
Konuya girmeden önce yüce kitabımız Kuran’ı Kerim’de; din uyduran, icad eden ve üretenlerin ayeti kerimelerde nasıl konu edildiğini hatırlayalım:
“Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken “Bana da vahiy geldi” diyenden ve “Ben de Allah’ın indirdiği âyetlerin benzerini indireceğim” diyenlerden daha zalim kim vardır? O zalimler, ölümün boğucu dalgaları içinde, melekler de ellerini uzatmış, onlara “Haydi, canlarınızı kurtarın! Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O’nun âyetlerine karşı kibirlilik taslamanızdan ötürü bugün zillet azabıyla cezalandırılacaksınız!” derken onların halini bir görsen!” (En’am Suresi: 93. Ayet)
Yazımıza konu edilenler; Allah’a şirk koşan, insanları saptırmak için asılsız dinler üreten ve kendilerine sadık kitleler oluşturup, bu kalabalıkları diledikleri gibi yönlendirenlerdir.
Yazımıza konu edilenler, hegemonlardır…
Dünya Hegemonyası’nın başka bir coğrafyaya geçişi esnasında dinlerin ve toplumların bu süreçte muhalif tutum sergileyememeleri için önce Protestanlık, Evanjelizm ve şimdi de Siyonizm’in nasıl üretildiği kurgusuna şahit oluyoruz.
Tarih, dinin yalnızca manevi bir kılavuz olmadığını, aynı zamanda siyasi ve kültürel egemenliğin de temel anahtarı olduğunu ortaya koymaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş dönemi, Avrupa için kendi dinlerini yeniden sorgulama fırsatı sunmuştu. Batılılar, Osmanlı’nın kültürel etkisi altındayken, kendi topraklarında da Katolik Hristiyanlığı gözden geçiriyorlardı. Keşifler çağıyla zenginleşen kıta, ilk önce sanatta ilerlemeler kaydetti; ardından dinlerinde reformlar gerçekleştirdiler. Rönesans ve Reform hareketleri, Osmanlı’nın Avrupa üzerindeki hakimiyetinin sonunu getiren dönüm noktaları olarak tarihe geçmiştir.
Avrupa, zenginleşmeyle beraber yeni bir atmosfer soluyordu. Geçmişteki tüm başarısızlıklar Katolik misyonuna yükleniyordu. Böylece Katolik öğreti aşağılanırken, Protestanlık yükselişe geçti. Avrupa, böylece dünyaya hakim olmuş ve bu üstünlüğünü yeni bir dini tasarımla pekiştirmişti. Bundan sonraki adım, bu yeni dini yaymak ve farklı coğrafyalara taşımaktı. Sömürgecilik ve Emperyalizm, bu süreçte sistem haline gelmiş ve hızla yayılmıştır.
Detaylara çok girmeden ifade edelim: Avrupa’nın hegemonyası Amerika’ya devredilirken de benzer bir strateji izlendi. Amerika Birleşik Devletleri, Evanjelizm ile kendi dini kimliğini oluşturarak Avrupa’dan ayrıştı. Bu sayede, ABD hegemonyası altında Evanjelizm yükselişe geçti. Bu tür ikincil dinler, özellikle üretilmiş ve toplumları farklılaştırma amacıyla birer araç olarak kullanılmıştı, tıpkı Protestanlık gibi.
Bunlar, dinlerin toplumsal ve politik yapıları nasıl şekillendirdiğinin somut örnekleri olmuştur.
Hegemon güçler, dinleri dönüştürerek kendi dönemlerinde ve coğrafyalarında toplumların kimliklerini ve güç yapılarını belirledi, devletler kurdular ve bu sayede başka bölgelere geçişlerini başarıyla tamamladılar.
Dinler, hegemonyanın ihtiyaçlarına göre yeniden tasarlandı ya da değişime zorlandı. Bu süreç, bazen yeni dini hareketlerin doğmasına, bazen de mevcut dinlerin yeni yorumlarla dönüşmesine neden oluyordu. Bu dönüşüm, üretilen dini hareketin, kendi zamanında ve mekanında güç kazanmasını ve bu gücü kullanarak hegemonya kurmasını sağlıyordu.
Semavi dinlerin kutsal metinlerinin tahrif edilmesinde de bu hegemonik etkinin izlerini görebiliriz.
Bu nedenle, hegemonya dendiğinde, sadece askeri güç, ekonomik üstünlük ya da diplomatik avantajlar değil, kültürel ve dini kimlikler de akla gelmelidir. Bir toplumun belirli bir din etrafında şekillenmesi, kendini bu kimlikle tanımlaması ve özdeşleştirmesi, o toplumun gücünü ve etkisini artırır. Din, bu bağlamda yalnızca bir inanç sistemi değil, toplumsal ve politik egemenliğin sürdürülmesinde vazgeçilmez bir araçtır.
Günümüzde de din, küresel politika sahnesinde önemli bir rol oynuyor. Modern çağda dinlerin doğrudan hegemonya kurmasından ziyade, hegemonyanın din üzerinden etkisini sürdürdüğünü görüyoruz.
Küreselleşme, medya ve dijital iletişim, dinin yayılma ve algılanış biçimini de kökten değiştiriyor. Bu durum, yeni dini hareketlerin doğmasına veya eski dinlerin yeni yüzlerle karşımıza çıkmasına zemin hazırlıyor. Örneğin, Çin’in “teknolojik teklik”, belki “transhumanizm” gibi kavramlarla yeni bir inanç sistemi oluşturması çokta uzak bir ihtimal olarak görülmemeli. Zira; bu yeni “din” üretimi, Çin’in küresel etkisini güçlendirme stratejisinin de bir parçası olabilir.
Son dönemde Trump’ın tüm dünyaya meydan okuyarak “Gazze’yi biz devralacağız” söylemi de ayrıca yeni bir hegemon planını akla getiriyor. Bu senaryoda, üreti bir din olan Siyonizm üzerinden Filistin coğrafyasında “Büyük Ortadoğu Projesi”, BOP’u uygulama girişimlerine şahit oluyoruz. Bu girişim, ABD’nin İsrail üzerinden bölgesel gücünü pekiştirmek için Siyonizmi bir siyasi araç olarak kullanmasının çağdaş bir örneğidir.
Donald Trump’ın Gazze planı, derinlemesine incelenmesi gereken bir konudur. Trump, Gazze’nin kontrolünü ele geçirip Filistinlileri yerinden etme planlarıyla, BOP’nin İsrail lehine hızlandırılmasını amaçlıyor. Bu plan, Gazze’yi “temizleme” ve bölgeyi ABD veya İsrail’in idaresine bırakmayı amaçlıyor. Trump’ın bu hamlesi, yalnızca Siyonist ideolojik hedefleri değil, aynı zamanda ABD’nin Ortadoğu’daki stratejik çıkarlarını da yansıtıyor. Plan, uluslararası hukuku ve insan haklarını hiçe sayarak Filistinlilerin zorla göç ettirilmesini öngörüyor ki bu, açıkça etnik katliam/sürgün olarak tanımlanabilir.
Zira; benzer metodları Afrika ve Amerika kıtalarında da gerçekleştirmekten geri kalmamışlardı. Çağın ruhuna göre vahşileşebiliyorlar, gerektiğinde terörist unsurları kullanmaktan çekinmiyorlar.
Trump’ın Gazze planı, bölgedeki dini ve etnik gerilimleri daha da kızıştırarak, İsrail merkezli Siyonist bir hegemoni kurmayı ve pekiştirmeyi hedefliyor. Bu plan, uluslararası arenada büyük tepki görmüş olsa da, üretilmiş bir dinin siyasi amaçlar için nasıl kullanıldığının ve hegemonya kurma çabalarının günümüzdeki bir yansıması olarak da dikkat çekiyor.
Sadık USLU
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-
YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ