
Bir devlet adamını düşünün…
Bir zamanlar ülkesinin başbakanı…
Milyonların oyuyla iktidara gelmiş…
Dünyanın en önemli nükleer güçlerinden birinin yönetimini üstlenmiş…
Sonra görevden alınmış.
Ardından hakkında davalar açılmış.
Tutuklanmış.
Hapse atılmış.
Ve bugün, aradan geçen yıllara rağmen hâlâ cezaevinde…
Üstelik sosyal medyaya yansıyan görüntülerde, kendisine destek verenlere yönelik sert polis müdahaleleri konuşuluyor.
İşte karşımızda İmran Han gerçeği…
Peki mesele gerçekten sadece İmran Han mı?
Yoksa mesele, İslâm dünyasının çok daha büyük bir problemi mi?

Önce meseleyi doğru koyalım.
İmran Han, Nisan 2022’de bir askerî darbeyle değil, parlamentodaki güvensizlik oylaması sonucunda başbakanlığı kaybetti. Muhalefet partileri, Han‘ın ekonomik yönetimini ve hükümet politikalarını eleştirerek güvensizlik önergesi verdi. Koalisyon ortaklarından bazılarının desteğini çekmesiyle Han parlamentoda çoğunluğu kaybetti.
Fakat hikâye burada bitmiyor.
Çünkü İmran Han, görevden alınmasının arkasında yalnızca iç siyasi hesapların bulunmadığını savundu.
Han’ın iddiasına göre Washington yönetiminden gelen diplomatik baskı, Pakistan’ın dış politika tercihlerinden ve özellikle Rusya ziyaretinden rahatsızlık duyulması, hükümetinin değiştirilmesi sürecinde etkili olmuştu.
Pakistan’ın Ulusal Güvenlik Komitesi ise o dönemde bu iddiayı reddetti. ABD de herhangi bir rejim değişikliği operasyonu yürüttüğü suçlamasını kabul etmedi.
Dolayısıyla burada gazetecilik açısından yapılması gereken, iddiayı kesinleşmiş gerçek gibi sunmak değil; iddianın dayandığı olayları ve uluslararası güç dengelerini sorgulamaktır.
Çünkü bazen asıl soru,
“Darbe oldu mu?”
değil;
“Bir ülkenin siyasi iradesi üzerinde kimlerin ne kadar etkisi var?”
sorusudur.
Pakistan‘ı anlamadan İmran Han meselesini anlamak mümkün değil.
Bu ülkede ordu, kuruluşundan bu yana siyasetin üzerinde olağanüstü bir ağırlığa sahip oldu.
Askerî darbeler yaşandı.
Generaller yönetime geldi.
Sivil hükümetler dönem dönem ordunun gölgesinde kaldı.
Dolayısıyla İmran Han‘ın başına gelenleri yalnızca “bir siyasetçinin seçim kaybetmesi” olarak okumak, Pakistan‘ın yakın tarihini görmezden gelmek olur.
İşin daha dikkat çekici tarafı ise şudur:
İmran Han‘ın iktidar döneminin ilk yıllarında orduyla ilişkileri bugünkü kadar çatışmalı değildi.
Sonrasında ilişkiler bozuldu.
Ve Han iktidardan düştükten sonra, kendisi ile askerî “Pakistan ordusunun siyasetteki yerleşik gücü” arasındaki mücadele çok daha sert bir hâl aldı.
2023’te tutuklanması ve ardından gelen çok sayıdaki dava, Pakistan siyasetini adeta bir hesaplaşma alanına çevirdi. Han ise hakkındaki suçlamaları reddetti ve davaların siyasi amaçlarla kullanıldığını savundu.
İşte tam burada insanın aklına şu soru geliyor:
Bir liderin siyasi fikirleriyle mücadele etmenin yolu sandık mıdır, mahkeme midir, yoksa devlet gücü müdür?
Burada önemli bir ayrım yapalım.
İmran Han‘ı dokunulmaz bir siyasetçi ilan edecek değiliz.
Bir devlet adamı da suç işleyebilir.
Yolsuzluk iddiasıyla karşı karşıya kalabilir.
Hukukun önüne çıkabilir.
Mahkûm da olabilir.
Bunların hiçbiri imkânsız değildir.
Ama hukuk devletinin ölçüsü şudur:
Suçlu olduğuna inandığın insana bile hukukla muamele edebilmek.
Çünkü hukuk, sadece masumların hakkını korumak için var değildir.
Hukukun asıl imtihanı, toplumun sevmediği, iktidarın istemediği, güçlü çevrelerin karşısında duran insanların haklarını koruyabildiği zaman başlar.
Bir devlet adamının toplum önünde aşağılanması, kötü muamele görmesi veya siyasi hesaplaşmanın nesnesine dönüştürülmesi ise başka bir meseledir.
Çünkü devlet, intikam makamı değildir.
Devlet adalet makamıdır.
İşte meselenin en hassas noktası burası.
İslâm dünyasının yakın tarihine baktığımızda, dış müdahalelerle yerli siyasi hesapların çoğu zaman birbirine karıştığını görüyoruz.
Irak…
Libya…
Suriye…
Mısır…
Afganistan…
Ve daha niceleri…
Bazen doğrudan askerî müdahale…
Bazen ekonomik baskı…
Bazen diplomatik tehdit…
Bazen istihbarat operasyonları…
Bazen de ülke içindeki siyasi aktörlerin birbirine karşı kullanılması…
Bütün bunlar bize şu gerçeği düşündürüyor:
Bir ülkeyi kontrol etmek için her zaman tank göndermek gerekmiyor.
Bazen ülkenin siyasi dengelerini değiştirmek yeterli oluyor.
İşte İmran Han meselesini bu pencereden okumak gerekiyor.
Han’ın ABD’nin kendisini devirmek için komplo kurduğu iddiası kanıtlanmış bir gerçek olarak kabul edilemez. Fakat Pakistan’ın Batı ile ilişkileri, Rusya ziyareti, dış politika tercihleri, orduyla yaşadığı gerilim ve ardından gelen siyasi-hukuki süreçler bir bütün olarak incelenmeyi hak ediyor.
Çünkü mesele yalnızca İmran Han’ın şahsı değildir.
Mesele, Pakistan’ın kendi iradesiyle hareket edip edememesidir.
Biz bu filmi Türkiye’de de gördük.
27 Mayıs’ı gördük.
12 Eylül’ü gördük.
28 Şubat’ı gördük.
Ve 15 Temmuz’u gördük.
Elbette bu olayların her birinin tarihî şartları, aktörleri ve yöntemleri birbirinden farklıdır.
Ama ortak bir soruyu bize bırakırlar:
Milletin iradesinin üzerinde bir vesayet kurulabilir mi?
Türkiye’nin yaşadığı tecrübeler bize şunu öğretti:
Bir ülkenin yönetimi yalnızca sandıkta şekillenmiyor.
Bazen bürokrasi…
Bazen askerî yapı…
Bazen medya…
Bazen ekonomik güç…
Bazen dış aktörler…
Siyasi iradeyi etkileyebiliyor.
Bu nedenle İmran Han meselesini yalnızca Pakistan’ın iç meselesi olarak görmek de eksik kalır.
Asıl sormamız gereken soru belki de budur.
Neden İslâm coğrafyasında güçlü bir siyasi irade ortaya çıktığında hemen içeride bir kavga başlıyor?
Neden Müslüman ülkelerin enerjisi kalkınmaya, bilime, teknolojiye, eğitime ve ümmetin ortak meselelerine değil de sürekli iktidar mücadelelerine harcanıyor?
Neden İslâm ülkeleri kendi aralarında güçlü bir ekonomik ve siyasi birlik oluşturmakta zorlanıyor?
Ve neden dış güçler, bu ülkelerin iç meselelerinde bu kadar rahat söz sahibi olabiliyor?
Belki de mesele tam olarak burada düğümleniyor.
Böl, parçala, yönet.
Bu sadece bir slogan değildir.
Tarihin farklı dönemlerinde farklı yöntemlerle karşımıza çıkan bir güç siyasetidir.
Bir ülkenin güçlü olmasını istemiyorsanız, önce onu içeriden birbirine düşürürsünüz.
Mezhep üzerinden…
Etnik kimlik üzerinden…
Siyasi görüş üzerinden…
İdeolojik ayrılıklar üzerinden…
Sonra taraflardan birine destek verirsiniz.
Sonra diğer tarafı desteklersiniz.
Ve nihayetinde ülke kendi enerjisini kendisiyle savaşmaya harcar.
Çünkü hapiste olması onu siyasi olarak unutturmadı.
Tam tersine, İmran Han bugün Pakistan’da bir şahıstan çok daha fazlasını temsil ediyor.
Kendisini destekleyenler için o, sistemle mücadele eden bir lider.
Muhalifleri için ise ülkenin siyasi ve ekonomik krizlerinden sorumlu bir aktör.
Ama hangi tarafta olursanız olun, ortada görmezden gelinemeyecek bir gerçek var:
İmran Han hâlâ Pakistan siyasetinin merkezinde.
2024 seçimlerinde Han’ın Pakistan Tahrik-i İnsaf (PTI) hareketiyle bağlantılı bağımsız adaylar parlamentoda en fazla sandalyeyi kazanan siyasi blok olurken hükümeti kuracak çoğunluğa ulaşamadılar. Han’ın cezaevinde bulunmasına rağmen siyasi etkisinin devam etmesi, meselenin yalnızca bir “mahkûmiyet” meselesi olmadığını gösteriyor.
İşte bu yüzden bugün İmran Han’ın hapishanesi, Pakistan’ın siyasi sisteminin de aynasıdır.
Bizim meselemiz İmran Han’ı kutsamak değil.
Bizim meselemiz, adaleti kimden yana olduğumuza göre değiştirmemektir.
Kur’an bize şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun.”
(Nisâ, 4/135)
Öyleyse İmran Han suçluysa hukuk önünde hesap versin.
Ama gerçekten suçluysa…
Ve gerçekten delillerle…
Ve gerçekten bağımsız bir hukuk düzeni içerisinde…
Aynı şekilde masumsa, sırf siyasi bir rakip olduğu için hapsedilmesin.
Çünkü Müslüman için ölçü şahıslar değildir.
Ölçü adalettir.
Bugün Pakistan’da yaşananlara bakarken sadece İmran Han’ı görmeyelim.
Bir liderin yükselişini, düşüşünü ve hapsedilişini izlerken daha büyük fotoğrafa bakalım.
Dış güçlerin etkisini sorgulayalım.
Askerî vesayeti sorgulayalım.
Siyasi hesaplaşmaları sorgulayalım.
Hukukun siyasallaştırılmasını sorgulayalım.
Ama bütün bunları yaparken komplo ile gerçeği birbirine karıştırmayalım.
Çünkü hakikati savunmanın yolu, her iddiaya inanmak değil; her iddiayı cesaretle sorgulamaktır.
İmran Han gerçekten dış güçlerin operasyonuyla mı devrildi?
Bunu tarih bütün ayrıntılarıyla ortaya çıkaracaktır.
Ama bugün daha önemli bir soru var:
Pakistan kendi kaderini kendi iradesiyle belirleyebiliyor mu?
Ve belki de bundan daha önemlisi:
İslâm dünyası ne zaman kendi kaderini başkalarının masalarında belirletmekten vazgeçecek?
İşte İmran Han’ın hikâyesi, aslında bize bunu soruyor.
Çünkü mesele sadece bir başbakanın hapse girmesi değildir.
Mesele, bir milletin iradesinin hapse atılıp atılamayacağıdır.
İSLAMİ HABER “MİRAT”