
Mâûn Sûresi’nin ilk âyeti Hz. Peygamber’e yönelik bir soru ile başlıyor ve “Gördün mü o, dîni yalan sayanı?”[1] diyor. Âyete ilk baktığımızda karşımıza iki kavram çıkmaktadır. Bunlardan biri “ed-Dîn” diğeri ise “tekzib” kavramıdır. Eğer daha işin başında bu iki kavramın ne anlama geldiğini Kur’ân’ın rûhuna göre anlamlandıramazsak, gömleğin yanlış iliklenmiş düğmeleri gibi alt alta bir dizi yanlışı sıralar dururuz ve böylece karşımıza istenmeyen sonuçlar çıkabilir. “Dîn” ile “ed-Dîn” arasında önemli bir fark vardır. Şöyle ki; “dîn” kelimesinin önünde belirtme takısı yoksa bu her türlü yaşam tarzı/inanç sistemi/hayat görüşü/ahlâkî değerler sistemi/yasa anlamına gelir. Tıpkı Kâfirûn/6. âyette “Sizin dîniniz size, benimki bana!”[2] ifâdesinde geçtiği gibi. Ama “ed-Dîn” olarak zikredildiğinde Allah’ın razı olduğu ve sınırlarının ilâhî vahy ile çizildiği inanç sistemine işâret eder. Bu anlamda “ed-Dîn” ifâdesi Âl-i İmrân/19. âyette geçmektedir: “Allah nezdinde tek [hak] din, [insânın] O’na teslimiyetidir”[3] yâni “İslâm”dır. İşte Allah’ın kabul edeceği din de budur. Bu gerçeklik yine Âl-i İmrân/85. âyette şöyle vurgulanır: “Kim Allah’a teslimiyetten/İslâm’dan başka bir din ararsa, bu kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette kaybedenlerden olacaktır.”[4]
“Tekzib” yâni “yalanlama” kavramına gelince, bu kelime inkârın/küfrün başka bir şekilde ortaya konuluşuna işârettir. Şöyle ki, inkâr daha çok küfrün “sözle” ifâde edilen bir şekli olmasına karşın “tekzib”de “fiilî” bir yalanlama vardır. Örneğin Hz. Nûh’un kavmi inkârlarını “fiilî” olarak ortaya koyan bir kavimdir. Bu fiiller; mal, servet ve evlatla azma/şımarma, zulüm, alay, kibirlenip başkalarını küçük görme, nimetlere karşı nankörlüktür. Başka bir ifâde ile dünyâ nimet ve refahını Allah’a kavuşmaya tercih eden bir dünyâperestliktir. Bu nedenle Kur’ân onları bir “tekzib” kavmi olarak tanıtır.[5] Anlaşılıyor ki, dînin istemediği fiil ve hallerin/davranışların eyleme geçirilmesi dînin inkârı anlamına gelmektedir. Hz. Nûh’un kavmi de dilleriyle açık bir inkâr içinde olmamış, bu kavmin dînin kabul etmeyeceği fiilleri işlemesi, onların zulüm ve inkârlarının belgesi ve ilânı sayılmıştır.
Şimdi bu iki kavramın açıklanmasından sonra “Gördün mü o, dîni yalan sayanı?” yâni “dîni tekzib edeni” ifâdesine tekrar döndüğümüzde anlıyoruz ki, sözü edilen ve Hz. Peygamber’e tanıtılan kişi İslâm’ı “alay” ile karışık fiilleriyle yalanlayan biridir. Başka bir ifâde ile o kişi Allah’a borçlu olduğu gerçeğini yalanlayan kimsedir. Âyete getirilen bu yaklaşımın/yorumun bizi getirdiği en önemli/çarpıcı sonuç “dîni reddedenlerin sadece inkârcılar olmadığı” gerçeğidir.
Mâûn/1. âyetinde sorulan sorunun cevabı sûrenin 2-6. âyetlerinde verilmekte ve bu “tekzib/yalanlama” fiilini işleyen kişinin nasıl davranışları ortaya koyduğu tafsil edilmektedir. Bu kişinin –veyâ kişilerin– eylemlerinde ilk sırayı yetim konusu almaktadır: “İşte odur, yetimi itip kakan.”[6]
Yetimler ve yetim hakları konusu yaklaşık yirmi âyeti göz önüne aldığımızda Kur’ân’ın ısrarla üzerinde durduğu konulardan biri olduğunu görürüz. Hattâ Kur’ân’da “birden fazla evliliğe izin”[7], yetim haklarıyla ve yetimlerin korunmasıyla kesin bağlantısı olan bir ruhsattır. Ne var ki işin bu yanı üzerinde hemen hemen hiç durulmamış, olay farklı noktalara taşınmıştır. Oysaki bu ruhsatı yetimlerle irtibatlandırmadan değerlendirmek Kur’ân’ın rûhuna aykırı bir yaklaşımdır. Yetimler ile ilgili âyetlerin bazıları “emirler”, bazıları ise “yasaklar” şeklinde verilmiştir. Emir olanlara örnek olarak Nisâ/2 ve Nisâ/6. âyetleri verebiliriz:
“O halde yetimlere mallarını verin, [kendi] değersiz malları[nızı] [onlara ait] güzel şeyler ile değiştirmeyin ve onların mallarını kendi mallarınız ile birleştirerek tüketmeyin. Bu, doğrusu büyük bir suçtur.”[8]
Âyette görülüyor ki, yetim haklarına el sürmek, temiz rızıkları ve servetleri kirleten bir kötülüktür.
“[Sorumluluğunuz altındaki] yetimleri evlenebilecekleri yaşa gelinceye kadar deneyin; sonra aklen olgunlaştıklarını tesbit ederseniz, mallarını onlara iade edin; (sakın,) onlar büyümeden önce, aceleyle ve müsrifçe harcayarak mallarını tüketmeyin. Zengin olan kimseyi [vesâyeti altındakinin malından] tamamen uzak tutun. Fakiri ise ondan uygun bir şekilde ististifâde ettirin. Mallarını kendilerine teslim ettiğinizde, onlar adına şâhitler bulundurun ve [unutmayın ki] nihai hesap sorucu olarak Allah kâfidir.”[9]
Yasak içerenler için ise Duhâ/9, Nisâ/10 ve İsrâ/34. âyetler verilebilir:
“Öyleyse yetime haksızlık yapma.”[10]
“Yetimlerin mallarını günahkârca yiyip bitirenler, sadece karınlarını ateşle doldurmuş olurlar. Çünkü [öteki dünyâda] yakıcı bir ateşe mahkûm olacaklar.”[11]
“Yetimin malına, kendisi erginlik çağına varıncaya kadar, onu değerlendirmek amacı dışında sakın yaklaşmayın.”[12]
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki “yetimi itip kakmak, yetim malı yemek” dîni yalanlamanın bir göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Şüphesiz yetimler deyince sadece aile/ülke içi bir haksızlıktan/zulümden bahsetmek konuyu hafife almak demek olur. Bu noktada devleti yönetenlerin kamu hak ve imkânlarını talan etmesi veyâ ettirmesi sonucu “tüyü bitmedik yetimlerin” haklarının gaspıyla oluşturulmuş servetlerin de âyetin ürpertici kapsamı içerisinde olduğu unutulmamalıdır. Yaşadığımız coğrafyada din perdesi altında yapılan talan ve rezilliğin sadece küpten sızan miktarı bile gelinen trajik durumun toplum bünyesinde açtığı derin yarayı bize göstermektedir.
Kur’ân’ın insânlık ve merhamet adına bir nevi gösterge olarak tanıdığı ve tanıttığı tip yetimdir. İslâm vicdanı, yetimin korunduğu ve saygı gördüğü bir toplumu, bütün insânî değerlere saygı gösteren ve Allah’ın istediği yönde yürüyen bir toplum olarak kabul eder. Aynı zamanda Hz. Peygamber’in de yetim oluşu, yetime gösterilecek hürmetin Hz. Peygamber’e gösterilecek saygı ve sevginin de bir parçası olarak kabul edilmiştir.[13] Bu gerçeğin bir ifâdesi olarak Hz. Peygamber: “Ben ve yetime arka çıkan, cennette şu iki parmağım gibi yan yana olacağız” buyurmuştur.[14]
Yetimlik sadece biyolojik anne ve babadan yoksunluk değildir. Yeryüzünde savunmasız, korunmasız, değersiz, ilgisiz, bilgisiz, sevgisiz, sağlıksız, şefkatsiz hâle getirilmiş her canlı yetimlik kavramı içerisindedir. Hattâ şehirlerin, bölgelerin bile yetimliği vardır. Daha geniş ifâdeyle bir insânın/coğrafyanın, insân olarak sahip olması gerekenlere rağmen sahibi olamadığı değerlerden yoksunluğuna yetimlik denir. Hz. Ali sözünü ettiğimiz bu yetimliği bir sözünde şöyle açıklamıştır: “Gerçek yetim anadan, babadan yoksun olan değil akıldan ve ahlâktan yoksun olandır.”
[1] Mâûn/1: “E raeytellezî yükezzibü bi’d-dîne.”
[2] Kâfirûn/6.
[3] Âl-i İmrân/19.
[4] Âl-i İmrân/85.
[5] Enbiyâ/77.
[6] Mâûn/2: “Fe zâlikellezî yedu’u’l-yetîme.”
[7] Nisâ/3.
[8] Nisâ/2.
[9] Nisâ/6.
[10] Duhâ/9.
[11] Nisâ/10.
[12] İsrâ/34.
[13] Duhâ/6-11.
[14] Müslim, Zühd, 42.