
Geçenlerde bir annenin çocuğunun başarısını paylaşırken yazdığı bir cümle dikkatimi çekti:
“Bu birincilik tesadüf değil. Doğduğundan beri verdiğim emeğin sonucu.”
İlk bakışta çok tanıdık, bir parça da haklı bir cümle.
Çünkü bir annenin çocuğu için verdiği emek gerçekten az değil. Uykusuz geceler, öğretilenler, takip edilen dersler, kurulan düzen, yapılan fedakârlıklar…
Elbette çocuğumuzun hayatında çok büyük bir payımız var.
Ama düşünelim:
Ne kadar?
Çocuğumuzun başarısı tamamen bizim eserimiz mi?
Ya da başarısızlığı da bizim eserimiz mi?
Çocuğumuzun hayatına emeğimizi koyuyoruz. Onu yetiştiriyor, yönlendiriyor, koruyor, doğruyu öğretmeye çalışıyoruz. Fakat bütün bunlar, onun hayatındaki tek belirleyici olduğumuz anlamına geliyor mu?
Kur’an’ın evlat hakkında söylediği bir cümle bu konuda insanı durup düşünmeye çağırıyor:
“Mallarınız ve çocuklarınız sadece imtihan sebebidir. Büyük ödül Allah katındadır.” (Tegâbün, 64/15)
Çocuklarımız bizim için büyük bir nimet. Ama aynı zamanda bir imtihan da.
Yusuf sûresinde Yakup aleyhisselâmın oğulları şöyle söylüyor:
“Babamızın Yusuf’a ve kardeşine olan sevgisi bize olandan fazla…”
Sonra bu kıskançlık onları Yusuf’u ortadan kaldıracak bir plan yapmaya kadar götürüyor. Üstelik yaptıkları şeyin yanlış olduğunu bildikleri de anlaşılıyor. “Sonra tövbe eder, salihlerden oluruz” diyorlar.
Aynı aile.
Peygamber bir baba.
Peygamber ocağında yetişen,
ama kardeşlerine tuzak kuran evlatlar…
Burada Yakup aleyhisselâmı suçlamak mümkün mü?
Çocuklarımızın üzerinde emeğimizin olması, onların bütün tercihlerinin de bize ait olduğu anlamına gelmiyor.
Bir çocuğun karakterinde elbette anne babanın büyük etkisi vardır. Fakat mizacı vardır, yaratılıştan getirdiği özellikleri vardır, kardeşleri vardır, arkadaşları vardır, öğretmenleri vardır, içinde bulunduğu çevre vardır. En önemlisi, büyüdükçe kendi tercihleri ve sorumluluğu vardır.
Bizim emeğimiz küçümsenecek kadar az değildir.
Ama çocuklarımız da tamamen bizim eserimiz değildir.
Yusuf kıssasında Yakup aleyhisselâmın yaşadıklarında bir ebeveyn olarak alacağımız başka bir ders daha var.
Yakup aleyhisselâm oğullarının Yusuf’a karşı kurduğu oyunu öğrendiğinde onların yaptığını onaylamıyor. Fakat öfkesinin peşinden de gitmiyor.
Şöyle diyor:
“Nefisleriniz sizi bir işe sürüklemiş. Artık bana düşen, güzel bir sabırdır! Anlattıklarınız karşısında yardımına sığınılacak olan yalnız Allah’tır.” (Yûsuf, 12/18)
Ne kadar güçlü bir teslimiyet…
Çünkü güzel sabır, hiçbir şey yapmamak değil.
Elinden geleni yaptıktan sonra, artık gücünün yetmediği yerde Allah’a dayanabilmek.
Nûh aleyhisselâmın oğluyla yaşadıkları da bunu çok açık biçimde gösteriyor.
Tufan yükselirken Nûh aleyhisselâm oğluna sesleniyor:
“Yavrucuğum! Bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma.” (Hûd, 11/42)
Baba oğlunu çağırıyor. Uyarıyor. Kurtulmasını istiyor.
Ama oğlu kendi tercihini yapıyor:
“Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.” (Hûd, 11/43)
Ve aralarına bir dalga giriyor.
Nûh aleyhisselâm elinden geleni yapıyor; fakat oğlunun yerine karar veremiyor.
İşte ebeveynlikte öğrenmemiz gereken en zor denge burada:
Birincisi: Elimizden geleni yapmak.
İkincisi: Sonucu Allah’a bırakmayı öğrenmek.
İlki bizim vazifemiz.
İkincisi teslimiyetimiz.
Çocuğumuz birinci olduğunda “Ben yaptım” dememek…
Yanlış yaptığında da “Bu benim suçum” diyerek bütün yükü kendimize almamak…
Elbette kendi payımızı sorgulayacağız. Eksiklerimiz varsa göreceğiz. Daha iyisini yapmak için gayret edeceğiz.
Ama evladımızın hayatındaki her güzelliği kendimize mal etmek de, her yanlışını kendi başarısızlığımız saymak da bizi olduğumuzdan daha büyük bir yere koymak değil midir?
Emeğimizi esirgememek, ama sonucu sahiplenmemek.
Onları sevmek, ama sevgimizde ölçüyü korumak.
Onlara doğruyu göstermek, ama onların yerine seçim yapamayacağımızı bilmek.
Onların başarısıyla sevinmek, ama bunu kendi başarımızın nişanı hâline getirmemek.
Ve yanlışlarıyla karşılaştığımızda, elimizden geleni yaptıktan sonra Yakup aleyhisselâm gibi:
“Bana düşen, güzel bir sabırdır.” diyebilmeyi öğrenmek.