
İslâm İlim Geleneğinde Usulün Kurucu Rolü ve Günümüz İhtilaflarına Tesiri
Özet
İslâm ilim geleneği hakikate ulaşmayı zâtî kanaatlere değil, belirlenmiş kaidelere bağlamıştır. Bu kaideler bütünü “usûl” kavramıyla ifade edilir. Usul yalnız teknik bir yöntem değil; ilmin istikametini tayin eden kurucu çerçevedir. Tefsirden hadise, fıkıhtan kelâma kadar her ilim dalı kendi usulü üzerine bina edilmiştir.
Fıkıh usulünde şekillenen Fukahâ (Hanefî) ve Mütekellimîn (Şâfiî) yolları, aynı naslara bağlı kalarak farklı yöntemlerle hüküm istinbatının mümkün olduğunu göstermiştir. Bu çalışma, usul kavramının mahiyetini ve İslâm ilimlerindeki yerini ele almakta; günümüzde ilim müzakerelerinde yaşanan gerilimlerin önemli bir kısmının görüş ayrılığından değil, usulsüzlükten kaynaklandığını ortaya koymaktadır.
Anahtar Kelimeler: Usûl, Fıkıh Usulü, Hanefî Yolu, Şâfiî Yolu, İhtilaf, Mezhep, İstidlâl
Giriş
İlim bir yolculuktur; usul ise o yolculuğun istikametidir. Maksat ne kadar yüce olursa olsun, usul doğru değilse varılan yer hakikat değil zandır. Bu sebeple İslâm ilim geleneği, hüküm vermeyi ve metni anlamayı keyfî yoruma bırakmamış; belli kaidelere bağlamıştır.
Usul yalnız doğru sonuca ulaşmanın değil; yanlışın yayılmasını önlemenin de teminatıdır. Zira ölçüsüzlük sadece hataya değil, hatanın çoğalmasına da yol açar. Ortak ölçü kaybolduğunda ihtilaf fıtrî sınırlarını aşar ve gerilime dönüşür.
Bugün ilim müzakerelerinde, dinî meselelerde ve fikrî tartışmalarda yaşanan kırılmaların önemli bir kısmı görüş ayrılığından değil, usulsüzlükten kaynaklanmaktadır. Herkesin kendi aklını, birikimini ve yorum tarzını merkez kabul etmesi; geleneğin inşa ettiği kaideleri bağlayıcı görmemesi; ortak ölçüyü terk etmesi ihtilafı derinleştirmektedir.
Oysa İslâm ilimleri zâtî kanaatlerin değil, müşterek kaidelerin üzerinde yükselir. Usule bağlı kalmadan konuşmak, ilmi zeminden uzaklaşmak demektir. Bu sebeple denilmiştir ki:
“Usul bilmeyen, vusule eremez.”
Çünkü usul, ilmin emniyet kuşağıdır.
I. Usul Kavramı ve Mahiyeti
“Usûl”, kelime olarak temeller ve dayanaklar anlamına gelir. Terim olarak ise bir ilmin delil elde etme yollarını ve hükme ulaşma yöntemini ifade eder. Usul yalnız “ne”yi değil, “nasıl”ı belirler.
İmam Şâfiî (ö. 204/820), er-Risâle adlı eseriyle Kur’ân, sünnet, icmâ ve kıyasın kullanım esaslarını sistemli biçimde ele almış; böylece fıkıh usulünü müstakil bir ilim haline getirmiştir.[1] Onun yaptığı iş yalnız hüküm vermek değil, hükme nasıl varılacağını ortaya koymaktır.
İmam Gazâlî (ö. 505/1111), usul ilmini “şer‘î delillerden hüküm çıkarma yollarını öğreten ilim” şeklinde tarif eder.[2] Bu tarif, usulün ilim içindeki mevkiini açık biçimde göstermektedir.
II. Her İlmin Bir Usulü Vardır
İslâm geleneğinde hiçbir ilim başıboş bırakılmamıştır.
• Tefsirin usulü vardır.[3]
• Hadisin usulü vardır.[4]
• Fıkhın usulü vardır.[5]
Kur’ân ayetlerinin iniş bağlamı, lafızların umum ve husus ifade edip etmediği, mutlak ile mukayyedin nasıl anlaşılacağı belli kaidelere bağlıdır. Hadis ilminde ravilerin güvenilirliği, senedin ittisali ve metnin tutarlılığı belirli ölçülerle değerlendirilir. Fıkıhta ise delillerin tertibi ve hüküm çıkarma yolları kaideye bağlanmıştır.
Usul, ilmin omurgasıdır. Omurgası kırılan beden ayakta duramaz.
III. Fıkıhta İki Ana Usul Yolu
Fıkıh usulü tarihinde iki ana usul öne çıkmıştır:
Bu yol, amelî meselelerden hareketle kaideleri tespit etmiştir. İmam Ebû Hanîfe (ö. 150/767) ve talebeleri karşılaştıkları meseleleri çözmüş; ardından bu çözümlerin dayandığı ilkeler tedvin edilmiştir.[6] Kıyas, istihsan ve örf gibi unsurlar bu yöntemde belirgin yer tutar.
Bu yol ise kaideleri teorik bir tertip içinde ele almış; delilleri ve lafızları ayrıntılı biçimde incelemiştir. Delilin kuvveti, lafzın delâleti ve hükmün dayanağı sistemli şekilde tahlil edilmiştir.[7]
Her iki yaklaşım da aynı vahye bağlıdır. Fark maksatta değil, yöntemdedir. Bu durum, ihtilafın her zaman savrulma anlamına gelmediğini; bazen usule bağlı farklı yürüyüşlerin fıtrî sonucu olduğunu göstermektedir.
IV. İhtilafın Derinleşmesi ve Usulsüzlük Sorunu
Bugün karşı karşıya kaldığımız birçok gerilim, mezheplerin varlığından değil; mezhepsiz ve ölçüsüz okumalardan kaynaklanmaktadır. Geleneğin asırlık birikimini dışlayarak metni doğrudan kendi anlayışıyla yorumlama girişimi, çoğu zaman metni değil, yorumcunun zihnini konuşturur.
Herkes kendi usulünü üretirse ortada usul kalmaz.
Herkes kendi ölçüsünü getirirse hakikat ortak zeminde tartışılamaz.
Metreyi ölçü birimi kabul etmeyen, her şeyi kendi karışıyla ölçen biriyle sahih ve verimli bir müzakere yapılabilir mi? Ölçü birliği olmadan hüküm birliği de mümkün değildir.
İlim müzakerelerinde ihtilafın büyümesinin temel sebeplerinden biri, ortak kaidelere bağlı kalmadan konuşma ısrarıdır. Bu durum farklı düşünmeyi değil, dağınıklığı besler. Çünkü hakemlik yapacak bir ilke kalmamıştır.
Serahsî (ö. 483/1090), usulün hüküm çıkarma işini sağlam bir zemine oturttuğunu ifade eder.[8] Delil ile zanı, kuvvetli ile zayıfı ayırt etmek ancak usule bağlılıkla mümkündür.
Sonuç
Usul, tali bir mesele değil; esasa götüren yoldur. Kapıyı inkâr eden eve giremez.
İlimde izzet zâtî zekâ ile değil, müşterek kaidelere sadakatle korunur. Bugün ihtilaflarımızı büyüten en önemli faktör farklı düşünmemiz değil; usulsüz biçimde konuşmamızdır. Kendi aklımızın sınırlarını görmeden, kendi yorum tarzımızı ölçü kabul ederek yazmak ve konuşmak; ilmi müzakereyi kanaat yarışına dönüştürmektedir.
İlimde vakar usule bağlılıkla muhafaza edilir.
İlimde bereket silsileye sadakatle artar.
İlimde isabet keyfîlikten uzak durmakla mümkün olur.
Bu sebeple hüküm vermeden önce yöntemi; eleştirmeden önce dayanağı; konuşmadan önce ölçüyü hatırlamak gerekir.
Son söz olarak:
Doğru usul, maksûda vusûlü kolaylaştırır.
Yanlış usul ise yalnız hedefi geciktirmez; bazen insanı hedefin zıddına götürür.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
İSLAMİ HABER “MİRAT” YOUTUBE
Dipnotlar:
[1] eş-Şâfiî, er-Risâle, thk. Ahmed Muhammed Şâkir, Kahire: Mektebetü’l-Halebî, 1940.
[2] Gazâlî, el-Mustasfâ min ʿIlmi’l-Usûl, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye.
[3] Zerkeşî, el-Burhân fî ʿUlûmi’l-Kur’ân, Kahire: Dâru’l-Maʿrife.
[4] İbnü’s-Salâh, ʿUlûmu’l-Hadîs, Beyrut: Dâru’l-Fikr.
[5] Ebû’l-Hüseyn el-Basrî, el-Muʿtemed fî Usûli’l-Fıkh, Beyrut.
[6] Debûsî, Takvîmü’l-Edille; Pezdevî, Usûl, İstanbul.
[7] Âmidî, el-İhkâm fî Usûli’l-Ahkâm; Fahreddin er-Râzî, el-Mahsûl.
[8] Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, Beyrut: Dâru’l-Maʿrife.