
Muharrem ayı geldiğinde sokaklarda yine aynı manzaralar yaşanıyor…
Evlerde büyük kazanlar kuruluyor.
Buğday kaynıyor…
Nohut, fasulye, kuru üzüm, incir, kayısı, ceviz…
Komşulara tabaklar dağıtılıyor.
Çocuklar kapıları çalıyor.
Birlik, paylaşma ve bereket konuşuluyor.
Ne güzel…
Fakat asıl soru şu:
Aşure gerçekten sadece bir tatlı mıdır?
Yoksa unuttuğumuz çok daha büyük hakikatlerin sembolü müdür?

Kur’an-ı Kerim bize yılın on iki ay olduğunu bildirirken bunlardan dördünün “haram aylar” olduğunu da haber verir.
Muharrem işte bu aylardan biridir.
Haram ay demek;
savaşın yasaklandığı,
kan dökmenin hoş görülmediği,
insanın Rabbiyle ilişkisini güçlendirmesi gereken zaman dilimi demektir.
Bugün ise…
Silahlar susmuyor.
Müslüman kanı akmaya devam ediyor.
Muharrem’in ruhu kayboluyor.
Toplumda çok farklı rivayetler anlatılır.
Kimileri Hz. Nuh’un gemisinin Cudi Dağı’na oturduğu gün kalan son malzemelerle aşure pişirildiğini söyler.
Kimileri Hz. Musa’nın Firavun’dan kurtuluşunu anlatır.
Kimileri başka peygamberlerin hayatındaki önemli hadiseleri bu güne bağlar.
Bunların önemli bir kısmı kesin bilgi değildir.
İslâm’da din, sağlam bilgi üzerine kurulur.
Kur’an’da aşure tatlısına dair herhangi bir emir yoktur.
Peygamberimizden de “Aşure pişirin.” şeklinde sahih bir emir gelmemiştir.
Fakat paylaşmayı teşvik eden yüzlerce öğüt vardır.
İşte aşureyi değerli yapan da budur.
İçindeki kuru meyveler değil;
paylaşma ruhudur.
Dikkat edelim…
Aşurenin içinde onlarca farklı malzeme bulunur.
Hiçbiri diğerine benzemez.
Fasulye…
Buğday…
Kayısı…
Nar…
Tarçın…
Hepsi farklıdır.
Ama aynı kazanda piştiğinde ortaya muhteşem bir tat çıkar.
Bu tablo aslında ümmeti anlatır.
Irklar farklı olabilir.
Diller farklı olabilir.
Renkler farklı olabilir.
Mezhepler farklı olabilir.
Fakat aynı vahyin içinde buluşulduğunda rahmet ortaya çıkar.
Bugün ise aynı kazanda kaynaması gereken Müslümanlar birbirlerini kaynatıyor.
Her Muharrem ayında binlerce ton aşure dağıtılıyor.
Peki…
Gazze‘deki aç çocukları düşünüyor muyuz?
Sudan‘da açlıktan ölen insanları…
Arakan‘ı…
Doğu Türkistan‘ı…
Yetimleri…
Borçluları…
Mahallemizdeki yoksulu…
Komşumuzun boş tenceresini…
Eğer aşure sadece tatlı dağıtmak olarak kalıyorsa;
mesajının büyük kısmı kaybolmuş demektir.
Muharrem ayı denince akıllara gelen en büyük hadiselerden biri de Kerbelâ’dır.
Hz. Hüseyin‘in ve beraberindeki masum insanların hunharca katledilmesi, İslam tarihinin en derin acılarından biridir.
Kerbelâ, sadece bir mezhep meselesi değildir.
Kerbelâ;
adaletin,
hakikatin,
zulme karşı dik duruşun,
iktidar uğruna kardeş kanı dökmenin nasıl büyük bir felakete dönüştüğünün ibret vesikasıdır.
Bugün Kerbelâ‘yı anarken yapılması gereken, acıyı yeniden üretmek değil; zulmün hangi kimlikten gelirse gelsin karşısında durabilmektir.
Bugün insanlar aşure tarifini ezbere biliyor.
Ama paylaşmanın tarifini unutuyor.
Tatlı yapıyoruz.
Fakat kırgınlıklarımızı tatlandıramıyoruz.
Komşumuza tabak götürüyoruz.
Ama yıllardır konuşmadığımız kardeşimizi arayamıyoruz.
Sofralar büyüyor.
Kalpler küçülüyor.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey yeni bir tarif değildir.
Yeni bir vicdandır.
İçine merhamet konmuş…
Adalet katılmış…
Paylaşma eklenmiş…
İnfak serpilmiş…
Kur’an’la tatlandırılmış…
Peygamber ahlakıyla pişirilmiş bir hayat…
İşte gerçek aşure budur.
Çünkü Allah’ın istediği;
yalnızca kazanların değil,
kalplerin de kaynamasıdır.
Muharrem ayı bize sadece geçmişi hatırlatmak için gelmiyor.
Bugünü sorgulatmak için geliyor.
Aşure ise yalnızca bir tatlı değildir.
Birliktir.
Paylaşmaktır.
Berekettir.
Farklılıkların aynı hakikatte buluşabileceğinin sembolüdür.
Bu yıl aşure kazanı kaynarken kendimize şu soruyu soralım:
Biz sadece aşure mi pişiriyoruz, yoksa ümmet olmanın ruhunu da yeniden inşa edebiliyor muyuz?
Çünkü gerçek bereket, kazandaki malzemelerin çokluğunda değil; gönüllerdeki merhametin çoğalmasındadır.
İSLAMİ HABER “MİRAT”