islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
44,8573
EURO
52,8184
ALTIN
6.966,26
BIST
14.587,93
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
16°C
İstanbul
16°C
Az Bulutlu
Pazar Parçalı Bulutlu
16°C
Pazartesi Az Bulutlu
18°C
Salı Çok Bulutlu
19°C
Çarşamba Yağmurlu
13°C

DEVLET-CEMAAT İLİŞKİSİNİN BOZULMASI

DEVLET-CEMAAT İLİŞKİSİNİN BOZULMASI
24/02/2025 09:33
A+
A-

Cemaatler ve tarikatlar müslüman toplumların sivil toplum kuruluşlarıdır. Tarihte genel olarak bu fonksiyonu gördüler. Bu toplumsal yapıların asli sivil fonksiyonlarını görebilmeleri devletle ilişkilerini sağlam bir zeminde tutmalarına bağlıdır. 1995’te yazdığımı “Modern ulus devlet” (4. Bsm, Çıra y, İstanbul-2012) adlı kitabımda Müslüman aydınların ve siyasetçilerin modern/ulus devlete ilişkin doğru perspektiflere sahip olmadıklarını anlatmaya çalışmıştım. Tezim şuydu: Bir meslek olan siyaset, güç temerküzü olan iktidar ve gücün kullanımını meşgale edinen siyasette, asıl mesele araç ile amaç arasındaki bağıntıyı doğru anlamaktır. Bu bağıntı doğru anlaşılmadığında çoğu zaman hafife aldığımız araç, amaca hizmet etmediği gibi amacı dönütürür.

Amacı kedine benzetmede modern ulus devlet, gelmiş geçmiş geleneksel, kadim devlet veya yönetim aygıtlarından çok daha büyük bir maharete sahiptir, müslüman aydınlar ve siyasetçiler, devlet merkezli iktidar mücadelesi verirlerken, bunu göz ardı ediyorlar.

En büyük yanılgı, genellikle Hz. Peygamber’in iktidarı kullanmasını, Dört Halife’nin tecrübesini modern devletle karıştırmaktan kaynaklanmaktadır. Şu hususlar ın altını çizmekte zaruret var:

1.) Hz. Peygamber (s.a.)’in kullandığı iktidar “klasik-geleneksel” veya “modern/ulus devlet”te tecessüm eden iktidar değildir;

2) İslami ideallerin siyaset yoluyla tahakkuk etmesi açısından Dört Halife’nin siyaseti Hz. Peygamber’in siyasetinin altında, ancak Emevi, Abbasi, Selçuklu, Safevi ve Osmanlı siyaseti ve devletlerinin üstündedir; halifeler döneminde önemli siyasi ve toplumsal olayların, hatta çatışmaların vuku bulması, modele eksiklik addedilmez, her insan toplumunda benzer veya farklı olaylar yaşanır, önemli olan sorunların hangi yöntem ve araçlarla çözülüp çözülmediği konusudur.

3) Modern/ulus devlet Asr-ı Saadet ve tarihsel yönetim tecrübelerinden kesin kopuştur.

Bu hassas ayırımı yapmayınca bugünkü devleti kişilerin iyi veya kötü vasıflarına bağlar, “bizden (iyi) olanlar”ın bu devletten harikulade bir siyaset ve adil yönetim çıkarabileceğimizi düşünürüz ki, genelde İslamcı düşünce bu yanılgı içinde olup bu yanlılgısını korumaya devam etmektedir. Siz düz bir çizgi (Sırat-ı müstakim) takip etmek istersiniz fakat elinizdeki cetvel eğridir; bu cetveli kullanmakta ısrar ettiğinizde bir süre sonra çizginiz eğrilir, yolunuzu şaşırır, bir bakmışsınız ki başlangıçtaki niyetiniz ve maksadınız bu değilken birer “zalim” olmuşsunuz.

Ezileni ezen, mazlumu zalim yapan asıl sebep, size karşı kullanılan aracı olduğu gibi alıp sizin de onu rakiplerinize karşı kullanmanızdır. Ezilen milliyetçiliğin, gücü ele geçirdiğinde ezen milliyetçiliğe dönüşmesi, mağdur kesimlerin bir şekilde iktidar olduktan sonra gadreden muktedirlere dönüşmelerinin sebebi budur.

Müslüman aydınlar gibi cemaatler ve tarikatlar da, özellikle 20. Yüzyılın son 10 yılında artık iyice belirginleşen zaafın, zaafın 28 Şubat gibi acımasız bir darbe ile saklanmaya çalışılması karşısında belli belirsiz bir tavır almak zorunda kaldılar.

Bu çerçevede Müslüman aydınların, kanaat önderleri ve Cemaatlerin devletle olan ilişkileri modern devletin ya ıslah olmasının veya ifsadının pekişmesi şeklinde bir sonuç doğuracaktı. Yeni ortaya çıkan duruma tarihsel bir perspektiften baktığımızda cemaat-devlet ilişkisini etkileyen birkaç faktör öne çıktığını tespit edebiliyoruz:

a) Tarihin hangi döneminde olursa olsun, toplulukların yönetim (imaret), siyaset veya devletle ilişkileri olmuştur. Duruma göre yönetimler nüfuz sahaları içinde her türden nüfusla ilgilidirler. Bu kaçınılmazdır, toplum-devlet ilişkisi doğru tanzim edildiğinde sosyolojik denge buna bağlı kurulur. Modern zamanlarda, en gelişkin demokrasilerde de çıkar ve baskı grupları, lobiler, şirketler, çeşitli dini topluluklar siyaseti, siyasilerin karar alma süreçlerini kendi lehlerine kullanmak istemektedirler; bu demokrasinin gereği sayılırken, İslam cemaat ve tarikatların aynı çabayı göstermeleri neden garipsensin?

b) Tarihten, özellikle Osmanlı tecrübesinden günümüze intikal eden cemaat-devlet ilişkisinin bugünü etkilemesi yeterince dikkate alınmadığı takdirde, tarikat ve cemaatların siyasi talepte bulunmaları tuhaf karşılanmaktadır ki, bu tamamen yanlıştır.

c) Tanzimat-Cumhuriyet arası değişen devlet algısının toplum kavramına, bu arada cemaatlere ilişkin değişen algısı ve bunun bugünkü olaylardaki payı göz önüne alındığında, Cumhireyit’in tabii-sosyolojik olan bur ilgiyi ve ilişkiyi manipüle ettiği, hatta kriminalize ettiği görülür.

d) Söz konusu üç faktörün etkisinde Osmanlı’nın son dönemlerinde gücünü kaybeden cemaatlerin –aslında ulemanın- tekrar devlet içinde etki sahibi olmak, bürokrasinin askeri (Seyfiye) ve sivil (Kalemiye) ayakları yanında üçüncü ayak olma stratejisinin tarikat ve cemaatlerin asli hedeflerinden biri olması anlaşılır bir olgudur, kritiğe muhtaç olsa da tarihsel arka planı görmezlikten gelinemez. Bu konuda entelektüel-fikri İslamcılık, belki sosyal Müslümanlık kadar devlete heveskar olmadı ama özellikle Nakşibendilik ve sonra Nurcu hareketin bir kanadı bu stratejiyi hiç gündeminden çıkarmadı. Fikri/kültürel müslümanlığın da ikitdar hevesine sahip aktör olarak ortaya çıkması 2002’den sonraki yeni siyasi dönemle ilgilidir.

e) Yakın tarihte cemaatler-devlet ilişkisinde rol oynayan diğer faktör 12 Eylül askeri darbesinden sonra Turgut Özal ve yakın çevresinin yaptığı bir değerlendirme ile cemaatlerin kamuda yer almaya başlamaları oldu. Özal şöyle düşünüyordu: Cumhuriyeti kuran asker siyaset ve toplum üzerinde mutlak hak iddia etmektedir; 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül, inisiyatifin bir miktar sivillerin eline geçmesine verilen kanlı ve antidemokratik cevaplardı. Askerin siyasette silahını kullanmasına engel teşkil edecek güçlendirilmiş bir emniyet bürokrasisine ihtiyaç var. Bu da ancak güvenilir, manevi ve ahlaki sorumluluk duygusu yüksek insanlarla olur.

28 Şubatçılar bunun farkındaydı, sistematik ve bilinçli siyasetler takip ederek bu projeyi zayıflatmaya çalıştılar.

Türkiye’de devlet-cemaat ilişkisinin bir türlü düzelmesine imkan vermeyen asıl faktör, devletin bir asırdır kendisinin bir cemaat olarak bir idrake ve anlayışa sahip olmasıdır ki, biz buna “devleti kontrol eden kemalist cemaat” diyebiliriz.

Doğru olanı, devletin şu veya bu resmi ideolojiden uzak özgürlük, kamusal ahlak, hukuk ve ihtiramı kendine rehber edinmiş bir aygıt olarak, toplumda var olan bütün sosyolojiler karşısında adil bir tutum ve konum sahibi olmasıdır. Hukukun maksadı olan adalet, “Her hak sahibine hakkının verilmesi” ise hak sahibi sadece müslümanlar değil, herkestir. Fakihlere göre bütün şeriatların ve Münzel Şeriat’ın gayesi “zarurât-ı hamse”nin tahakkuk ettirlemisidir, zarurât-ı hamse (can, din, mal, akıl ve nesil emniyeti) müslüman gayrımüslim, herkes için korunması ve gözetilmesi gereken temel haklardır, kâmil bir İslami idare bunları korur.

Resülullah (s.a.) Medine’de “her hak sahibine hakkını veren” ve “zarurât-ı hamse”yi temel alan bir sosyo politik düzen kurdu ve bunu başarıyla tatbik etti.

ALİ BULAÇ 

MİRATHABER.COM  -YOUTUBE- 

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.