
ÇÖP ODASINDA BAŞLAYAN AHLAK
Oturduğum dairenin tam karşısında bir çöp odası var.
Bir köşede evsel atıklar, diğer köşede geri dönüşüm için ayrılmış iki ayrı kutu durur. Uzun zamandır dikkatimi çeken geri dönüşüm kutusunun hep boş olması. Sanırım atıklar sadece benim evimde birikiyor, üstelik sıradan çöpten daha fazla.
Oysa site sakinleri eğitimli, bilinçli, çevre ve toplumsal meseleler üzerine konuşmayı seven insanlar. Sohbetlerde duyarlılık vurgusu eksik olmuyor. Ancak gündelik hayatta bu duyarlılığın karşılığını görmek zor. Söylem ile davranış arasındaki bu mesafe, üzerinde durulması gereken bir ahlâk sorununa işaret ediyor.
Ben bu konuyu çok önemsiyorum.
Otel odasından çıkarken klimayı kapatmayı, açık büfede yalnızca tüketeceğim kadarını almayı önemsediğim kadar… Dünyaya bir faydam oluyor mu bilmiyorum, fakat en azından zarar vermemek için çaba göstermeyi bir sorumluluk olarak görüyorum.
Bu noktada şuna inanıyorum:
Bu hassasiyet, sadece “çevre bilinci” meselesi değil; aynı zamanda bir inanç ve ahlâk meselesidir. Kendini “duyarlı” ve “dindar” olarak tanımlayan herkesin üzerinde durması gereken bir konu.
Ama genellikle “Bunun dindarlıkla ne ilgisi var hocam” itirazıyla karşılaşıyorum.
Oysa ilgisi çok güçlü. Ve asıl sorun, giderek yaygınlaşan “Parasını verdim, istediğim gibi kullanırım.” Anlayışında.
Bu bakış açısı; yemeği çöpe atmayı, enerjiyi hoyratça tüketmeyi, nimeti sınırsız bir hak gibi görmeyi meşrulaştırıyor. İlk bakışta doğal duran bu düşünce, zamanla ahlâkı aşındırıyor. Hizmet satın alan, emeği; ücret ödeyen, insan onurunu; tüketici olan, tüm kaynakları sınırsızca kullanma hakkına sahip olduğunu sanıyor.
Ancak tüketilen her şeyin üzerinde yalnızca bireysel değil, toplumsal bir hak da bulunuyor. Bu hak görmezden gelindiğinde, kul hakkı bilinci de zayıflıyor.
Kur’an bu konuda son derece açık bir ilke koyar:
“Yiyin, için; fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.”
(A‘râf, 31)
Bu ayet yalnızca sofraya değil; suya, elektriğe, zamana, imkâna ve enerjiye de hitap eder. İsraf, sadece çöpe atılan yiyecek değildir; nimetin emanet olduğunu unutma hâlidir. Emanet bilinci kaybolduğunda ise tüketim ahlâksızlaşır.
Asıl mesele şu ki:
Biz artık ahlâkı büyük günahlar üzerinden konuşuyor, küçük ihlalleri görmezden geliyoruz. Oysa ahlâk, en çok kimse görmezken verdiğimiz kararlarda ortaya çıkar. Çöp odasında, açık büfede, musluğun başında, ışık düğmesinde…
Bir nimetin çöpe atılması yalnızca ekonomik bir kayıp da değildir; o nimet için harcanan emek, tüketilen su, kullanılan enerji ve bekleyen ihtiyaç sahipleri de bu israfın içindedir. Görmediğimiz için yok saydığımız her hak, aslında ahlâkımızdan eksilen bir parçadır.
İşte bu yüzden geri dönüşüm kutusunun boş olması beni çevresel değil, ahlâkî olarak rahatsız ediyor.
Çünkü eğer israf normalleşmişse, emanet bilinci zedelenmişse, kul hakkı gündemimizden düşmüşse bizi ahlâken ayakta tutan şey nedir?
Ve belki de sormamız gereken soru şudur:
İnancımız, değerlerimiz ya da iyi insan olma iddiamız, gündelik hayattaki davranışlarımıza ne kadar yansıyor? Eğer yansımıyorsa, burada hepimizin durup yeniden düşünmesi gereken bir yer yok mu?
Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Tıklayın
Mirat Haber – YouTube