
Her çağın kendine özgü sorunları olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Geçmişte bilim insanları, düşünürler ve bilgi elde etmek isteyenler, kitap bulmak ve okumak zorundaydılar. Günümüzde ise insanlar, her ne kadar kitap okumaya devam etseler de seyahat etmeden ve fazla çaba göstermeden bilgisayar ve yapay zeka vasıtasıyla istedikleri bilgiye ulaşma imkânına sahipler. Dolayısıyla bilgiye ulaşma konusundaki sorunlar, önemli ölçüde ortadan kalkmış olsa da internetten ve sosyal medyadan elde edilen bilgilerden hangilerinin doğru, hangilerinin yanlış ve yalan olduğu konusundaki sorunların devam ettiği, hatta daha da karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hâl aldığı görülmektedir. Amaca ulaşmak için her şeyin mübah sayıldığı ve Makyavelist anlayışın bir yöntem olarak kullanıldığı bu yeni dünyada, doğru bilgi ile yanlış bilgilerin ayırımı ise ciddî bir sorun oluşturmaktadır. Bu nedenle insanlar, çoğu kere hangi bilgilerin doğru, hangi bilgilerin yanlış olduğunu anlayamamakta, ister istemez yanlış bilgileri doğru zannedebilmektedir. Zira doğru bilgi, bilimde ayrı, felsefede ayrı ve dinde ayrıdır ve farklı kriterlere sahiptir. Bir diğer ifade ile bilimdeki doğruluk kriteri ile dindeki doğruluk kriteri aynı değildir.
Mesela bilimde doğru bilgi, “Güvenilir ve geçerli araştırma yöntemleriyle elde edilen bilgidir, fakat bu bilgi mutlak doğru anlamına da gelmemektedir.” Felsefeye göre doğru bilginin kriterleri ise uygunluk, tutarlılık, tümel yaklaşım, apaçıklık ve yarardır.
Uygunluk, öne sürülen ifade, bildirdiği şeyin nesnesiyle örtüşüyorsa doğrudur. Söz ile gerçeklikte var olan durumun birbirine uyumlu olmasıdır.
Tutarlılık, öne sürülen ifade, doğru olarak kabul edilen başka bilgilerle çelişmiyorsa veya bir akıl yürütmeye dayanma sonucunda oluşmuş ve mantıksal açıdan geçerliyse doğrudur.
Tümel uzlaşım, öne sürülen ifade, çoğunluk tarafından doğru kabul ediliyorsa doğrudur.
Apaçıklık, öne sürülen ifade, açık ve seçik olması durumunda doğrudur.
Yarar, bu ölçüte göre bilgi, pratik hayatta fayda verme koşuluyla doğrudur.[1]
Dinde ise esas olan inançtır, dolayısıyla insan neye inanıyorsa onun için doğru olan bilgi odur. İslâm’da ise doğru bilgi, Allah’ın vahiy yolu ve peygamberleri aracılığı ile insanlara ulaştırdığı bilgilerdir ve bu bilgilerin insanlar tarafından tahrif edilmemiş olanıdır. Bu nedenle her Müslüman, bu şartlara uygun olan tek dinî kaynağın Kur’ân olduğuna inanır. Nitekim Kur’an’ın bir ismi de “Furkân”dır ve bu isimlendirme de “Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna Furkân’ı indiren Allah’ın şanı ne yücedir” [2] ayetinde yer almaktadır. Bu tanımlama, Kur’an’ın dinî konularda bir ölçüt olduğunu göstermektedir. Bilindiği gibi ölçüt, “Bir yargıya varabilmek ya da bir değer biçebilmek için başvurulan ilke, ölçü, bilgide doğruyu yanlıştan ayırt etme aracı” demektir
Furkân ise “iki şeyin arasını ayırmak” anlamına gelmekte ve “hakla bâtılı, imanla küfrü, helâl ile haramı… ayırıp belirlemeyi ve zıt değerlere sahip olan şeylerin birbirinden ayrılmasını sağlayan ölçüyü ifade etmektedir.[3] Bu misyonu gereği Kur’an, Tevrat, İncil ve Cahiliye inancaları ve yaşam tarzlarındaki doğruları tasdik; yanlışları ise ret veya tashih etmiştir. Diğer bir ifade ile onun temel misyonu, ipka, iptal ve ikmal olmuştur.
Mesela Yahudîlerin Kızıldeniz’i geçtikten kısa bir müddet sonra buzağıya taptıklarını gören Hz. Musâ’nın çok öfkelendiğini, elindeki levhaları yere atarak Hz. Harun’a kızdığını anlatan Tevrat’ta, “İsrailin Allah’ı Rab şöyle diyor: Herkes kılıcını beline kuşansın ve herkes kendi kardeşini ve herkes kendi komşusunu öldürsün. Levi oğulları Musanın söylediği gibi yaptılar ve o gün kavmdan üç bin kadar düştü”[4] bilgisi yer almaktadır.
Kur’an’da ise bu bilgi, doğrulanmamakta ve “Kendilerine o kadar mucize geldikten sonra bile tuttular buzağıya taptılar. Biz yine de onları affettik” [5] denilmekte, bir diğer ayette ise Hz. Musa’nın buzağıyı yapan Samirî’yi öldürmediği açıklanmaktadır. İlgili ayette şöyle denilmektedir:
“Musa “Def ol!” dedi. “Artık hayatın boyunca ‘Bana dokunmayın’ deyip duracaksın. Ayrıca sana vaad edilen bir azap var ki, ondan asla kurtulamayacaksın. Şimdi tapmakta olduğun tanrına bak: Onu yakacağız, sonra da ufalayıp denize savuracağız.”[6] Bu iki ayete rağmen bazı meallerde ve tefsirlerde, “Rabbinize tövbe edin ve nefislerinizi öldürün”[7] ayetinin, birbirinizi öldürün şeklinde tercüme ve tefsir edildiği, hata birbirinden farklı hayali rakamlar verildiği görülmektedir. Oysa Allah Teâlâ, bu ayetinde onlara tövbe edin ve iliklerinize kadar işlemiş olan buzağıya tapma duygunuzu ve sevginizi [8] yok edin, öldürün demektedir.
Tarihin belli bir döneminden itibaren Hristiyanların “teslis” inancını benimsedikleri ve Hz. İsa’yı da tanrılaştırdıkları biliniyor. Bugün de bu inancın devam ettiği görülüyor. Kur’an ise bu inancın, Hz. İsa tarafından konulmadığını, onun böyle inanca sahip olmadığını ve öldüğünü ifade etmektedir:
“Allah (peygamberleri Kendi huzurunda topladığı gün), “Ey Meryemoğlu İsa! İnsanlara, ‘Allah’ı bırakıp beni ve annemi ilâh edinin’ diye sen mi söyledin?” diye soracak, İsa da şu cevabı verecektir: “Rabbim! Hâşâ! Seni tenzih ederim, Sen yücelerden yücesin. Ben hakkım olmayan bir şeyi nasıl söyleyebilirim? Şâyet böyle bir şey söylemiş olsaydım Sen bilirdin. Sen benim içimi dışımı bilirsin. Fakat ben Senin ilmine tam olarak vakıf olamam. Gaybları; benim bilgim dışında kalan şeyleri muhakkak en iyi bilen Sensin.”
“Ben onlara, sadece Senin bana emrettiğin gibi, ‘benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’ı gerektiği gibi tanıyın ve yalnız Ona kulluk edin’ dedim. Ben aralarında olduğum sürece onların durumlarını görüyor ve biliyordum. Fakat ey Rabbim! Sen benim canımı aldıktan sonra artık onları gören, gözetleyen Sendin. Ve Sen olup biten her şeyi görür ve bilirsin.”[9]
Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber için “kâhin”, “mecnun”, “sihirbaz” ve “şâir” dediklerini anlatan Kur’an, onların bu iddialarını ret etmekte ve “Sen Rabbinin ihsanı sayesinde kâfirlerin iddia ettikleri gibi kâhin de değilsin, mecnun da değilsin.” [10]; “O şair sözü değildir, ne az inanıyorsunuz! Kâhin sözü de değildir, ne az düşünüyorsunuz!” [11] diyerek onların bu iddialarını yalanlamaktadır.
Bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere ölçüt bilinmeden ölçülen şeylerin bilinmesi veya doğru olan bilgi ile yanlış olan bilginin anlaşılması ve birbirinden ayrıştırılması da mümkün gözükmemektedir. Bu nedenle dinî konularda üretilen veya nakledilen her bilginin, Kur’an’a arz edilerek muhtevasına uygun olup olmadığına bakılması ve test edilmesi gerekmektedir. Mesela Hızır adı verilen şahıs ile Hz. İsa’nın ölmediğine ve yaşadığına dair ileri sürülen görüşler, Kur’an’a arz edildiğinde bu görüşlerin, Kur’an’da bir karşılığının bulunmadığı, aksine öldüklerine işaret eden ayetlerin mevcut olduğu görülmektedir.“(Ey Peygamber!) Biz senden önce hiçbir beşere ölümsüzlük [huld] vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar ebedi mi kalacaklar?”[12] ayeti, bunu ifade etmekte ve Hz. Peygamber’den önce hiçbir kimseye ölümsüzlük verilmediğini açıklamaktadır.
“Tasavvuf kaynaklarında Allah’ın velîleri arasında “ricâlullah, ricâlü’l-gayb” gibi kavramlarla ifade edilen, kendilerine Cebrâil, Mîkâil, İsrâfil ve müdebbirât gibi isimlerle anılan meleklerin görevlerine benzer görevler verildiği; âlemdeki mânevî ve ruhanî düzenin korunması, hayırların temini, kötülüklerin giderilmesi için çalışan kimselerin bulunduğu; unvanları, yetkileri, sayıları ilgili çeşitli bilgilerin yer aldığı ve bir hiyerarşiye göre de “kutub, kutbü’l-aktâb, gavs, gavs-ı a‘zam” gibi isimlerle anıldığı görülmektedir.”[13] Bu görüş ve düşünceler, her ne kadar tasavvuf kaynaklarında yer alsa da Kur’an’da bir karşılığının bulunmadığı görülmekte, dolayısıyla da dinî bir mahiyet arz etmemektedir.
“Kendisine kitap verilen kişiye resul, kitap verilen resulün şeriatını uygulayan kişiye de nebi denilir” tanımı da Kur’an’la örtüşmemektedir. Zira Hz. İsmail’e kitap verilmediği halde Kur’an’da ona hem resul, hem nebi;[14] Hz. Muhammed’e ise kitap verildiği halde hem nebi hem de resul denilmektedir.[15]
Dinî literatürümüzde yaygın biçimde aşk sözcüğü kullanıldığı, hâsseten “Allah aşkı”ndan söz edildiği halde, Kur’an’da aşk sözcüğü bulunmamakta, buna mukabil Allah sevgisini ifade eden sözcükler yer almaktadır. Bu nedenle Allah sevgisinin dinî bir ifade olduğu, ama Allah aşkı ifadesinin dinî olmadığı anlaşılmaktadır. Verilen bu örnekler, yaygın olarak bilinen ve kullanılan misallerden sadece bir kaçıdır ve Kur’an’ın ölçüt oluşunu göstermek amacına yöneliktir.
Şunu unutmamak gerekir: Bir Müslüman için Kur’an, mutlak doğruyu ifade eder. Zira o, bir iman objesidir ve aynı zamanda bir bilgi objesidir de. Bu da onun anlaşılmasını ve yorumunu gerektirmektedir. İslâm’da dinî bilgilerin ve yorumların doğruluk ölçütü/kriteri ise Kur’an’dır ve onun genel muhtevasıdır. Bu nedenle Kur’an’ın muhtevasına uygun olmayan her yorum ve her düşünce dinî açıdan doğru bilgiyi ifade etmemektedir. Zira dinî konularda Kur’an’la çatışmayan her bilgi, doğru bilgiyi; Kur’an’la çatışan veya onun muhtevasına uygun olmayan her bilgi ise yanlış bilgiyi ifade eder. Bu nedenle her Müslümanın, işiterek veya okuyarak elde ettiği bilgilerin, Kur’an’la çatışıp çatışmadığına bakması, çatışan bilgileri terk edip çatışmayan bilgileri tercih etmesi icap etmektedir. Bunun için de Müslümanın sahabîlerin yaptığı gibi Kur’an’ı ve onun tebyini mahiyetinde olan sünneti ölçüt alması; Kur’anî muhtevayı öğrenmesi, dolayısıyla bir Kur’an kültürüne sahip olması ve onun getirdiği ilke ve kuralları hayatına yansıtması gerekmektedir.
[1] https://www.felsefe.gen.tr › bilginin-dogruluk-olcutleri.
[2] Furkan,25/1; Bakara 2/185.
[3] Râgıb İsfahânî, el-Müfredât, Dımaşk 1992, s.633; Seyyid Şerîf el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, furkân maddesi.
[4] Tevrat, Çıkış 32 /28-29.
[5] Nisâ,4/153.
[6] Tâhâ,20/97.
[7] Bakara,2/65.
[8] Bakara,2/
[9] Maide,5/116-117.
[10] Tur, 52/29.
[11] Hakka, 69/41-42.
[12] Enbiyâ,21/ 34.
[13] Reşat Öngören, Tasavvuf, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2011, 40/ 122.
[14] Meryem, 19/54.
[15] A’raf, 7/107.
Prof. Dr. Celal Kırca
İSLAMİ HABER “MİRAT” -YOUTUBE-
YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAAYINIZ
[1] https://www.felsefe.gen.tr › bilginin-dogruluk-olc
[2] Furkan,25/1; Bakara 2/185.
[3] Râgıb İsfahânî, el-Müfredât, Dımaşk 1992, s.633; Seyyid Şerîf el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, furkân maddesi.
[4] Tevrat, Çıkış 32 /28-29.
[5] Nisâ,4/153.
[6] Tâhâ,20/97.
[7] Bakara,2/65.
[8] Bakara,2/
[9] Maide,5/116-117.
[10] Tur, 52/29.
[11] Hakka, 69/41-42.
[12] Enbiyâ,21/ 34.
[13] Reşat Öngören, Tasavvuf, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2011, 40/ 122.
[14] Meryem, 19/54.
[15] A’raf, 7/107.
Ne güzel demiş şair…
Müjdecim kurtarıcım efendim Peygamberim
Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim!NFK
Allah razı olsun, hocam.
İlk olarak, makale doğruyu hangi ölçütlere göre tanımladığına dair kapsamlı bir analiz sunuyor; vahiy, nübüvvet ve tefekkür gibi özgün İslâmî kategorileri detaylandırıyor. Ancak bu tanımların bilimsel epistemolojiyle uyumu netleştirilmemiş. Yani, makale bilgi ölçütleri söz konusu olduğunda hangi epistemik rejime dayanıyor—korespondans mı, tutarlılık mı, pragmatizm mi, yoksa otorite temelinde epistemik bir anlayış mı—sorusuna net yanıt vermiyor.
İkinci olarak, metinde “din kendisini kendi bağlamında tarif eder” gibi güçlü bir içsel hermeneutik yaklaşım sunuluyor. Bu önemli bir tespit; ancak içeride olandan çoğu kişi yararlanabiliyor mu sorusu da kritik. Yani metin içinde açıklanan tanımlar, çoğunlukla “inanan” zümreyle sınırlı kalıyor. Dolayısıyla nihai hakikat tartışmalarında epistemolojik çoğulculuk (Platon’dan Wittgenstein’a kadar) göz önünde bulundurulmuyor; makale, içsel tutarlılık ilkesini vurgularken normatif baskı hissini güçlendiriyor izlenimi veriyor.
Üçüncü olarak, makale postmodern/mutlakiyetsiz yönelimlere karşı net bir uyarı yapıyor. Modern epistemolojilerdeki görelilik eleştirisini makul buluyor; fakat eleştirel akli normları (örneğin mantık, deney, tutarlılık, karşılaştırmalı fikirler gibi bilimsel argüman metodlarını) metinde yeterince tartışmıyor. Bu durum, tanımı yapılan “doğru”nun hangi sınırlar içine hapsolduğu sorusunu gündeme getiriyor.
Dördüncü olarak, metinde sosyolojik analiz ile ilahî otorite arasında iki kutuplu bir bakış açısı kurgulanıyor: “Din sosyolojik nesne değildir, ötesini bilmek gerekir.” Bu açıklık, denetlenebilirlik açısından güçlü. Fakat aynı zamanda, tekil yorumların eleştirilmesini zorlaştırabilir. “İslam düşüncesi İslam’ın ikincil kaynaklarıdır” deniliyor; ancak bu karşıtlık da yapılmıyor: “İslam bilgisi neden saçılabilir?” sorusu tartışılabilir. Böylece monolitik bir “hakikât rejimi” önerisi hissediliyor.
Son olarak, metin sahih bir dini bilgi kuramını savunuyor ama bilimsel epistemolojiye karşı tamamen pozitifist (ya da pozitivist olmayan) bir tutum içinde. Halbuki çağdaş bilim-felsefe kaynakları (Kuhn, Popper, Quine vb.) içsel tutarlılık dışındaki boyutlarda – paradigma değişimi, sosyal bilimlerin yeniden tasdiki, postseküler epistemik alanlar – önemli tartışmalar getiriyor. Metin bu çizgiyi daha güçlü kurabilirdi.
Özetle, ele alınan yazı, teolojik eksende oldukça güçlü bir içsel tutarlılık kuruyor; dinin kendi kategorileri içinde doğruluk tartışmasına kapsamlı yaklaşırken, bu tanımın bilimsel epistemoloji çizgisiyle kesiştiği ya da ayrıştığı noktaları yeterince açmıyor. Bir sonraki adım olarak önerim şudur: Bilimle–din anlayışları arasında epistemik esneklik içeren bir diyalog hattı kurularak “hakikat” kavramının hem içsel hem de dışsal sınırları dengelenebilir.
Metinde geçen “Yarar, bu ölçüte göre bilgi, pratik hayatta fayda verme koşuluyla doğrudur.” cümlesine takıldım ve “yararlılık” doğruluğun bir cüz’ü müdür konusunu sorgulama gereği hissettim.
Doğruluk kavramının bilim ve bilgi felsefesinde aldığı anlam, çoğu zaman gerçeklikle kurduğu bağın niteliğine göre tayin edilir. Korespondans yaklaşımında bir önerme, betimlediği olgusal durumla örtüştüğü ölçüde doğrudur; dolayısıyla doğruluğun asli ölçütü, dış dünyaya uygunluktur. Yararlılık ise bu çerçevede, doğru bilginin zorunlu sonucu değil, bağlamsal ve pratik bir niteliği olarak ortaya çıkar. Bir fizik ilkesinin, örneğin kütleçekim yasasının mühendislikte doğrudan kullanılabilir oluşu, onun doğruluğunu kanıtlayan gerekçe değil, doğruluğunun hayata yansıyan semeresidir. Aynı ilke, gündelik yaşamda hiçbir teknik değeri olmayan bir kişi için “yararsız” görünse de olgusal gerçeklikle uyumu devam ettiği sürece doğruluk vasfını yitirmez. Bu nedenle “yararlı olmayan bilgi gerçeklikten çıkmış olur mu” sorusu, doğruluğu pragmatik faydayla özdeşleştiren bir önvarsayım içerir; oysa korespondans anlayışında yararlılık bir bilgi nesnesinin epistemik statüsünü değiştirmez, yalnızca toplumsal veya bireysel düzeyde ona atfedilen pratik değeri belirler.
Pragmatist epistemoloji bu tabloya farklı bir bakış getirir ve doğruluğu sonuç üretme kapasitesiyle tanımlar. William James’in “doğru olan, işe yarayandır” formülü, bilginin değerini eylem içindeki etkinliğine bağlar. Ne var ki pragmatizmin bu vurgusu, yararsız kalan doğruları iptal etmez; yalnızca onların “şimdilik doğrulanmamış” ya da işlevsel değerden yoksun kabul edilmesine yol açar. Gerçekliğe uygunlukla yarar arasındaki ilişki, böylece tek taraflı hâle gelir: Doğru bilgi, çoğu durumda yararlı olma potansiyeli taşır; fakat her yararlı görünen inanç, zorunlu olarak olgusal gerçekle çakışmaz.
Mesele dinsel doğrulara geldiğinde, fenomenolojik gözlem ya da deneysel kanıt büyük ölçüde devreden çıkar. “Tanrı’nın varlığı” ya da “ahiret hayatı” gibi önermelerin doğru olup olmadığı, laboratuvar verisiyle test edilemez. Bu tür doğruların meşruiyeti, vahiy otoritesine, inanan öznenin iman tavrına ve tarih boyunca inşa edilmiş kolektif geleneğe dayanır. Epistemik düzeyde bu, klasik anlamda kanıtlanabilir bilgi değil, otoriteye dayalı tasdik formu olarak görünür; fakat varoluşsal düzeyde sunduğu anlam, onu inanan için mutlak hakikat konumuna yerleştirir. Dinsel doğrular, dış dünya ile bir “gösteren–gösterilen” eşleştirmesi üretmekten ziyade kişinin evren tasavvurunu, etik yönelimini ve nihai amaç duygusunu şekillendirir. Bu yüzden onların doğruluğu, korespondans modeliyle değil, “teolojik tutarlılık” ve “imanî tasdik” ilkeleriyle temellendirilir.
Bilimsel doğrular ile dinsel doğrular arasındaki fark yer yer kategorik görünse de, ikisinin de kendi bağlamlarında yararlılık ilişkisi kurabileceği unutulmamalıdır. Fizik yasaları mühendisliğe, biyolojik teoriler tıbba yön verirken; dinsel doğrular da inanan toplulukta kimlik kurucu, toplumsal dayanışmayı teşvik edici ve birey için varoluşsal güven sağlayıcı bir işlev görür. Yine de bu yarar, doğruluk için zorunlu koşul değildir. Bir inanan açısından imanî hakikat, pratik fayda sağlamasa dahi, Tanrı’nın kelamı olduğuna dair kanaati nedeniyle doğru kabul edilir; tıpkı bir bilim insanının evrenin uzak bölgelerine dair gözlemlerin henüz teknolojik fayda doğurmaması yüzünden onların yanlış olduğuna hükmetmemesi gibi.
Sonuçta “doğru” kavramı, tekil bir tanımdan ziyade, çoğul epistemik düzenekler içinde anlam kazanır. Bilimde doğruluğun asli ölçütü olgusal uyum, dinde ise vahiy ve iman kaynaklı tasdiktir; yararlılık her iki alanda da ortaya çıkabilen, fakat doğruluğu kuran değil, doğruluğa eşlik eden bir fenomendir. Böylelikle yararsız kalan ama gerçeklikle uyumlu bilimsel önermeler de, pratik faydası hemen görünmeyen fakat inanan için hakikat değeri taşıyan dinsel kabuller de, ait oldukları epistemik bağlamda doğruluk statüsünü korur.
İyi ki kuranimiz var.yoksa bir yığın saçma hurafelere inanip sapitacaktik. Kıymetli hocam kuran da nuzuli isa yok ama hadislerde bunun varlığı anlatılıyor isa nin geleceği hz peygamberin ahkâmini uygulayacağı anlatılıyor. Bir çok alim de bu konuda yazılar yazıyor. Hatta bazıları buna inanmak imani meseledir inanmayan kâfir olur diyor. Cübbeli Ahmet diyor.bu ve benzeri hadisleri nasıl değerlendiriyorsunuz.
selamlar saygılar, Doğru bilgiye ulaşmak hem kolay hem zor mu desem, İnsanlar doğruyu aramak için gayret ederse ona göre doğruya yaklaşır bazıları da tam tersi bilgi elde olsun da doğru mu yanlış mı kısmına hiç odaklanmaz ezbercilik düşünmemek kolayına gelir, Firavunun sihirbazları ve onların etkilediği halk Musa peygamberin gerçeği ve gerçek olmayanı ayırt edecek asa mucizesi de bu işin bir ispat şekli, Fakat İnsanların en garip hali de doğruyu (hak olanı) görmeme anlamama çabası da bazen tarifi yok gibi, Acaba insan hakka gerçeğe bile bile niçin karşı çıkar düşman olur, Hangi gereksiz saçma bahanelerle doğruya cephe alır? diye düşününce Allah ahiret inancı mı sakat ya da, Yahudilerin bile bile gurur kibir ve geçici olarak insanlara kurdukları hakimiyeti kaybetmeme güdüsü örneği gibi insanları doğruluktan alıkoyuyor,Kuran’ın anlattığı doğruyu bile anlarken eski rivayetlerin etkisinden çıkamamak gibi bir debelenme mi yaşıyoruz?
Kaleminize elinize sağlık Allah cehdinizi arttırsın muhabbetle hürmetlerimi sunuyorum.
Sayın hocam, Bu makaleniz de her zaman ki gibi uyarıcı ve aydınlatıcı… Kaleminize sağlık.Halkımız arasında yaygın olan Hızır’ın yaşadığı inancı ile akaid kitaplarımıza kadar girmiş Hz. İsa’nın ölmediği bilgisini Kur’an’la açıklamanız ve bize gelen bilgilerin doğruluğunu Kur’an’ın genel muhteviyatı içerisinde değerlendirmemiz gerektiği hususlarındaki uyarılarınız, İslam kültür dünyamıza damgasını vuran çarpıcı tesbit leriniz… Hz. Peygamberi özellikle Kur’an- ı tebyin eden vasfını vurgulamanız Peygamberimize hangi yönden inanmamız gerektiğini sunan takdire şayan tesbitiniz… Doğru bilgi, yanlış bilgi bunlar arasındaki ölçüyü tayin açıklamanız çağımıza ışık tutan önemli bir çalışma… İnternet aracılığıyla bilgiye ulaşmanın kolay olduğu çağımızda doğru bilgi hangisi:Kur’an’ın genel muhtevası içerisinde tasvip ettiği görüşün doğru olduğunu vurgulamanız gayet güzel olmuş. Özellikle geçmiş dinlere karşı Kur’anı bakışı vurguladığınız;ipka, iptal ve ikmal formülünüz zihinlerde kalıcı bir yer bırakır. Daha önceki makalelerinizde de vurguladığınız beş s formülü zihnimizde yer etti. Çok teşekkür ederiz. Beş s: sevgi, saygı, sadakat, samimiyet ve sabır çok güzeldi. Tevrat’ta geçen, Kur’anın doğrulamadığı yazınızda anlattığınız olay da bu formüle vurduğumuz da; ipka(aynen devam yok), iptal( mevcut), ikmal( tamamlama) söz konusu olmamış. Gerçeği ifade etmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Selam ve saygılarımla…
Teşekkürler muhterem hocam.
Geniş kapsamlı,zengin içerikli bir sofranıza oturmak,tatmak nasip oldu.Allah razı olsun.Gönlünüze,kaleminize,emeğinize,dilinize sağlık,ömrünüze bereket olsun inşallah.
Arkadaşlarla otururken birisi İslam’da cariye edinmenin hükmünü sormuştu. Orada bulunan bir arkadaş cariyenin meşruiyetini Emevi ve Abbasi halifelerinin cariye sayısı üzerinden temellendirerek “Meşrudur.” demişti. İşin tuhaf yanı, bu arkadaş bir ilahiyat fakültesinde doçent ünvanına sahip öğretim üyesidir. Aman Allah’ım! İslam Dini’nde bir şeyin hükmü, falan halife, falan şeyh, kutup, aktap veya falanca hazretlerin yapıp ettiklerinden temellendirileceğine inanıyıorsa, bu hocadan ders dinleyen öğrencilerin vay haline! Evet, vah halimize! Allah hidayet nasip eyleye. Bu millete şu yukarıdaki yalın gerçeği bir türlü anlatamadık! Gelin şu yalın gerçeğe bir daha kulak verelim:
“İslâm’da ise doğru bilgi, Allah’ın vahiy yolu ve peygamberleri aracılığı ile insanlara ulaştırdığı bilgilerdir ve bu bilgilerin insanlar tarafından tahrif edilmemiş olanıdır. Bu nedenle her Müslüman, bu şartlara uygun olan tek dinî kaynağın Kur’ân olduğuna inanır.”
Yüreğinize sağlık kıymetli hocam. Umuyorum ki burada yazılanlar konuya dair gaflet içinde olanların dimağlarına da ulaşır.