
Bir önceki yazımızda şöyle bir cümle kullanmıştık: “Müslümanlar daha çok ibadet yapabilmek, daha dindar olmak için bir köşeye çekilmedikleri gibi, mübah olan şeyleri de kendilerine haram etmezler. Onlar dinlerini hayatın akışı içerisinde toplumla beraber, doğal bir şekilde yaşamaya çalışırlar. Bu nedenle ‘uzlet, inziva, halvete girme’ iddialarına şüphe ile bakmak gerekir.”
Bu yazımızda daha dindar olabilmek için ruhbanlar gibi bir köşeye çekilmek, dünya işlerinden el-etek çekmek diye bir şey var mı, onu incelemeye çalışacağız.
Geleneğimizde teheccüd, uzlet, halvet, inzivâ ve itikâf gibi kavramlar var. Bunlar birbiriyle ilgili görünse de hepsinin ibadet olmadığı açıktır.
Soru: İslâmda inzivâ, ya da uzlet/halvet hayatı var mıdır?
İnzivâ hayatını tercih etmek ruhbanlığı seçmek midir?
Ramazan’daki ‘itikâf’ ibadeti uzlet/inzivâ sayılır mı?
Müslümanın inzivâ hayatına ihtiyacı var mıdır? Varsa bunun boyutları nelerdir?
Bazı kesimlerin geleneğindeki uzlet, halvet, inziva uygulamaları dinen gerekli midir, ya da herkese tavsiye edilen bir şey midir?
İslâm, daha iyi kulluk (ibadet) yapabilmek için bir kenara çekilmeyi mi, dünya işleriyle meşguliyeti azaltmayı mı, yoksa topluma karışıp sâlih (ıslah edici, sağlam), hayırlı işler yapmayı mı, aktif müslüman olmayı mı tavsiye ediyor?
Bir kenara çekilmek, aktif hayattan ve toplumdan uzak yaşamak, daha dindar olmanın garantisi midir?
Başta Rasûlüllah (sav) olmak üzere, peygamberler, sahabeler, yetkin âlimler hakkıyla ibadet etmek için böyle bir uygulama yapmışlar mıdır?
Kulluk/ibadet deyince sadece bir bir kaç revâtip (şartları ve vakitleri belli) emirler midir?
İslâmda ibadet insan hayatını kuşatan, hayatın her alanında Allah’a karşı görevlerimiz değil midir?
‘İnzivâ’ kelimesi Kur’an’da geçmemekle birlikte hadislerde ‘enzevâ’ formunda geçmektedir. (Buhârî, Tevhid/7. Müslim, Cennet/38. Darimî, Rikâk/122)
İnziva kelimesinin aslı ‘zevâ’ fiilidir. Bu da bir şeyi yerinden uzaklaştırmak, tutmak (kabzetmek), menetmek anlamlarına gelir.
Bir hadis rivâyeti şöyle:
“Allah (cc), yeri benim için tuttu da doğusunu ve batısını gördüm…” (Hadiste zevâ fiili kullanılıyor). (Müslim, Fiten/5(19) no: 7258. Ebû Dâvûd, Fiten/1 no: 4252. Tirmizî, Fiten/14 no: 2176 (Hasen-sahih kaydıyla). İbni Mâce, Fiten/9 no: 3952)
‘İnfiâl’ kalıbından ‘inzivâ’ ise; evin ve benzerlerinin köşesine çekilmek, bir şeyi yerinden bertaraf etmek demektir.
Aynı kökten gelen ‘zâviye’, ev, evin vs. köşesi demektir. (İbni Manzur, Lisanu’l-Arab, 7/83-84)
Türkçede inzivâ; bir köşeye çekilme, dünya işlerinden vazgeçme manasındadır. (Devellioğlu, F. Osmanlıca Lügât, s: 444)
Türkçe’de ‘zâviye’; köşe, açı, küçük tekke, riyâziyet maksadıyla kişinin çekildiği tenha yer demektir. (Doğan, M. Türkçe Sözlük, s: 1812)
Münzevî; inzivâ’nın özne (fail) ismidir ve inzivâya veya evinin köşesine çekilen, tenha olan nanasına gelir. (Osmanlıca-Türkçe Lügât, s: 731. Doğan, M. Türkçe Sözlük, s: 1200)
Uzleti, halveti, gece ibadetini (teheccüdü), itikâf’ı; bir müddet kendi başına kalmak, daha yoğun tefekkür etmek, hayatın dağdağasından, yoruculuğundan birazcık uzak kalmak, ölümü ve sonrasını düşünmek, kendi nefsiyle başbaşa kalıp kendini hesaba çekmeyi denemek şeklinde anlarsak, bunların hepsine bir çeşit inzivâ diyebiliriz.
Birileri nasıl anlarsa anlasın; bunlar emir olmasa bile yasak da değildir (mübahtır).
Kişi, kendini kendisine gösterecek, ölümü ve ötesini hatırlatacak, hayatın fâniliğini hissettirecek, ötelerle bağını güçlendirecek, manevi bir yoğunluk yaşayacak bir an bulmaya çalışır.
Üstelik kişi o anı kimseyle paylaşmak istemez. Manen donanmayı, yüreğine o anı içirmeyi, gönlünden yabancı ve fâni unsurları çıkarmayı dener. Yüreğine ve benliğine, hayata ve âleme Rabbinin hâkim olduğunu hissetmek ister. Bazıları bazen bu şekilde münzevî olmaya ihtiyaç duyabilir.
Bize göre inzivâ’nın üç çeşidi vardır.
Bu bir hazırlık dönemidir. İç donanımı sağlayan, kişiye kendini ve konumunu, varlığı ve Sahibini hatırlatan bir halvet/uzlet anı…
Bunun tipik örneği Rasûlüllah’ın Hıra tecrübesidir. Biz onun bu uygulamasıyla inzivânın sebebini, hedefini, kazanımlarını anlayabiliriz. Yine böyle bir inzivâ’nın örneklerini diğer peygamberlerin hayatında, Mekke’de Dâru’l-Erkam’da, Medine’de Suffe mektebinde bulabiliriz.
Eğer yaşanılan ortam câhiliyye Mekkesi ise, bu Mekke de putperestliğin işgali altında ise, eğer tevhidî hayat anlayışı müşrikler tarafından gasbedilmişse; müslümana bir Hıra tecrübesi lazım…
Çevre şartları, hayatın akışı, günahlar, kötülükler size hayatı zorlaştırıyor, kulluk görevlerinize engel oluyor, vaktinizi sizden çalıyorsa size bir Hıra süreci lazım…
Hak uğruna yola çıkmaya korkuyorsanız, yola çıktıktan sonra içinizde hâlâ ‘acaba’ soruları cirit atıyorsa, vermekten, çalışmaktan, hak uğruna ter dökmekten kaçınıyorsanız, size de bir Hıra tecrübesi lazım…
Eğer bir yürek kirlenmiş, işgale uğramış, çoraklaştırılmış, yalancı sevgililere tahsis edilmiş ise, ona bir Hira süreci gerek… Hıra’daki inzivâ gibi bir inzivâ lazım… Ya da böyle bir eğitim sürecine ihtiyaç var demektir.
Peygamber (sav) Hıra’ya bir müddet devam etti. Zira Mekkesi ve Beytullah şirkin tasallutu altında idi. Hayata ve yüreklere şirk dini hükmediyordu. Bundan dolayı insanlar yanlışta, isyanda, tuğyanda ve zulümde idi.
Allah (cc) O’nu elçi olarak seçti. Onun görevi son derece önemli, ebedî ve evrenseldi. Böyle bir göreve iyi bir hazırlık gerekiyordu. Hira bu hazırlığın sadece bir aşaması, farklı bir metodu idi.
Aslında Peygamber’in Hıra zamanları hiç bitmedi. O bunu gece ibadetleriyle, Ramazan’lardaki itikâf ve gece ibadetleriyle sürdürdü diyebiliriz.
Müslüman bu örneğe bakmalı ve bir Hıra anına, sürecine ihtiyacı olduğunu bilmeli.
Bu da Mekkenin yakınındaki bir mekan değil, Peygamberin yanlızlığına benzer bir yanlızlık… Onun nefis eğitimine benzer iç yolculuk… Onun ibadet anlayışına benzer bir kulluk anlayışıdır.
Gerekli olna inzivâ dedik ya; elleri ve dilleri ile Allah’ın kullarını rahatsız edenler, başkalarına sürekli zarar verenler için de inzivâ gereklidir.
Yani böylelerinin başkalarına kendi şerleri dokunmasın diye bir yerlere gitmeleri, yani toplumun yakasından düşmeleri gerekir.
Böyleleri için inzivâ hayatı bir ihtiyaçtır. Yani bir köşeye çekilmeleri, kendi çevresini, toplumu rahat bırakmaları gerekir. Bir dağ başı mı, bir ıssız ada mı, bir mağara mı, bir terkedilmiş vapur mu, bir orman mı, bir mezarlık mı… bulmalılar ve oraya göç etmeliler.
Şu hadis rivâyetinde buna işaret ediliyor.
Ebu Said (ra) anlatıyor: Rasûlüllah’a (sav): “İnsanların en efdali kimdir?” diye soruldu. Şu cevabı verdi: “Allah yolunda malıyla, canıyla cihad eden mü’min.” Sonra kim diye tekrar soruldu. “Tenhalardan bir tenhaya Allah korkusuyla çekilip, insanları şerrinden uzaklaştıran kimsedir” dedi.” (Buharî, Cihad/2 no: 2786. Müslim, İmâret/34(122-1888) no: 4886. Ebû Dâvûd, Cihad/5 no: 2485. Tirmizî, F. Cihad/24 no: 1660. İbni Mâce, Fiten/13 no: 3978)
Hüseyin K. Ece
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-
YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULŞAMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ