşısında sorgulanmalıdır.

9. Zulme karşı duyarsızlaşmak: Hûd suresinin 113. ayetinde zalimlere meyletmemek emredilir. Haksızlığı yalnızca kendi çevremize dokunduğunda sorun saymak, çıkarımıza uygun olduğunda görmezden gelmek adalet anlayışımızdaki bozulmayı gösterir.

10. Dinî otoriteleri sorgulanamaz hâle getirmek: Tevbe suresinin 31. ayetinde din adamlarının rabler edinilmesi eleştirilir. Bir insanın dinî konumundan dolayı sözlerini Allah’ın hükmünün üzerinde görmek, kulluk bilincini zedeler.

11. Toplumsal üstünlük ve ayrımcılık yapmak: Hucurât suresinin 13. ayetinde insanların farklı topluluklardan yaratıldığı ve üstünlük ölçüsünün takva olduğu bildirilir. Irk, soy, kabile, sınıf veya aile üzerinden üstünlük kurmak bu ilkeye aykırıdır.

12. Ahlaki kötülükleri yaygınlaştırmak: Nûr suresinin 19. ayetinde çirkin davranışların müminler arasında yayılmasını istemek kınanır. Kötülüğü eğlenceye dönüştürmek, mahremiyeti değersizleştirmek ve ahlaki sorumluluğu küçümsemek üzerinde düşünülmesi gereken davranışlardır.

13. Yalanı ve iftirayı sıradanlaştırmak: Hucurât suresinin 6. ayeti, gelen haberlerin araştırılmasını emreder. Doğruluğunu bilmediğimiz haberleri yaymak, insanları karalamak ve iftiraya ortak olmak ciddi bir sorumluluktur.

14. Din üzerinden ayrışmak ve üstünlük yarışı yapmak: Rûm suresinin 31-32. ayetlerinde dinlerini parçalayan ve her grubun kendi yanında bulunanla övündüğü kimseler eleştirilir. Hakikati aramak yerine kendi grubunu mutlak doğru kabul etmek, dinî aidiyeti taassuba dönüştürebilir.

15. Dünya hayatını nihai amaç hâline getirmek: Hadîd suresinin 20. ayetinde dünya hayatının eğlence, gösteriş ve çoğalma yarışı yönlerine dikkat çekilir. Bütün hayatı para, tüketim, makam ve dünyevi başarı etrafında kurmak ahiret sorumluluğunu unutturabilir.

16. Güç sahiplerine körü körüne itaat etmek: Ahzâb suresinin 67. ayetinde yanlış yola sürüklenenlerin büyüklerine ve önderlerine uyduklarını söylemeleri anlatılır. Liderin hatasını savunmak için hakikati eğip bükmek, kişinin kendi sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

17. Kötülüğü engelleme sorumluluğunu terk etmek: Mâide suresinin 78-79. ayetlerinde İsrailoğullarından inkâr edenlerin birbirlerini kötülükten alıkoymamaları eleştirilir. Yanlışları bildiği hâlde çıkar veya rahatlık nedeniyle susmak, imkân ve sorumluluk ölçüsünde değerlendirilmesi gereken bir davranıştır.

18. Allah’ın ayetlerini okuyup gereğini yerine getirmemek: Saff suresinin 2-3. ayetlerinde insanların yapmadıkları şeyleri söylemeleri kınanır. Dürüstlüğü anlatıp yalan söylemek, adaleti savunup haksızlık yapmak, merhameti öğütleyip insanlara kötü davranmak bu çelişkinin örnekleridir.

19. Kendimizi temize çıkarmak: Necm suresinin 32. ayetinde, “Kendinizi temize çıkarmayın. O, kimin sakındığını en iyi bilendir” buyrulur. Dinî kimliğimizi kurtuluşumuzun kesin güvencesi saymak, kendi yanlışlarımızı görmemizi engelleyebilir.

20. Allah’ın rahmetini sorumsuzluğun gerekçesi yapmak: Allah’ın rahmeti geniştir; ancak bu, insanın yanlışta ısrar etmesini haklı çıkarmaz. Hicr suresinin 49-50. ayetleri, Allah’ın bağışlayıcılığını ve azabının ciddiyetini birlikte bildirir. Ümit ile sorumluluk birbirinden ayrılmamalıdır.

Peki bütün bunları yaşarken kendimizi nasıl doğru yolda görebiliyoruz?

Asıl üzerinde durmamız gereken soru budur. Çünkü bir toplumun yanlış yapması kadar, yaptığı yanlışı fark edememesi de tehlikelidir. İnsan yanlışını kabul ettiğinde değişme imkânı bulur. Ancak yanlışını doğru kabul etmeye başladığında kendisini düzeltme ihtiyacı da ortadan kalkar.

Bugün karşı karşıya olduğumuz en önemli tehlikelerden biri, Müslüman kimliğimizle Müslümanca yaşayışımızı aynı şey saymamızdır. Kendimizi Müslüman olarak tanımladığımız için düşüncelerimizin, tercihlerimizin ve davranışlarımızın da kendiliğinden doğru olduğuna inanabiliyoruz. Oysa Kur’an, insanın kendisi hakkında ileri sürdüğü iddiayı yeterli görmez. Bakara suresinin 111. ayetinde, kurtuluşu yalnızca kendi topluluklarına ait sayanlardan delil getirmeleri istenir. Bu uyarı, dinî aidiyetin tek başına doğruluk delili sayılamayacağını düşündürmektedir.

Bir başka mesele, dini hayatın belirli alanlarına hapsetmemizdir. Namaz kılmayı, oruç tutmayı, dinî günleri önemsemeyi Müslümanlığın temel göstergeleri olarak kabul ederken, aynı inancın ticaretimize, siyasi tercihlerimize, aile ilişkilerimize, ahlakımıza ve toplumsal sorumluluklarımıza ne ölçüde yansıdığını yeterince sorgulamayabiliyoruz. Böylece ibadetlerimizle davranışlarımız arasında ciddi bir mesafe oluşuyor. Kur’an ise kulluğu yalnızca belirli zamanlarda yerine getirilen ibadetlerle sınırlamaz; insanın bütün hayatında Allah’a karşı sorumluluk taşımasını ister.

Daha düşündürücü olan, bazen yanlışlarımızı dinî gerekçelerle savunabilmemizdir. Çıkarlarımızı korurken bunu hizmet olarak adlandırabiliyor, haksızlığa sessiz kalırken fitneden uzak durduğumuzu söyleyebiliyor, bir yöneticinin yanlışını savunurken birlik ve beraberliği gerekçe gösterebiliyor, kendi grubumuzun hatalarını örtbas ederken dinin zarar görmesini önlediğimizi düşünebiliyoruz. Böylece din, davranışlarımızı değerlendiren bir ölçü olmaktan çıkıp davranışlarımızı haklı göstermeye yarayan bir gerekçeye dönüştürülebiliyor. İşte bu noktada insanın kendi nefsini sorgulaması zorunludur.

Kur’an’ın en sarsıcı uyarılarından biri Kehf suresinin 103-104. ayetlerinde yer alır. Bu ayetlerde, dünya hayatındaki çabaları boşa gittiği hâlde güzel işler yaptıklarını zanneden insanlardan söz edilir. Ayetlerin doğrudan bağlamı inkâr edenlerle ilgilidir; ancak insanın kendi davranışlarını sorgulaması bakımından da ciddi bir uyarı taşır. Çünkü insanın kendisini doğru yolda görmesi, gerçekten doğru yolda bulunduğunun kesin delili değildir.

Burada önemli bir ayrımı da unutmamak gerekir. Kur’an’da eleştirilen cahiliye davranışlarının günümüzde bulunması, bu davranışları işleyen herkesi aynı inanç hükmü altında değerlendirmemizi gerektirmez. Bir Müslümanın günah işlemesi, zulme ortak olması veya cahiliye özellikleri taşıyan davranışlarda bulunması ciddi bir sorumluluktur; fakat kişilerin imanına ve nihai akıbetine ilişkin hükümler ayrı şartlar ve ölçüler gerektirir. Amacımız insanları topluca mahkûm etmek değil, Kur’an’ın ölçüleriyle kendimizi ve toplumumuzu hesaba çekmektir.

KUR’AN BİZİ Mİ DEĞİŞTİRİYOR, BİZ Mİ KUR’AN’I HAYATIMIZA UYDURUYORUZ?

Geçmişte helak edilen toplumları okurken onların yanlışlarını kolaylıkla görebiliyoruz. Firavun’un zulmünü, Karun’un kibrini, Medyen halkının ticari hilesini, Âd kavminin güç tutkusunu ve Nuh kavminin hakikate karşı direnişini eleştiriyoruz. Fakat aynı davranışların kendi hayatımızdaki karşılıklarını görmekte aynı kararlılığı gösterebiliyor muyuz?

Firavun’u eleştirirken otoriteyi sorgulanamaz hâle getiriyorsak, Karun’u kınarken serveti üstünlük ölçüsü sayıyorsak, Medyen halkının hilesini anlatırken ticaretimizde dürüst davranmıyorsak, geçmiş toplumların yanlışlarını öğrenmiş fakat bu kıssaların bize yönelttiği uyarıyı yeterince kavrayamamışız demektir.

Allah, Âl-i İmrân suresinin 139. ayetinde müminlere hitap ederken iman şartını hatırlatır. Bu nedenle üstünlüğü yalnızca bir isme, kimliğe veya toplumsal aidiyete bağlayamayız. İmanın hayatımızdaki karşılığını da sorgulamak zorundayız.

Bugün ihtiyacımız olan şey, kendimizi başkalarından daha dindar ilan etmek veya geçmiş toplumları sürekli suçlamak değildir. İhtiyacımız olan, Kur’an’ı kendi hayatımızın üzerinde bir ölçü kabul etmek, yanlışlarımızı açıkça görebilmek ve onları değiştirme iradesi göstermektir.

Kur’an’ın eleştirdiği davranışları hayatımızda sürdürürken yalnızca Müslüman olduğumuzu söyleyerek kendimizi güven içerisinde göremeyiz.

Bu nedenle sormamız gereken soru yalnızca “Biz Müslüman mıyız?” değildir. Aynı zamanda “Allah’ın bizden istediği kulluğu, adaleti, ahlakı ve sorumluluğu ne ölçüde yerine getiriyoruz?” sorusudur.

Çünkü asıl tehlike, insanın yanlış yolda olduğunu bilmesi değil; yanlışlarını dinî kimliğinin arkasına gizleyerek kendisini sorgulamaktan vazgeçmesidir.

Kur’an geçmiş toplumların neden helak edildiğini anlatırken bizi yalnızca onların akıbetinden haberdar etmiyor. Aynı yanlışlara düşmememiz için uyarıyor. O hâlde şu soruyla yüzleşmek zorundayız: Kur’an’ın uyardığı davranışları hayatımızda yaşatmaya devam ediyorsak, kendimizi hangi ölçüye dayanarak doğru yolda kabul ediyoruz?

İslam Başaran

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.