
İnsanoğlunun tarih boyunca yaptığı en büyük aldanış, putları yalnızca taştan, ahşaptan veya taptığı gözle görülür heykellerden ibaret sanmasıdır. Oysa kilden yapılan putlar kırılır, fırtınada yıkılır veya zamanla toz olur gider. Asıl tehlikeli, asıl sinsi ve yıkılması en zor olan put; insanın göğüs kafesinin içinde, tam kalbinin yanı başında büyüttüğü kendi nefsidir. Peki, görünürde kimseye diz çökmediğini iddia eden modern insan, farkında olmadan kendi nefsini nasıl ilah edinir?
Bir insanın nefsini ilah edinmesinin ilk ve en belirgin adımı, kendi heva ve heveslerini hayatın merkezine yerleştirmesidir. Kur’an-ı Kerim’de geçen *”Heva ve hevesini ilah edineni gördün mü?” ifadesi, tam olarak bu zihinsel ve ruhsal tutulmaya işaret eder.
Nefsini ilah edinen bir birey için evrensel ahlak ilkeleri, dini emirler veya toplumsal vicdan bir anlam ifade etmez. Onun için tek bir kıstas vardır: “Ben böyle istiyorum.” Eğer bir eylem ona haz veriyorsa doğru, haz vermiyorsa yanlıştır. Kendi arzularını helal-haram, iyi-kötü veya doğru-yanlış kavramlarının üstüne koyan insan; kendi kurallarını koyan, kendi şeriatını ilan eden gizli bir ilahlık iddiasına girmiş demektir.
Nefsin ilahlaşması, kibrin zirve yapmasıyla tamamlanır. İblis’in “Ben ondan daha üstünüm” diyerek düştüğü tuzağa, bugün nefsini ilah edinen insan her gün yeniden düşer. Kendi fikrini tek doğru, kendi çıkarını tek hedef, kendi varlığını ise her şeyin merkezine koyar.
Bu durum, insanın sadece Allah ile olan bağını koparmaz, diğer insanlarla olan bağını da zedeler. Çünkü nefsi ilah edinmek, başkalarının hakkını hiçe saymayı, kendinden başkasını kul-köle gibi görmeyi veya kendi çıkarları uğruna her şeyi feda etmeyi meşrulaştırır. İnsan, kendi ego sarayının hem mimarı hem de içinde kendi ürettiği hayallere tapan tek kulu haline gelir.
Modern çağ, tüketim ve sınırsız haz anlayışıyla nefsi ilah edinmeyi adeta teşvik etmektedir. İnsan; sınır tanımayan isteklerinin, durdurulamayan hırslarının ve anlık hazlarının peşinden koşarken aslında özgürleştiğini zanneder. Oysa köleleşmektedir.
Nefis neyi emrederse onu yapan, vicdanın ikazlarını duymazdan gelen ve aklını sadece nefsinin arzularını tatmin etmek için bir araç olarak kullanan kişi, iradesini nefsinin eline teslim etmiştir. İbadet eder gibi arzularına hizmet eden, gündemini sadece nefsinin doyurulmasına göre belirleyen bir insan, kendi içindeki bu yıkıcı güce tapmaktan başka bir şey yapmıyordur.
Nefsini ilah edinen insan, kendini hiç kimseye ve hiçbir değere bağlı hissetmediği için “özgür” olduğunu sanır. Fakat bu, evrenin en büyük yanılsamasıdır. Kendi heveslerinin peşinde savrulan bir yaprak, rüzgâra köle olmuş demektir.
Gerçek özgürlük, insanın kendi içindeki bu sınırsız ve doyumsuz ilahçığı tanıyıp onu dizginlemesidir. İnsanın kendi heveslerine “hayır” diyebildiği, vicdanı ve hakikati nefsinin üstünde tutabildiği an; kilden ve egodan yapılan putların kırıldığı, ruhun özgürlüğe kavuştuğu andır.