islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
44,1930
EURO
50,5631
ALTIN
7.133,73
BIST
13.092,93
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
10°C
İstanbul
10°C
Çok Bulutlu
Pazartesi Hafif Yağmurlu
12°C
Salı Az Bulutlu
12°C
Çarşamba Çok Bulutlu
10°C
Perşembe Hafif Yağmurlu
10°C

DİNÎ BİR HAYAT NEDEN GEREKLİ?

DİNÎ BİR HAYAT NEDEN GEREKLİ?
24/01/2026 01:01
A+
A-

DİNÎ BİR HAYAT NEDEN GEREKLİ?

Dinî hayat, “insanın, inanç esaslarını sadece zihinsel bir kabul olarak değil; aynı zamanda düşünce, tutum ve davranışlarına yön veren bütüncül bir yaşam biçimi olarak içselleştirmesini ifade eder” ve Allah’la, kendisiyle ve diğer insanlarla olan ilişkilerini de ahlâkî bir zemine oturtur.  Dolayısıyla da dinî hayat, ibadetlerle sınırlı bir dindarlık anlayışını aşarak; adalet, dürüstlük, merhamet, emanet bilinci ve kul hakkı gibi değerlerin günlük hayatta fiilen karşılık bulmasını da ifade eder. Bu yönüyle dinî hayat, şekilsel dindarlığın  da ötesinde; iman, ahlak ve amel bütünlüğü üzerine kurulu bir düzeni  hedefleyen, insanın anlam arayışına cevap veren, hayatı başıboşluktan kurtarıp sorumluluk bilinci kazandıran temel bir referans alanıdır.  Nitekim Değerli bilim insanı, Mazhar Osman Uzman, bu konuyla ilgili olarak “Tababet-i Ruhiye” adlı eserinde şunları yazar:

“Dinin ruh üzerinde derin bir tesiri vardır. Gerçi bu tesirin derecesi, memleketlere, asra ve ortama göre değişebilmektedir. Mutedil ve doğru bir inanca sahip olan her şahıs, sinirlerini metin bir zırhla muhafaza etmektedir. Din terbiyesi, insanı birçok fenalıklardan, cinâyet doğuracak sebeplerden korur. Her din, iyiliği emreder ve çalışmayı teşvik eder, kalpte fazla kin ve düşmanlık yaşamasına müsaade etmez, düşmanına bile af ve merhamet telkin eder.”[1]

Yine Mazhar Osman’a göre, hangi dine mensup olursa olsun, dindar olanlarda değil, dinî akidelere taassupla bağlananlarda akıl hastalıkları görülmektedir. Yoksa asırlardan beri milyarlarca insana iyilik telkin eden, kurtuluş yolu gösteren hiçbir din, dimağı bozmaz, Lâkin dinsizlik… İşte akıl hastalıklarının mühim sebeplerinden biri… Bir şeye inanmamak, yeni nesillerin ruhlarında önemli sarsıntılar yapmıştır. Allah’a, kadere inanmayı ve tevekkülü yok etmiş, yerine ihtiras, ihtilâl, öldürmek ve ölmek arzularını yerleştirmiştir.[2]

Dünya Sağlık Teşkilatı’nın ruh sağlığına ilişkin ölçütlerine göre Normal insan; önce kendisi, sonra âilesi, sonra hısım ve akrabaları, sonra komşuları ve hemşerileri ve sonra bütün dünya insanları ve hepsinden önce ALLAH’ı ile iyi geçinen insandır. [3]  Bu tanıma uymayan insan ise normal sayılmamakta, hatta  bu Teşkilatın, “Sağlık, sadece hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, bedence, ruhça ve sosyal yönden tam iyilik halidir.” tanımına göre de hasta sayılmaktadır.

Çünkü Mazhar Osman’ın ifadesiyle “ihtiras, ihtilâl, öldürmek ve ölmek arzuları” na sahip olan insanın akıl ve ruh sağlığının yerinde olduğu söylenemez.  Zira “Ruh sağlığı, insanın iç dünyasıyla dış dünyası arasındaki uyumu ve dengeyi ifade eden bütüncül bir iyi oluş hâli” dir. Akıl sağlığı ise Kişinin düşünme, anlama, muhakeme etme, karar verme, duygularını yönetme ve günlük yaşamını dengeli biçimde sürdürebilme gücünü ifade eder.

Bu nedenle insanın, beden ile ruh arasındaki dengeyi koruması ve bunu bozacak düşünce ve davranışlardan da uzak durması gerekmektedir. Ne var ki bu dengeyi bozan bir çok etken  ve sebep  bulunmakta ve bunlar arasında insanın sıkıntı, kaygı ve takıntı içinde olması, çelişkiye düşmesi ve kaldıramayacağı kadar yüklerin altına girmesi, en dikkat çekici olanlarıdır.  Bu ve benzeri etkenlerin sonucu meydana gelen hastalık ise vücudun acılardan kurtulmak için feryadından başka bir şey değildir. Hastalığa bu yeni yaklaşımın esası da bedenle ruhun tek bir bütün oluşturduğu inancıdır. Diğer bir ifade ile kişinin düşündüğü, inandığı, hissettiği ve duyduğu her şey, bir şekilde insanın vücuduna yansımaktadır.  Bu nedenledir ki utandığımızda yüzümüz kızarır, sıkıldığımızda suratımızı asarız.

Araştırmalar, bazı davranış biçimleri ve kişilik özellikleri ile belirli hastalıklar arasında anlamlı  bir ilişkinin bulunduğuna işaret etmektedir.  Nitekim son araştırmalarda tespit edildiğine göre, kanserin oluşmasıyla, bir yakının kaybedilmesinden duyulan derin çaresizlik ve bunalım arasında bir bağ vardır. Aşırı saldırganlık, stres, kaygı ve tedirginlik, kalp hastalıklarıyla; öfke ve kızgınlığın ise ülser ve kolit hastalıklarıyla bağlantılı olduğu ifade edilmektedir.  Bu da inançlarımızla sağlığımız arasında da bir bağın bulunduğunu gösteriyor.

Bu değerlendirmeler, inançsızlık, yoğun kaygı ve içsel çatışmalar gibi faktörlerin, ruhsal ve bedensel sağlık üzerinde olumsuz etkiler doğurabildiğini göstermektedir.  Bu nedenle bir insan için en büyük nimet, hayat tarzını şekillendiren ve denge unsuru olan akıl ve ruh sağlığını kaybetmemesidir. Zira ruh ve akıl sağlığı yerinde olan insan, olayları daha doğru algılama,  anlama ve değerlendirme  imkânına sahipken, ruh  ve akıl sağlığı yerinde olmayan insan  ise bu imkâna sahip değildir. Nitekim günümüzde pek çok insanın, psikologlara ve psikiyatristlere ihtiyaç duyması  da bunun bir göstergesidir.

Kur’an da getirdiği ilke ve kurallarla bu imkânı insana, cömertçe sunmaktadır Zira inanma, özellikle kaza ve kadere iman, insanlara güven duygusu vermekte ve dolayısıyla şahsiyet çözülmesi adını verdiğimiz geçici dengesizlikleri ve sıkıntıları önlemede etkin bir role sahip bulunmaktadır. İman, insanlardaki savunma mekanizmasını kuvvetlendirmekte ve ruhsal veya psiko-somatik hastalıkları hızlandırıcı davranışları da dengeleyebilmektedir. Nitekim “Başa gelen şeyleri ve olayları Allah’ın bilmesi, kaybettiğinize üzülmemeniz ve Allah’ın size verdiği nimetlere şımarmamanız içindir.”[4] Ve “Kendilerine karşı olumsuz ve dengesiz davranan kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz[5]  ayetlerinin; keder, acı, ızdırap, elem ve üzüntü içinde olan insanlara bir umut ışığı olduğu ve bunalımlara düşmelerini engelleyici bir işlev gördüğü bilinmektedir.

Kader inancı, tevekkül ve duâ, insanlara daima umut kapısını açık bırakmakta, onları ümitsizliğe ve çaresizliğe düşmekten korumakta ve suçluluk duygusunu gidererek psikolojik bir rahatlık sağlamaktadır. Bu gerçek de “Men âmene bi’l-kaderi, emine mine’l-kederi/Kadere inanan, kederden uzak olur” sözüyle ifâde edilmektedir.  Dolayısıyla Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın diliyle “Mevlâm görelim neyler, neylerse güzel eyler” diyebilen bir kişinin,  ümitsizliğe ve çaresizliğe  kapılması, genellikle söz konusu olmamakta, ya da kısa süreli olmaktadır.

Duâ ve kadere iman, insanın stres ve belirsizliklerle kuşatılmış hayatında duygusal rahatlamayı sağlayan bir denge unsurudur. Duâ sırasında kişi, bilinçli olarak kendini ifade eder; kaygılarını, korkularını, umutlarını  Allah’a yöneltir. Bu da duyguların bastırılması yerine kontrollü bir biçimde dışavurumunu sağlar. Böylece insan, iç dünyasındaki karmaşayı düzenler ve duygusal  bir rahatlama yaşar. Nörobilimsel çalışmalar da   göstermiştir ki duâ,  “sakinleşme ve toparlanma” işlevi gören parasempatik sinir sistemini etkilemekte ve bir anlamda insana plasebo etkisi yapmaktadır. Zira  plasebo etkisi,  bilindiği gibi kişinin tedaviden fayda göreceğine inanması ve kendini daha iyi hissetmesi hâlidir.

Duânın bir diğer işlevi de insana umut aşılaması ve beklentisini olumlu yönde  geliştirmesidir.  Bu da ruh sağlığını koruyan etkenlerin  başında yer almakta ve çaresizlik içinde kıvranan  insan için  bir çıkış kapısı olmaktadır. Zira duyguların düzenlenmesi, stresin azaltılması, öz-denetim mekanizmalarının güçlenmesi, yalnızlıkla başa çıkılması ve umut duygusunun pekişmesi gibi pek çok alanda duâ, insan psikolojisine güçlü bir destek sunmaktadır. Bu nedenle duâ, bir ibadet türü olduğu kadar, ruh sağlığını da koruyan bir  araçtır.[6]  Nitekim Kur’an’da “Duânız olmasaydı, Rabbinizin yanında ne kıymetiniz olurdu!?”[7] ve “Rabbinize yalvara yalvara gizlice duâ ediniz.”[8]  Denilmektedir.  “Duâ ibâdettir.”[9] Ve “Duâ başa gelene de, başa geleceğe de fayda verir. Duâ ediniz.”[10]  Hadisleri de duânın, hem ibadet yönüne, hem de psikolojik faydasına dikkat çekmektedir.

Ahiret inancı ise insana, bu dünyada çekilen sıkıntıların, acıların ve ıstırapların, karşılıksız kalmayacağı; başa gelen belâ ve musibetlere karşı ahirette mükâfat alacağı, kaybettiklerine orada kavuşacağı ve dünyada elde edemediği veya edemeyeceği şeyleri, orada elde edebileceği düşüncesini aşılar ve onun teselli olmasını sağlar.

Araştırmalar, Allah’a inanmaktan mahrum kalmış nice  sıradan ya da ünlü kötümserlerin, çaresizlik ve ümitsizlik girdabına düştükleri ve oradan  da bir türlü kurtulamadıklarını göstermektedir. Halbuki iman, tevekkül ve duâ, kaygılar altında ezilen, pörsüyen ve suçluluk duyan insana  umut aşılayan ve ona yol gösteren bir ışık olmakta; onun hayata ve ölüm ötesine daha bir güven ve ümitle bakmasını sağlamaktadır.

Bu nedenledir ki Kur’an, insanı sonsuz bir kuvvet  sahibi olan Allah’a imana, eşsiz bir neş’e kaynağı olan ibâdete;  olumlu, ahlâklı ve dengeli  bir  hayat tarzına  ve  insanlık hizmetine çağırmaktadır. İnanan insan, Allah’a dayanır. O’nun sonsuz lütufları ve yardımları içinde kendisini hiçbir zaman yalnız hissetmez. Kadere ve âhirete inanan insan, ruhî dayanaklarını kuvvetlendirir; ruhen güç kazandıkça da üzücü olaylara daha kolay katlanabilir ve hayatın bin bir türlü çileleri karşısında dayanma gücü elde eder.

Bu nedenle dinî bir hayat, her çağda olduğu gibi -her ne kadar birileri aksini iddia etse de- bu çağda da insanî ve ahlâkî varoluşun vazgeçilmez bir gereği ve amacıdır. Zira dengeli, kurallı, ilkeli, huzurlu, umutlu ve sorumluluk bilinciyle şekillenmiş bir yaşam tazı için dinî hayat, vazgeçilmez bir imkân ve bir ihtiyaç olarak insanın karşısında durmaktadır. Yeter ki insan, bu hayatı tercih etsin; aklını  ve gönlünü örten perdeleri açıp bu ışığın akıl ve gönül dünyasına girmesine izin versin!

PROF.DR.CELAL KIRCA

YAZARIMIZIN DİĞER YAZILARINI OKUMAK İÇİN LÜTFEN BU LİNKİ ZİYARET EDİNİZ

İSLAMİ HABER “MİRAT”

MİRATYOUTUBE

DİP NOTLAR

[1]Mazhar Osman Uzman, Tababet-i Ruhiye, İstanbul 1941, s. 257.

[2] Mazhar Osman, Tababet-i Ruhiye, s.260.

[3] Prof. Dr. Adnan Ziyalar, “Aile Gençlik İlişkileri”, Devlet Bakanlığı ve Erciyes Üniversitesi, Türk Toplumu ve Gençlik Sempozyumu Bildirileri( 3-5 Nisan 1989), Kayseri 1989, s. 137.

[4] Hadîd, 57/23.

[5] Zümer, 39/53.

[6]  Osman Pazarlı, Din Psikolojisi, İstanbul 1968, s. 176; Chat GPT.

[7] Furkan, 25/77.

[8] A’raf, 7/55.

[9] Tirmizî, Sahih, Daa’vât, 1.

[10] Tirmizî, Sahih, Daa’vât,101.

Yorumlar
  1. KEMAL METE dedi ki:

    Allah’a dayan sa’ye sarıl hikmete râm ol,
    Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.

  2. Faruk Saban dedi ki:

    Selamlar saygılar değerli hocam, belirttiğiniz gibi dini hayat insanın yaşantısını varlığının anlamını ortaya koyacak güzel ilkeler topluluğudu diyebiliriz, ama maalesef dini hayattan uzak yetişen, dinle arasına mesafe koyan insanların yaşantılarında ise maalesef bunalımlar ve sıkıntılar her daim devam etmekte tüm dünyadaki felaketlerin kötülüklerin kaynağında, dinden uzak bir hayat ya da dini yanlış anlayıp saplantı halinde yobazlık boyutunda yaşayan insanların yine dünyayı yaşanmaz hale getirdiğini görebiliriz,hayatımızı güzelleştirmek için dinimizin ilkelerini doğru anlayıp doğru yaşayabilmek imkanını Rabbim bizlere nasip eylesin, kaleminize dilinize sağlık hayırlı,bereketli ömürler diliyorum,Allah razı olsun Saygılar hürmetler.

  3. Ali EKŞİ dedi ki:

    Çağımızın en büyük hastalıklarından biri yalnızlık hissidir.hatta ingiltere de yalnızlık bakanlığı varmış. İnsan çaresiz güvensiz kimsesiz olduğunu hissedince bunalıma buhrana depresyona giriyor.ümitsizce çırpınıyor çare arıyor. Tıbbi bir destek yardım görmeyince bazan da intihara gidiyor.oysa inanan insan başına gelenin bir imtihan olduğunu sabrederse karşılığının cennet olduğunu bilirse belki dünya da da mukâfat alacağına inanırsa..her zahmetin mutlaka bir rahmete vesile olacağını düşünürse..o dertlerin kederlerin kemâlatina sebep olacağına inanirsa o dert ona nimet olur.
    Derman arardım derdime
    Derdim bana derman imiş.. der.çaresini tedbirini alacağız korunacağiz ama bütün bu tedbirlerin taktiri bozmayacagini da bilmeliyiz.
    Tedbir taktiri bozmaz..taktir tedbiri bozar. Kaidei külliyesini unutmamak gerekir. Kuran peygamber kıssalarinda o peygamberlerin çektiği sıkıntı hastalıkları mücadeleleri bize boşuna anlatmıyor. Derdimizin büyüklüğüne bakıp üzüleceğimize rabbimizin herşeye gücü yeten daha büyük olduğunu görüp ümit var olmalıyız. Derdini Allah in kendisine ülfeti sınav vesilesi gören nimet kabul eden
    Bir Derdim var bin dermana değişmem..der.
    Hekimoglu İsmail (Ömer okçu) abinin deyişiyle derdimi seviyorum..başlığı altında 4 cilt kitap yazar.
    Bu hikmet ve ibret dolu yazısı için hocamıza teşekkür ediyorum.

  4. Recep OĞUR dedi ki:

    Çok kapsamlı ve çok doyurucu bir anlatım.
    Hocam kaleminize sağlık. Bize söyleyecek bir söz kalmamış. Ben de bu çok güzel yazınıza şunu söylemek isterim. “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” ayeti benim çok sık aklıma gelen ve bana ferahlık veren bir ayettir.
    Sağlıklı huzurlu günler dilerim Hocam.
    Saygılar.