islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
47,3978
EURO
54,0601
ALTIN
6.162,69
BIST
13.641,16
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
31°C
İstanbul
31°C
Parçalı Bulutlu
Çarşamba Açık
29°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
28°C
Cuma Parçalı Bulutlu
28°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
29°C

İSLAMCILARIN KAVRAMSAL İTHALATI, ENTELEKTÜEL İNTİHARI

İSLAMCILARIN KAVRAMSAL İTHALATI, ENTELEKTÜEL İNTİHARI
29/07/2026 10:28
A+
A-

İSLAMCILARIN KAVRAMSAL İTHALATI, ENTELEKTÜEL İNTİHARI

Modern Türkiye’nin siyasal ve zihinsel tarihine bakıldığında, İslamcı entelektüel ile siyasi reflekslerin en zayıf, en kırılgan ve savunmasız kaldığı noktanın, Batılı seküler siyaset literatüründen ödünç alınan kavramlarla kurduğu problemli ilişki olduğu görülür. İslamcılığın bidayetinden günümüze hürriyet, müsavat – eşitlik, anayasa, meclis, terakki, medeniyet, sivil, sivil toplum, STK, sivil anayasa, meşrutiyet, demokrasi vb. kavramları, tarihi ve felsefi kökenlerine bakmadan ithal edip sahiplenmesi, kendi entelektüel intiharını hazırlamıştır.

Siyaset felsefesinin köklü geleneklerinden süzülüp gelen kavramları kendi zihniyet dünyalarıyla, teolojik arka planlarıyla ya da tarihsel tecrübeleriyle esaslı bir hesaplaşmaya tabi tutmadan bünyelerine dahil etme aceleciliği, ciddi bir entelektüel tembelliğin işaretidir. Bu yüzeysel kavramsal ithalatın günümüz siyasal söylemindeki en somut, en görünür ve dillerden düşürülmeyen çıktısı ise hiç şüphesiz “sivil anayasa” sloganıdır.

İslamcı aktörler, egemen devlet aygıtından ısrarla sivil ve toplumun tüm kesimlerini kucaklayan bir anayasal düzen talep ederken, aslında dile getirdikleri bu kavramların ne anlama geldiğine, nasıl bir tarihsel ve felsefi kökene dayandığına dair derin bir belirsizlik içindedirler. Bu belirsizlik halleri, basit bir söylem hatası olmanın ötesine geçerek, trajik bir paradoksu yapısal bir belirsizliğe dönüştürmekte ve İslamcı siyasetin felsefi zeminini kaydırmaktadır.

Bu kuramsal karmaşanın odağında “sivillik” kavramının ne anlam taşıdığı ve İslamcı zihniyetin bundan ne anladığı arasındaki aşılmaz uçurum yatmaktadır. Siyaset bilimi, anayasa hukuku ve Batı aydınlanma geleneği çerçevesinde “sivil anayasa”, yalnızca üniformalı askerlerin veya askeri cunta rejimlerinin kaleme almadığı bir metin anlamına gelmez. Kavramın tarihsel ve felsefi bagajında son derece radikal ilkesel tercihler yer alır. Sivillik, meşruiyetini aşkın, dine dayalı veya vahyi bir kaynaktan ya da askeri, bürokratik bir oligarşiden değil, doğrudan yeryüzündeki seküler yurttaş iradesinden alan bir toplum sözleşmesidir. Merkezine, devlet aygıtının yetkilerini sınırlandırmayı, bireyi devletin kutsal sayılan çıkarları karşısında korumayı koyar.

Oysa İslamcıların “sivil anayasa” anlayışı, bu felsefi ve tarihsel içerikten neredeyse tamamen azadedir. İslamcı zihniyet için “sivil” kelimesi, kavramın kurucu ilkelerinden kopartılarak yalnızca “askeri vesayete karşı olmak” veya “askeri bürokrasinin alanını daraltmak” gibi tepkisel ve oldukça sığ bir sınıra hapsedilmiştir. Bu tepkisel duruş, işin özündeki ilkesel derinliği gözden kaçırmaktadır. Felsefi altyapısı inşa edilmemiş, sahih bilgi ile zemini sağlamlaştırılmamış bir sivil anayasa vurgusu, en nihayetinde iktidar mücadelelerinde kullanılan, içi boşaltılmış siyasi bir makyajdan ve retorik bir ambalajdan öteye geçememektedir.

Aynı niteliksel belirsizlik, meşrulaştırıcı bir söylem olarak öne sürülen “toplumun bütün kesimlerini kucaklama” veya “kuşatıcı bir anayasa yapma” vaadinde de kendisini göstermektedir. İslamcı söylem, kendi toplumsal ve siyasal taleplerini meşru kılmak adına sürekli bu kapsayıcılık vurgusuna sığınır. Ancak bu kucaklama veya kuşatma eyleminin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği, niteliğinin ne olduğu tam bir muammadır.

Burada kaçınılmaz olarak yapılması gereken sorgulama önemlidir ki, o da şudur: İslamcılık düşüncesi, kendi mutlak hakikat iddiasını doğrudan vahiy, nass ve şeriat merkezli kuran dini bir siyasi düşüncedir.  Böyle bir düşünce sekülerleri, liberalleri, sosyalistleri, farklı cinsel kimlikleri, ateistleri ve tüm farklı inanç mensuplarını kendisiyle eşit düzeyde birer “kurucu ortak” olarak kabul eden hakiki bir çoğulculuğu nasıl inşa edecektir? Kendi doğrusunu mutlak, diğer görüşleri ise en iyi ihtimalle “hoşgörü ve müsamaha gözüyle gören bir zihniyetin, radikal bir eşit yurttaşlık hukuku tesis etmesi itikadi, felsefi, hukuki ve ameli olarak imkânsızdır.

Dolayısıyla “toplumun bütün kesimleri” ifadesi kulağa ne kadar demokratik, sevimli ve kapsayıcı gelse de, İslamcılığın teorik ve itikadi kurgusu bu çeşitliliği eşit vatandaşlık zemininde taşımaya asla müsait değildir. İslamcı aktörler bu söylemi dile getirirken, aslında zihinlerinin arka planında sadece kendi tarihsel mağduriyetlerinin giderilmesini, kendi toplumsal tabanlarına kamusal alanda yer açılmasını ve üzerlerindeki baskı mekanizmalarının kaldırılmasını kastetmektedirler. Bu yaklaşım, kavramsal düzeyde dürüst olunmayan, pragmatik ve çıkarcı bir politik taktikten ibarettir.

İslamcıların, içeriğini, tarihsel kökenlerini ve mantıksal sonuçlarını derinlemesine analiz etmedikleri bu kavramları birer slogan gibi sürekli tekrarlamaları, onları uzun vadede egemen sistem ve devlet aklı karşısında entelektüel olarak tamamen savunmasız bırakmaktadır. Kendisine yabancı olan, hatta felsefi köklerini reddettiği ve varoluşsal olarak çeliştiği bir dille demokratik siyasetin “sivillik”, “çoğulculuk”, “anayasal uzlaşı” ve “insan hakları” gibi kavramlarıyla siyaset kurmaya çalışan İslamcılar, kaçınılmaz olarak trajik bir döngünün içine düşerler. Kendi medeniyet tasavvurundan veya özgün içtihatlarından yola çıkan güçlü bir siyasi ve hukuki teori üretemeyen İslamcılık, sığındığı seküler kavramsal şemaların içinde eriyerek kendi entelektüel intiharını kendi elleriyle hazırlar.

Yakup Döğer

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.