
Bir siyasi hareketin başarısı, yalnızca seçim kazanmasıyla ölçülmez. Asıl başarı, ortaya koyduğu dünya görüşünü toplumun düşünce biçimine dönüştürebilmesidir. Bu açıdan bakıldığında Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihsel etkisi, yalnızca iktidarda bulunduğu yıllarla sınırlı değildir. Cumhuriyet’in kuruluş döneminde inşa edilen laik devlet anlayışı, hukuk düzeni, eğitim sistemi ve siyasal zihniyet zamanla toplumun geniş kesimlerinde kabul gören bir çerçeve hâline gelmiştir. Bugün farklı partilere oy veren milyonlarca insanın da aynı anayasal düzeni ve devlet anlayışını benimsemesi, bu etkinin devam ettiğini gösteren önemli bir olgu olarak değerlendirilebilir.
Asıl üzerinde durulması gereken konu ise CHP’nin ne yaptığı değil, Müslümanların bu uzun tarihsel süreçte nasıl bir dönüşüm geçirdiğidir. Çünkü hiçbir düşünce, insanlar onu içselleştirmeden kalıcı olamaz. Bir zamanlar laiklik ve demokrasi tartışmaları üzerinden sert eleştiriler yapan birçok muhafazakâr çevre, bugün aynı kavramları doğal ve vazgeçilmez kabul edebilmektedir. Devletin temel referanslarının ne olması gerektiği sorusu büyük ölçüde gündemden çıkmış, tartışmalar çoğunlukla sistemi değiştirmek yerine sistemi kimin yöneteceği noktasına indirgenmiştir.
İşte burada Müslümanların kendi nefislerine yöneltmesi gereken ciddi sorular vardır.
Hayatın hükmünü belirleme hakkını yalnızca Allah’a ait gören tevhid inancı ile, nihai siyasi ve hukuki otoritenin insan iradesiyle şekillendiğini esas alan modern siyasal anlayış arasındaki ilişki nasıl kurulmaktadır? Bir Müslüman, inancını korurken aynı zamanda bu düzeni hangi ölçüde benimsemekte, hangi ölçüde eleştirmekte, hangi ölçüde sorgulamaktadır? Bu sorular, herhangi bir siyasi partiden önce Müslümanların kendi iç muhasebesini ilgilendirmektedir.
Bugün camiler dolu olabilir, Kur’an kursları açık olabilir, insanlar hac ve umreye gidebilir. Fakat bütün bunların yanında, hayatı düzenleyen temel ölçüler konusunda Kur’an’ın ortaya koyduğu ilkeler yerine başka referanslar sorgulanmadan kabul ediliyorsa, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir kırılma vardır. Çünkü İslam, yalnızca belirli ibadetlerden oluşan bir din değil; inanç, ahlak, hukuk, ekonomi ve toplumsal hayatı da kapsayan bütüncül bir hayat nizamı olduğunu ifade eder. Bu nedenle bazı İslam âlimleri, Müslümanların dini daha çok bireysel alana sıkıştırmasının, İslam’ın hayata dair iddiasının zayıflamasına yol açtığını dile getirmiştir.
Belki de bugün en büyük mesele, bir siyasi partinin güçlü ya da zayıf olması değildir. Asıl mesele, Müslümanların hangi ölçülerle düşündüğüdür. Çocuklarımızı hangi dünya görüşüyle yetiştiriyoruz? Adaleti hangi kaynaktan tanımlıyoruz? Özgürlüğü, hukuku, eğitimi ve yönetimi hangi ilkelerle değerlendiriyoruz? Eğer bu soruların cevapları vahyin belirlediği ölçülerden giderek uzaklaşıyor ve başka düşünce sistemlerinin kavramları belirleyici hâle geliyorsa, burada durup düşünmek gerekir.
Muhasebe tam da burada başlamalıdır. Biz gerçekten Kur’an’ın hayat tasavvurunu mu merkeze alıyoruz, yoksa içinde yaşadığımız düzenin ürettiği düşünme biçimini farkında olmadan dinî kimliğimizin üzerine mi giydiriyoruz? İnançlarımız ile zihnimizi şekillendiren ölçüler aynı kaynaktan mı besleniyor? Yoksa ibadetlerimiz İslam’a ait olduğu hâlde, hayatı değerlendirme biçimimiz başka bir dünya görüşünün etkisi altında mı kalıyor?
Bu soruların cevabı kolay değildir. Fakat hakikate ulaşmanın yolu, önce cesur bir muhasebeden geçer. Müslüman, başkalarını sorgulamadan önce kendisini sorgular. Kabul ettiği kavramları, benimsediği ölçüleri ve hayatını yönlendiren esasları yeniden Kur’an’ın rehberliğinde gözden geçirir. Çünkü tevhid, yalnızca Allah’ın varlığına inanmak değil; hayatın her alanında nihai ölçünün O’na ait olduğunu kabul etmektir.
Bu sebeple meseleyi sadece CHP üzerinden okumak eksik kalır. Asıl soru şudur: Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne geçen süreçte Müslümanlar, Kur’an’ın inşa etmek istediği düşünce dünyasını ne ölçüde koruyabildi? Hangi alanlarda kendi ölçülerini muhafaza etti, hangi alanlarda yaşadığı çağın hâkim anlayışını sorgulamadan benimsedi?
Gerçek muhasebe bu sorularla başlar. Çünkü bir toplumun değişimi, önce zihninde başlar. Zihin hangi ölçüye teslim olmuşsa, hayat da zamanla o ölçünün şekline bürünür.
Aklı olmayan(deli)yaşı kaç olursa olsun mükellef değildir ve amellerden sorumlu değildir.asıl sorun;dini,yani islamı,yani kur’anı,yani Allahı devlet işlerinde devre dışı bırakanlara muhalefet etmeyen müslümanlar akil olarak düşünülebilir mi?
Evet. Siz bunda ne kadar başarılı olabildiniz. Toplumdaki ayna da sizsiniz.
Bir toplumun değişimi önce zihinde başlar… Eyvallah hocam!
Zihinler kemalizm ile iğdiş edildiyse asıl sorunda tam bu noktada kilitleniyor. Bu kilidi sökmekte samimi ve hak yolda gayret sarf eden Müslümanlara düşüyor..
Bize kırmızı çizgisi herhangi bir parti anlayışı olan değil, hak ve hakkaniyet olan Müslümanlar lazım vesselam…