
İnsan Haklarının Önemi
İnsan hakkı kavramı, batılı literatüründe, son on yıl içerisinde ciddi bir biçimde dile getirilen bir kavram olarak, karşımıza çıkmaktadır. Şüphesiz bundan önce de insan ve hürriyeti, toplumların en önemli konularından biriydi ama, son yıllarda bu terimin gündeme getirilmesinin bir başka sebebi de insan hakkı ihlallerinin kişisel boyutunun azalmasına karşılık, kurumsal boyutunun daha da önemli bir hale gelmiş olmasıdır.
İnsan Hakları, bu alandaki terimlerin şüphesiz ki, en genişidir. Bu terim, insanlığın belli bir gelişme çağında, teorik olarak bütün insanlara tanınması gereken ‘’ideal’’ bir haklar listesini ifade eder. Yani olması gereken alanında kalan veya sadece beyannamelerde geçen bir ‘’ulaşılacak hedefler programı’’ akla gelir (Özçelik,208.)
İnsan hakkının önemli oluşu, tüm büyük din ve düşünce hareketlerinin bu konu üzerine fazlaca eğilmesinden anlaşılmaktadır. Çünkü;
İnsanın çalıştırılması, evlenmesi, yönetim ile ilişki kurması gibi çok yönlü haklar listesinin belli bir sisteme bağlı olarak gerçekleşmesi ve bu hakların yazılı kurallar halinde ortaya konulması gerekir. Bu durum genel çerçeveyi belirtmek içindir. Yoksa insan hakkının sadece kanun maddeleriyle gerçekleşebileceği düşüncesinden kaynaklanmamaktadır. Çünkü böyle bir hak, medeni ve yüksek kültüre ulaşmış bir toplumun sahip olması gereken bir özelliktir. Böyle bir hakkın içeriğini de sosyal kurallar ve gelenek, ahlak gibi değerler oluşturur.
İnsan Hakları Sistemi
Bugün dünyada yaşanan uluslararası hukuk kaoslarının ve insan hakları ihlallerinin temelinde, güç eksikliği değil, adalet eksikliği yatmaktadır. Dünya üzerindeki güçler dengesi, ne yazık ki, güçlüleri haklı yapan yanlış ve tehlikeli bir mantık üzerine kurulmuş durumdadır. Böyle bir manzara bile, insan hakları kavramının kültürel ve sosyal temeller açısından olumsuz bir durumda olduğunu ortaya koymaktadır.
Biz insan hakları kavramını, her şeyden önce kendi toplumsal ve ruh sağlığımız için önde tutmak ve gerçekleştirmek zorundayız. Kendimize, kendi insanımıza saygının gereği budur ve kendimiz için istediğimiz bütün hakları, dünyadaki bütün insanlar için de istemek ve bunun gerçekleşmesi için çaba göstermek durumundayız.
İnsanın psikolojik ve sosyolojik açıdan haklarını, onun değerini ve insan olma vasfını ortaya koyan ‘’yaşayış kuralları olarak’’ düşünmek gerekir. Yaşayış kurallarının da mutlaka temel amaçları bulunmaktadır. İnsan haklarına getirilecek açıklamanın önce felsefi bir temele dayandırılması gerekir.
Önce doğru ve sağlam bir felsefi bilgi ile insanın sahip olduğu ‘’hak’’ ve ‘’hürriyet’’lerin esası açıklamak suretiyle, mevcut pozitif hukuk metinlerindeki bu ‘’hak’’ ve ‘’hürriyet’’ lere ilişkin düzenlemelerin sağlıklı bir değerlendirmesini yapabilmek mümkün olacaktır.
İnsan davranışlarını belirli bir ölçü ve değerlere göre tayin eden; davranışlarının sonucunu hesap edebilen ve bundan dolayı ceza ve mükafaat elde edebilen bir varlıktır. Bu emanetler zincirinin başında, insana şahsiyet vasfını kazandıran, onu şahsiyet sahibi kılan idrak ve irade kabiliyeti gelmektedir.
İnsan hakkını idrak’ın basit bir mesele olmadığını söylemek zorundayız. İnsan hakkını idrak edebilmek için, belli bir bilgi, sorumluluk ve hassasiyet seviyesine ulaşmak gerekmektedir. Tek kelime ile bir medeniyet anlayışını taşımak lazımdır. Bu kavramı, medenilik seviyesini gösteren bir manada ele almak gerekir. Batı, maalesef insan hakları felsefesini, toplumsal gelişme ve olgunlaşmanın sonucu olarak elde edememiş; çeşitli zulüm ve çatışmaların sonunda, hakların korunması ve kurallaştırılması noktasına ulaşılmıştır. Bunun bir diğer ifadesi de, Batı’da insan haklarının bir ahlaki olgunluk veya felsefi bir derinlik sonucunda değil, mecburiyetlerin sonunda gerçekleşebilmiş olduğudur. İnsan olarak, kendimizi tanımak suretiyle , hem hakkı, hem de sorumlulukları kavrayabileceğiz.
Prof. Dr. Sami Şener
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-
YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ